• Künye
  • Dayanışma
  • İletişim
  • Gizlilik Politikası
Pazar, Ekim 25, 2026
Bulamadık
Tümünü Gör
Gazedda
20 °c
Vizakia
21 ° Pts
21 ° Sal
  • ANA SAYFA
  • YAZARLAR
    • GAZEDDA YAZARLARI
    • GÜNEYDEN YAZARLAR
      • PENNA
    • DÜNYADAN YAZARLAR
      • PROJECT SYNDICATE
    • EDİTORYAL KOLEKTİF
  • SÖYLEŞİ
  • BELLEK & TARİH
    • YERİN HAFIZASI
  • TÜM İÇERİK
    • HABER ARŞİVİ
      • KIBRIS
      • DÜNYA
      • KORONAVİRÜS
    • MULTİMEDYA ARŞİVİ
      • GAZEDDAPOD
      • GAZEDDAWEBTV
  • ANA SAYFA
  • YAZARLAR
    • GAZEDDA YAZARLARI
    • GÜNEYDEN YAZARLAR
      • PENNA
    • DÜNYADAN YAZARLAR
      • PROJECT SYNDICATE
    • EDİTORYAL KOLEKTİF
  • SÖYLEŞİ
  • BELLEK & TARİH
    • YERİN HAFIZASI
  • TÜM İÇERİK
    • HABER ARŞİVİ
      • KIBRIS
      • DÜNYA
      • KORONAVİRÜS
    • MULTİMEDYA ARŞİVİ
      • GAZEDDAPOD
      • GAZEDDAWEBTV
Bulamadık
Tümünü Gör
Gazedda
Bulamadık
Tümünü Gör

Paris’te Hayatı Seyretmek!

Filiz Uzun, Paris’in kafelerinden parklarına, Palais Garnier’den Notre-Dame’a uzanan yolculuğunda şehrin telaşsız ritmini gözlemliyor; Paris’ten Kıbrıs’a bakarak durmanın, sakinleşmenin ve hayatı gerçekten yaşamanın ne anlama geldiğini sorguluyor.

Filiz Uzun Filiz Uzun
25 Ekim 2026
Okuma Süresi: 16 dk
A A
0
https://bsky.app/profile/gazeddakibris.bsky.socialhttps://www.threads.net/@gazeddakibris

Paris’te en çok dikkatimi çeken gözlemlerimi paylaşmak istiyorum sizlerle. Elbette bir şehri ve o şehrin insanını 5-10 gün içinde tanımak kolay değil. Anlatacaklarım, Paris’te geçirdiğim günlerde edindiğim ilk izlenimlerden ve gündelik yaşamın içinde dikkatimi çeken ayrıntılardan ibaret;

Fransızcada “Flaneré kültürü denilen Amaçsızca dolaşmak, gözlemlemek ve şehrin tadını çıkartmak. İnsanların Sakinliği, hiç acele etmemesi. 

Yürürken bile acele etmiyor, bir yere yetişmekten çok şehrin tadını çıkarıyorlar. Bu sakinliği kahve içerlerken de görüyorsunuz, yemek yerlerken de sohbet ederlerken de. Akşam yemeklerini dört beş saatte yiyorlar mesela. Sohbet ede ede. Ne keyif değil mi?

Paris’te, Fransa’nın başka şehirlerinde dikkatimi çekmeyen bir ayrıntı vardı: Kafelerdeki masa ve sandalyelerin yönü. Tüm sandalyeler yola doğru sıralanıyor. İlk fark ettiğimde bir gösteri olacak ve insanlar izleyecek sanmıştım. Sonra tüm kafelerin önündeki sandalyelerin öyle dizildiğini fark ettim. 

