• Künye
  • Dayanışma
  • İletişim
  • Gizlilik Politikası
Pazar, Ağustos 23, 2026
Bulamadık
Tümünü Gör
Gazedda
27 °c
Vizakia
28 ° Pts
28 ° Sal
  • ANA SAYFA
  • YAZARLAR
    • GAZEDDA YAZARLARI
    • GÜNEYDEN YAZARLAR
      • PENNA
    • DÜNYADAN YAZARLAR
      • PROJECT SYNDICATE
    • EDİTORYAL KOLEKTİF
  • SÖYLEŞİ
  • BELLEK & TARİH
    • YERİN HAFIZASI
  • TÜM İÇERİK
    • HABER ARŞİVİ
      • KIBRIS
      • DÜNYA
      • KORONAVİRÜS
    • MULTİMEDYA ARŞİVİ
      • GAZEDDAPOD
      • GAZEDDAWEBTV
  • ANA SAYFA
  • YAZARLAR
    • GAZEDDA YAZARLARI
    • GÜNEYDEN YAZARLAR
      • PENNA
    • DÜNYADAN YAZARLAR
      • PROJECT SYNDICATE
    • EDİTORYAL KOLEKTİF
  • SÖYLEŞİ
  • BELLEK & TARİH
    • YERİN HAFIZASI
  • TÜM İÇERİK
    • HABER ARŞİVİ
      • KIBRIS
      • DÜNYA
      • KORONAVİRÜS
    • MULTİMEDYA ARŞİVİ
      • GAZEDDAPOD
      • GAZEDDAWEBTV
Bulamadık
Tümünü Gör
Gazedda
Bulamadık
Tümünü Gör

Dağılan Kütüphanenin Hikâyesi!

Hasan Yıkıcı, yıllar içinde kurduğu kütüphanenin dağılışından hareketle kitaplarla, politikleşmeyle, geçmişle ve kişisel hafızayla kurduğu ilişkiyi anlatıyor.

HASAN YIKICI HASAN YIKICI
23 Ağustos 2026
Okuma Süresi: 13 dk
A A
0
https://bsky.app/profile/gazeddakibris.bsky.socialhttps://www.threads.net/@gazeddakibris

Nasıl yazacağımı bilmediğim bir yazıya başlıyorum. Bu bir yazı mı onu da bilmiyorum. Yazıdan çok gecikmiş bir veda, dağılarak geride kalan ve yiten birçok şeyin içinde yıkıntısının sızısı sinen, bir zamanlar benimle büyüyen, gelişen ve bir parçam olan, daha doğrusu bir zaman dünyamın bir parçası olan kütüphaneme bir veda yazısı… Yılların ard arda dizilişi ve okuma azmi ile oluşturduğum küçük kütüphane, aynı zamanda benim kişisel tarihimin de bir parçasıydı. Benimle beraber yaşayan, kurulan organik bir beden! Kitaplarla kurduğum ilişki ne bir materyal ile kurduğum ilişki ne de sadece bir bilgiye ulaşma ilişkisiydi. Orada bir dünya, paralel bir ev, kendimi var edebildiğim bir zemin, bağlam vardı. Kütüphanem benim için her şeyden çok organik bir varlıktı. 

Üç yıl önce ‘evden’ çıktığımda geride bıraktığım kütüphanenin sadece bir mekan değil aynı zamanda kişisel bir zaman ve dünya olduğunu da biliyordum. Şimdi o kütüphane artık yok, önce yıkıldı sonra dağıldı. Karton kutuların içine parçalandı. Bu dağılış ve parçalanış aynı zamanda kişisel hayatımın akış çizgisinin de kırılması anlamına geliyordu. Benimle akan, birlikte aktığımız ve içinde varolduğum zaman çizgisi, mekansal bağlam artık ortada yoktu. Tutulması gereken yasların arasında bu da vardı. 

***    

Düzenli kitap okumaya geç denebilecek bir yaşta, lise yıllarında başladım. Annan Planı öncesi dönem, aynı zamanda politikleşmeye ve dünyayı eleştirel bir gözle görmeye başladığım dönemdi. Kendi adıma şanslıydım diyebilirim, o toplumsal ortam algılarımı açan ve ilgilerimi değiştirmeme vesile olan koşulları da ortaya sermişti… Birçok genç için olduğu gibi. İçe kapanık ve sosyal yönü gelişmemiş bir liseli olarak kısa sürede okumaya ve kitaplara yönelik inanılmaz bir açlık başgösterdi. Hatta zaman içerisinde bu bir düzene oturdu. Sabah saat 5’de uyanır, okula gitmeden kitap okurdum. Okul otobüsten indiğimde ilk iş okula değil, LTL’ye en yakın olan gazete bayiinde Avrupa gazetesini almak olurdu. Sabah zili çalmadan Şener Levent’in, Ali Osman’ın ve zamanım yeterse Mehmet Levent’in yazılarını okurdum. Arada Faize Özdemirciler yazardı. Onun yazılarını hep ayrı bir merak ile okurdum… 

Daha lise yıllarında farkettiğim bir şey vardı; okuduk sonra insanın okumaya olan açlığı dinmiyordu; tam tersi daha da artıyor, daha da derinlere dalmak istiyordum… Lise yıllarımda babamın da yönlendirmesiyle neredeyse Jack London’un tüm kitaplarını okumuştum. Demir Ökçe’yi iki kez okumuştum. Martin Eden’i hayatımın çeşitli dönemlerinde tekrar tekrar okudum. Her okuyuşumda son kısmında gözümden damla damla yaşlar geldi.