Paris, adeta bir açık hava tiyatrosu. Fransızlar kafeleri yalnızca kahve içilen, bir şeyler yenilip içilen mekânlar olarak görmüyorlar. Buralar aynı zamanda hayatı izledikleri, gelip geçenleri gözlemledikleri, sokağın ritmine kendilerini bıraktıkları alanlar. Sandalyelerini birbirlerine değil, sokağa çeviriyorlar. Belki de bu yüzden Paris’te sıradan bir sokak bile insana seyredilecek bir oyun, her gelip geçen de bu oyunun bir parçası gibi görünüyor.

Gerçekten de öyle değil mi? Hayat bir oyun bizler de oyunun içinde birer oyuncuyuz. Hayatı bu kadar zorlaştırmanın ne anlamı var ki? Hepimiz rollerimizi oynayıp çekip gideceğiz işte! 

Paris’in bir diğer meşhur şeyi ise “Yeşil Metal Sandalyeleri”. Paris’in birçok tarihi Parklarında, sokaklarda, bahçelerde (özellikle Tuileries Bahçesinde) görebilirsiniz. Paris’liler bu sandalyeleri diledikleri yerlere taşıyıp, oturup kitaplarını okuyorlar. Güneşli havalarda tıpkı Kıbrıslılar gibi 3-4 sandalyeyi birleştirip üzerinde yayılıyorlar. Paris sizi oturup sakinleşmeye, havanın, parkın ve en mühimi hayatın tadını çıkartmaya davet ediyor. “Anı yaşayın” diyor!

Paris’te İnsanların şıklığı da dikkatimi çeken şeylerden biri. Paris modanın kenti ve bu çok normal. Yaşlısı, genci, çocukları ve erkekleri ile bir podyumda yürüyorlar gibi. Gerçekten de Paris sokakları bir podyumu andırıyor. Özellikle kafelerin önünden geçerken. Dolayısı ile siz de, Paris’te sokağa çıkarken özeniyorsunuz. Rengarenk kostümler, şık ama marka marka bağırmayan kaliteli bir şıklık. Özensiz hazırlanmış gibi ama doğal bir şıklık. 

Gezdiğim birçok Avrupa şehrine göre daha çok kitap okuyana rastladım Paris’te. Kafelerde, parklarda, yeşil sandalyelere yayılıp kitap okuyan çok insan vardı. Buldukları her fırsatta kitaplarını açıp keyif yapıyorlar. Paris sanatın olduğu kadar edebiyatçıların da şehri. Ve bir şehrin sokaklarında ne kadar sanat, edebiyat ve güzellikler varsa o şehrin insanları o kadar sanata, edebiyata düşkün oluyor. Bu Paris’in iliklerine kadar işlemiş bir kültürdür. 

Geçen hafta yazmaya başladığım gezdiğim, gördüğüm tarihi mekanlara Palais Garnier ile devam edelim; 

PALAİS GARNİER 

Palais Garnier, Opera meydanında bizim kiraladığımız evin sokağındaydı. Paris’in en görkemli tarihî yapılarından ve Fransız mimarisinin en etkileyici örneklerinden birinin sokağında yaşamak, her gün önünden geçmek gerçekten insanı çok farklı hissettiriyor. Yüzlerce yıl önce inşa edilen böyle görkemli bir binayı hala özenle korumaları, inanılır gibi değil. Böyle bir yerde yaşamak hakikaten insanı değerli hissetdiriyor. 

Palais Garnier’nin yapımına, İmparator III. Napoléon döneminde, 1861 yılında başlandı. Binanın mimarı, düzenlenen yarışmayı kazanan genç Fransız mimar Charles Garnier idi. Yapı, 1875 yılında, III. Napoléon’un tahttan indirilmesinden ve ölümünden sonra açılmış. Neo-Barok üslubun en görkemli örneklerinden biri sayılan bina; mermer sütunları, altın yaldızlı süslemeleri, heykelleri ve zengin dekorasyonuyla bizi büyüledi. 

Burayı rehberle gezdik Helin ile. Yüz yıllar önce yapılan bu bina kim bilir ne opera gösterilerine, ne gösterişli gecelere tanıklık etmiştir. 

Palais Garnier, Paris’in 19. yüzyılda geçirdiği büyük dönüşümün de bir parçasıdır. Baron Haussmann’ın öncülüğünde kent yeniden düzenlenirken inşa edilen geniş bulvarlar ve anıtsal yapılar, Paris’i Avrupa’nın en görkemli Sanat merkezli başkentlerinden birine dönüştürme hedefini yansıtıyordu. 

Palais Garnier’in gezilen üç önemli bölümü var; 

Grand Escalier – Büyük Merdiven; Almanya’da Bhrül’deki saraydan bile gösterişli merdivenler. Beyaz mermer merdivenleri, renkli mermer sütunları, heykelleri ve görkemli korkuluklarıyla adeta bir tiyatro sahnesini andırır. Geçmişte opera izlemeye gelen seçkin Paris toplumu için yalnızca bir geçiş alanı değil, aynı zamanda görünmenin de mekanıydı. 

Grand Foyer – Büyük Fuaye; Bu bölüm Opera gösterileri molalarında izleyen seçkin konukların dolaşması ve sohbet etmesi için tasarlanmış. Altın yaldızlı süslemeleri, aynaları, avizeleri ve boyalı tavanıyla Versailles Sarayı’nın ihtişamını hatırlatır. Böyle bir lüks daha önce görmemiştim.

Gösteri Salonu ve Marc Chagall’ın tavanı; Kırmızı kadife koltukları, altın yaldızlı ayrıntıları ve dev kristal avizesiyle salonun tavanı da başlı başına bir sanat eseridir. 1964 yılında ressam Marc Chagall, tavana müzik ve opera tarihinin büyük bestecilerine ve eserlerine göndermeler içeren renkli bir kompozisyon yaptı. Gösteri salonun dışında ilk yıllardaki gösterilerden kalan opera sanatçılarının kostümleri de sergileniyor. 

Palais Garnier’yi dünya çapında daha da ünlü kılan unsurlardan biri, Gaston Leroux’nun 1910 yılında yayımlanan Operadaki Hayalet (Le Fantôme de l’Opéra) romanıdır. Roman, opera binasının gizemli atmosferinden, sahne arkasındaki geçitlerinden ve yeraltındaki su haznesinden esinlenen bir hikâyeyle özdeşleşmiştir. Binanın altında gerçekten bir su haznesi bulunur. Ancak romandaki gizemli göl ve hayalet öyküsü edebî kurgunun parçasıdır.

Palais Garnier’de birçok dünyaca ünlü opera sanatçısı konserler verdi ancak en ilginci 1958’deki Maria Callas konseriydi. Palais Garnier konseri Avrupa çapında canlı yayımlanmıştı. Maria Callas, o gece Verdi, Bellini, Rossini ve Puccini operalarından aryalar seslendirmiş.

LA TOUR EİFFEL (EYFEL KULESİ):

Eyfel Kulesi, Paris denildiğinde akla gelen ilk yapılardan biri, hatta dünyanın en tanınmış mimari simgelerinden biridir. Fransızca adıyla La Tour Eiffel 19. yüzyılın mühendislik dehasının, sanayileşmenin ve modernleşmenin de sembolüdür.

Eyfel Kulesi, Fransız Devrimi’nin 100. yıl dönümünü kutlamak ve Fransa’nın sanayi ile mühendislik alanındaki gücünü dünyaya göstermek amacıyla düzenlenen 1889 Paris Dünya Fuarı için inşa edilmiş.

Kule, adını yapımını üstlenen mühendis ve girişimci Gustave Eiffel’den alıyor. Ancak tasarımın arkasında yalnızca Eiffel yoktu. Projenin ilk teknik fikrini şirketinin mühendisleri Maurice Koechlin ve Émile Nouguier geliştirdi; mimar Stephen Sauvestre ise tasarıma son biçimini verdi. İnşaatın iki yıl, iki ay ve beş gün gibi kısa bir sürede tamamlanması, dönemin koşulları düşünüldüğünde olağanüstü bir mühendislik başarısı resmen. 

Bugün hayranlıkla izlenen bu devasa demir yapı, inşa edildiği dönemde herkes tarafından beğenilmiyordu. Dönemin bazı tanınmış sanatçıları ve yazarları, kulenin Paris’in tarihî ve estetik görünümünü bozacağını savunuyordu. Zamanla Paris’in vazgeçilmez bir parçasına dönüştü. 

“Gündüz demirden bir mühendislik harikası olan Eyfel Kulesi, gece ışıklarına büründüğünde adeta başka bir kimliğe kavuşuyor. Paris’in karanlığına altın rengi bir ışıltı saçarken, bu şehrin neden aşkın ve romantizmin başkenti sayıldığını insana yeniden hatırlatıyor.”

Bu yüzden biz hem gündüz hem de gece ziyaret ettik Helin ile Eyfel Kulesini. En tepeye çıkmadık ama eminim Paris Eyfel’in en üst tepesinden şahane görünür. 

PETİT PALAİS – PARİS’İN KÜÇÜK SARAYI

Paris’in en güzel tarihî yapılarından biri olan Petit Palais, Türkçeye “Küçük Saray” olarak çevrilebilir. Ancak adına bakıp küçük, mütevazı bir yapı olduğunu düşünmeyin! Görkemli mimarisi, süslü kapıları, mozaikleri, sütunları ve iç bahçesiyle Paris’in sanat ve mimari hazinelerinden biridir.

Bugün Paris Güzel Sanatlar Müzesi (Musée des Beaux-Arts de la Ville de Paris) olarak hizmet veren yapı, özellikle sanat eserlerini tarihî bir sarayın atmosferinde görmek inanılmazdı. Sarayın dıştan görünüşü, giriş merdivenleri de en az saray kadar gösterişli. 

Petit Palais, 1900 yılında Paris’te düzenlenen Dünya Fuarı için inşa edildi. Aynı fuar döneminde yapılan ve bugün Paris’in simgelerinden biri olan Grand Palais ile birlikte, şehrin kültürel ve mimari zenginliğini sergilemek amacıyla tasarlandı.

Binanın mimarı Charles Girault’dur. Beaux-Arts adı verilen, klasik mimariyi görkemli süslemelerle birleştiren üslubun etkilerini taşıyan yapı, 1902 yılında müze olarak halka açıldı.

Petit Palais ile Grand Palais, Champs-Élysées çevresindeki görkemli şehir düzeninin önemli parçalarıdır. İsimleri de aralarındaki büyüklük farkını ifade eder: Petit Palais Küçük Saray, Grand Palais ise Büyük Saray anlamına gelir.

Petit Palas içindeki demirden merdivenler gerçekten tam bir işçilik şaheseriydi.  

Petit Palais yalnızca dış mimarisiyle değil, koleksiyonlarıyla da dikkat çekiyor. Antik Çağ’dan 20. yüzyılın başlarına uzanan sanat eserleri arasında resimler, heykeller, mobilyalar ve dekoratif sanat örnekleri bulunuyor. 

Müzede; Hollanda resim sanatının büyük ustalarından Rembrandt, İzlenimciliğin öncü ressamlarından Claude Monet, Fransız romantik resminin önemli temsilcisi Eugène Delacroix, Gerçekçilik akımının önde gelen sanatçılarından Gustave Courbet, Modern resmin gelişiminde etkili isimleri Paul Cézanne ve Pierre-Auguste Renoir’ın eserlerini ziyaret edebilirsiniz. 

 Saraydaki mozaik döşemeler, freskler, vitraylar ve süslü kubbeler de en az koleksiyonlar kadar görülmeye değer. İç avlusundaki bahçe ise müze gezisine sakin ve huzurlu bir mola ekliyor. 

Helin de ben de hem sarayda gezmek hem de yüzlerce sanat eserini görmekten çok keyif aldık. Biz yine Monet’in bölümünde takılıp kaldık. 

NOTRE-DAME KATEDRALİ:

Notre-Dame Katedrali, Paris’in en önemli tarihî yapılarından ve Fransız Gotik mimarisinin en tanınmış örneklerinden biridir. Seine Nehri üzerindeki Île de la Cité adlı adada, Paris’in tarihî merkezinde yükselir.

Fransızcada Notre-Dame, “Leydimiz” anlamına gelir ve Meryem Ana’ya gönderme yapar. Yaklaşık 860 yıllık geçmişiyle katedral, yalnızca bir ibadethane değil; Fransa’nın dinî, siyasi ve kültürel tarihinin de tanığıdır.

Katedralin inşasına 1163 yılında, Kral VII. Louis döneminde başlandı. Yapı, farklı aşamalarla yaklaşık iki yüzyıl boyunca geliştirildi ve 14. yüzyılın ortalarında büyük ölçüde tamamlandı.

Notre-Dame, Gotik mimarinin karakteristik özelliklerini taşır: Göğe doğru yükselen sivri kemerler ve yüksek tonozlar, Yapının ağırlığını dışarıya aktaran uçan payandalar, İncil’den sahneler ve dinî figürlerle süslü heykeller, Renkli vitraylarla bezeli büyük yuvarlak pencereleri ile gerçekten içi bir sanat merkezi gibiydi. Özellikle batı cephesindeki iki kule ve ortadaki büyük gül pencere, katedralin en tanınmış mimari unsurlarıdır.

Notre-Dame’ın dünya çapında tanınmasında Fransız yazar Victor Hugo’nun önemli bir payı vardır. Yazar, 1831 yılında yayımlanan Notre-Dame’ın Kamburu (Notre-Dame de Paris) adlı romanında, katedralin çevresinde geçen etkileyici bir hikâye anlatır.

Romanın kambur çan görevlisi Quasimodo ve Esmeralda üzerinden ilerleyen öyküsü, okuyucuların ilgisini yeniden katedrale yöneltti. Yapının bakımsızlığına ve tarihî eserlerin korunmasına dikkat çekilmesi, 19. yüzyıldaki restorasyon çalışmalarına da katkı sağladı. Mimar Eugène Viollet-le-Duc’un öncülüğünde katedralin önemli bölümleri yenilendi.

15 Nisan 2019’da çıkan büyük yangın, Notre-Dame’ın çatısını, tarihî ahşap taşıyıcı sistemini ve 19. yüzyılda yapılmış kulesini büyük ölçüde tahrip etti. Yangın sırasında dünyanın dört bir yanından milyonlarca insan, Paris’in bu simgesinin yok olma ihtimalini endişeyle izledi.

Ancak katedral kurtarıldı ve kapsamlı bir restorasyon sürecine girildi. Beş yıl süren çalışmaların ardından 8 Aralık 2024’te yeniden ziyarete açıldı. Restorasyonda binlerce usta, zanaatkâr ve uzman görev aldı.

Notre-Dame Katedrali’nin hikâyesi, bana Fransızların ülkelerinin tarihine, kültürüne ve geçmişten devraldıkları değerlere ne kadar sahip çıktıklarını bir kez daha düşündürdü. 2019’daki yangının ardından yalnızca mimarlar, mühendisler ve restorasyon uzmanları değil; sanatçılar, edebiyatçılar, tarihçiler, zanaatkârlar ve sıradan insanlar da bu ortak mirasın yeniden ayağa kaldırılması için seferber oldular. Çünkü Notre-Dame onlar için yalnızca taşlardan örülmüş tarihî bir yapı değil, yüzyılların birikimini, kültürel kimliklerini ve ortak hafızalarını temsil ediyordu. 

Belki de bir ülkeye duyulan sevginin en somut göstergesi, onun değerlerini yalnızca sözlerle övmek değil, tehlikeye düştüklerinde onları korumak için hep birlikte sorumluluk almaktır. 

CHAMPS-ÉLYSÉES – ŞANZELİZE:

Paris’in en tanınmış ve görkemli caddelerinden biridir. Zafer Takı’ndan (Arc de Triomphe) Concorde Meydanı’na (Place de la Concorde) kadar uzanan yaklaşık 1,9 kilometrelik bu bulvar; tarihî anıtları, lüks mağazaları, kafeleri, sinemaları ve ağaçlarla çevrili geniş kaldırımlarıyla ünlüdür.

Fransızların sıkça kullandığı “dünyanın en güzel caddesi” nitelemesiyle anılan Şanzelize, Paris’in yalnızca alışveriş ve turizm merkezi değil, aynı zamanda ulusal kutlamaların ve büyük kamusal etkinliklerin de önemli adreslerinden biridir.

Fransız Devrimi sonrasında: Paris’in yeni şehir kimliğinin ve kamusal yaşamının önemli alanlarından biri hâline geldi. 1944: Paris’in Nazi işgalinden kurtuluşunun ardından General Charles de Gaulle’ün katıldığı zafer yürüyüşü burada gerçekleşti. 14 Temmuz: Fransa’nın ulusal bayramında düzenlenen askerî geçit töreni, bulvarın tarihî önemini pekiştiriyor. Tour de France: Dünyanın en ünlü bisiklet yarışının geleneksel final noktalarından biri. Yılbaşı ve Noel dönemi: Ağaçların ve mağazaların ışıklandırılmasıyla bulvar, Paris’in en göz alıcı yürüyüş güzergâhlarından birine dönüşüyor.

Şanslıydık çünkü biz de Noel zamanı gitmişti. Fransızların tarihlerini, ulusal sembollerini ve kamusal yaşamlarını nasıl iç içe yaşattıklarını gösteren bir bulvar Şanzelize. 

PLACE CHARLES-DE-GAULLE – ÉTOİLE MEYDANI 

Paris’in en etkileyici meydanlarından biri olan Place Charles-de-Gaulle, şehrin batısında, Şanzelize Bulvarı’nın sonunda yer alır. Meydanın ortasında Zafer Takı bulunur ve çevresinden yıldızın ışınları gibi 12 büyük cadde uzanır.

Meydanın eski adı Place de l’Étoile, yani “Yıldız Meydanı”dır. Bu ad, caddelerin merkezden dışarıya doğru oluşturduğu yıldız biçimli düzenden gelir. Meydan, 1970 yılında Fransa’nın eski cumhurbaşkanı Charles de Gaulle’ün ölümünün ardından bugünkü adını aldı.

Meydanın çevresinde dönen yoğun trafik nedeniyle Zafer Takı’na ulaşmak isteyen yayalar, doğrudan caddelerden geçmek yerine yer altı geçitlerini kullanır.

ARC DE TRİOMPHE – ZAFER TAKI

Zafer Takı, Napoléon Bonaparte’ın Fransız ordularının askerî başarılarını ve zaferlerini anmak amacıyla yaptırdığı anıtsal yapıdır. Napoléon, 1805’teki Austerlitz zaferinin ardından bu anıtın yapılmasını istedi; inşaat 1806’da başladı. Ancak siyasi değişimler ve Napoléon’un iktidardan düşmesi nedeniyle çalışmalar uzadı. Anıt, 1836 yılında, Kral Louis-Philippe döneminde açıldı. Yaklaşık 50 metre yüksekliğinde ve 45 metre genişliğindedir. Dış yüzeyindeki kabartmalar ve heykeller, savaşları, askerî başarıları ve Fransız tarihinin önemli olaylarını anlatır.

***

Paris bana tam da özlediğim hayatı hatırlatan bir şehirdi. Eski Kıbrıs’ımızı. Sakin, Telaşsız, gürültüsüz hayatımızı. Az ama öz  insanlarımızı, doğallığımızı, samimiyetimizi.

Benim ve sanırım benim gibi birçok insanın da en büyük sıkıntısı bu son yıllarda. Sakinleşememe hali. Hep bir şeylere yetişme ve hayatı kaçırıyorum telaşı. Konsantrasyon ve odaklanamama sorunları. Dolayısı ile de hayatın tadını kaçırma halleri.

Bunun elbette birçok nedeni vardır ve bir sağlıkçı olarak uzun zamandır kafamı kurcalayan bir konu bu. Bence bu yaşadığımız coğrafyadan kaynaklı bir durum. Hepimizi “panik” yapan bir ülke bu yarım ada. Sürekli kötü haberler, mutsuzluk, umutsuzluk, kötü yönetimler, halkının refahı ve huzurunu düşünmeyen yöneticiler, her alanda vasatlık, giderek düşen yaşam kalitesi.

Bütün bunların üzerine, rahatlayabileceğimiz alanların da giderek azalması ekleniyor. Yürüyüş yapabileceğimiz ormanlar ve parkların yetersizliği; özgürce girip denizin tadını çıkarabileceğimiz kıyıların, bedava denizlerin azalması. Ekonomik sorunların giderek artması, restoranlar dışında oturup keyif yapabileceğimiz, biraz soluklanabileceğimiz mekânların azlığı. Daha birçok neden sayılabilir.

Özetle Paris bana sakinliğin, durup çevrene bakmanın ve hayatın tadını çıkarmanın ne kadar önemli ve değerli olduğunu hatırlattı. Elbette bir Fransız gibi yaşamamız mümkün olmayabilir. Ama hayatı seyretmeyi öğrenebiliriz. Biraz durmayı, biraz nefes almayı… 

Bizi sıkan, boğan ortamlardan uzaklaşmayı, kendimize küçük de olsa nefes alacak alanlar yaratmayı…

Çünkü hayat, sürekli bir yerlere yetişmeye çalışırken kaçırılmayacak kadar uzun değil. Belki de hak ettiğimiz gibi yaşayabilmek için önce durmayı, sakinleşmeyi ve hayatın içinden geçip gitmek yerine onu gerçekten yaşamayı öğrenmemiz gerekiyor.

“Hayatı kaçırmamak için bazen tek yapmamız gereken, biraz durup hayatı seyretmek.”

Etiketler: Eyfel KulesiFlâneriefransageziNotre-DamePalais GarnierParis
Filiz Uzun

Filiz Uzun

Sağlık Eğitimcisi

Paris: Aşkın, Devrimin ve Sanatın Başkenti
Filiz Uzun

Paris: Aşkın, Devrimin ve Sanatın Başkenti

Filiz Uzun
11 Ekim 2026
Kartpostallardan Alplere Yolculuk…
Filiz Uzun

Kartpostallardan Alplere Yolculuk…

Filiz Uzun
4 Ekim 2026
“Alpler’in Venedik’i” Annecy 
Filiz Uzun

“Alpler’in Venedik’i” Annecy 

Filiz Uzun
27 Eylül 2026
“Bir Şatonun Gölgesinde Yaşamak…”
Filiz Uzun

“Bir Şatonun Gölgesinde Yaşamak…”

Filiz Uzun
20 Eylül 2026
Devam Et
Gazedda

© 2026 Gazedda - Copyleft

  • Künye
  • Dayanışma
  • İletişim
  • Gizlilik Politikası

Welcome Back!

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In

Add New Playlist

Bulamadık
Tümünü Gör
  • ANA SAYFA
  • YAZARLAR
    • GAZEDDA YAZARLARI
    • GÜNEYDEN YAZARLAR
      • PENNA
    • DÜNYADAN YAZARLAR
      • PROJECT SYNDICATE
    • EDİTORYAL KOLEKTİF
  • SÖYLEŞİ
  • BELLEK & TARİH
    • YERİN HAFIZASI
  • TÜM İÇERİK
    • HABER ARŞİVİ
      • KIBRIS
      • DÜNYA
      • KORONAVİRÜS
    • MULTİMEDYA ARŞİVİ
      • GAZEDDAPOD
      • GAZEDDAWEBTV

© 2026 Gazedda - Copyleft