Lise yıllarımda düzenli olarak Işık Kitabevi’ne gitmeye başladım. Bazen okuldan önce, bazen okuldan sonra. Sadece Ahmet abiyi görmek, onunla sohbet etmek için bile oraya gidilirdi, hala öyle. O dönem Işık Kitabevi’nin bugünkü gibi büyük bir mekanı yoktu. Bunu hemen herkes hatırlıyordur. O küçücük kitapçıda, dünyalar içine dünyaların kapısı açılırdı. Tabii kitapçıya gittik sonra kitaplarla daha da yakından haşır neşir olmaya başladım. Bir yandan Rus klasiklerine ve Sovyet tarihine, diğer yandan da Türkiye edebiyatına ilgi duymaya başlamıştım. Hiç unutmuyorum lise ikinci sınıfta kendime bir felsefe sözlüğü almıştım, büyük kocaman bir sözlük. Açıp açıp kavramlara bakıyordum. Açıkcası çok da bir şey anlamıyordum. Fakat o sözlük ve daha birçokları üniversite yıllarında işime çok yarayacaktı. Tabii kitapçıya gide gele evde azar azar bir rafı dolduracak kadar kitap da birikmeye başlamıştı. Bu tek ince bir rafın yıllar içerisinde kocaman bir kütüphaneye dönüşeceğini hayal bile edemiyordum. Lise yıllarında önceki yıllarda yaptığım şeyleri yapmaz oldum. Bir çeşit değişim ve dönüşüm yaşadım. Bunda daha önce de yazdığım gibi Annan Planı sürecinin büyük etkisi var. 

***

Lise bitti! Lisenin bitmesinin sembolik bir anlamı daha vardı. Lisenin bittiği yıl Annan Planı süreci ve tüm o yıllara yayılan sosyal, toplumsal hareketlilik de sona ermişti! Hayal kırıklıkları, öfke ve küskünlükler içerisinde üniversiteye başlayacaktım. Fakat üniversiteye başlamadan birkaç hafta önce bir şey oldu! Yeğenim, İbrahim Altıok beni daha kim olduklarını, ne olduklarını bilmediğim bir grubun 1 Eylül Dünya Barış yürüyüşüne götürdü. Tüm siyasi partilerin ve örgütlerin geri çekildiği ve neredeyse hayata küstüğü bir dönemde bir grup genç Dünya barış günü yürüyüşü yapıp devrimci sloganlar atıyordu. Bu gençler sadece birkaç ay sonra dahil olacağım ve 10 yıldan fazla bir zaman boyunca parçası olacağım Baraka Kültür Merkezi aktivistleriydi. Üniversiteye, DAÜ’ye başladığım haftalarda Baraka Kültür Merkezi’ne de gitmeye başladım. Kıbrıs’ın kuzeyinde Annan Planı sonrası yeni bir siyasal iklim ve politik karakter oluşuyordu. Baraka bu dönem boyunca gelişen toplumsal ve muhalif süreçlerde aldığı konumlanışla her zaman anlamlı ve güçlü değerler üretebilmiş bir odak oldu. Ve tabii ben hayatımda ilk kez kitap okuyan, okuduğunu tartışan ve birbirini eleştiren insanların içindeydim. İlk zamanlar, belki de uzun bir süre nasıl bir yerde olduğumu anlayamadım. Baraka’ya girmek kolaydı, ama orada kalmak zordu. Orada kısa zamanda kendimi ait hissettiğim ve anlamlı bulduğum bir yol, ilişkiler ağı gördüm. Bu yolun en zenginleştirici deneyimlerinden biri okuma grupları ve zaman zaman kendi aramızda yaptığımız teorik tartışmalardı. Dolayısıyla sürekli kitaplardan da konuştuğumuz ve okuduklarımızı paylaştığımız bir ilişkiler bütünü vardı. Bunun orada hala canlı olduğunu düşünüyorum. Böyle bir ilişkiler ağı içerisinde insanın okumaya olan ilgisi ve arzusu haliyle hep canlı ve tetiklenmiş oluyordu. 

Bunun benim için bir diğer ayağı ise üniversite, hocalarım ve oradaki arkadaşlardı. O dönem en yakın arkadaşlarımla aynı zamanda aynı örgütü de paylaşıyorduk. Kitaplardan konuşmadığımız tek bir gün bile yoktu. DAÜ İletişim Fakültesi’ndeki hocalarıma her zaman saygı ve imrenerek bakardım. Kitapların içinde geçen hayatları vardı. İlham aldığım ve beni çok etkileyen hocalarımın başında Levent Kavas, Tuğrul İlter, Sevda Alankuş, Hanife Aliefendioğlu ve Nurten Kara vardı. Farklı ekollerden, faklı teorik ve politik geçmişlerden geliyorlardı ama benim için hepsinin ortak bir özelliği vardı, bilgi aşkı ve zekalarının parlıklığı. Levent Kavas benim için bambaşka biriydi. O bunun için özel olarak hiç efor sarfetmemiş olsa da ondan çok şey öğrendim, öğrendiklerimin üzerine onlarca kitap ekledim. Üniversiteki tüm hocalarımı, hatta DAÜ İletişim Fakültesinin 2005-2009 aralığındaki ortamını çok özlüyorum.

O döneme bir de dergiler eşlik ediyordu. Türkiye’den bazı dergileri sipariş ediyor ve özellikle Express dergisi ile Mesele dergisini biriktiriyordum. Mesele dergisinin tüm sayılarını almıştım. Yıllar içinde küçük bir dağ gibi bir Mesele koleksiyonu oluşmuştu. Meseleyi çıkartan kişi Osman Akınhay idi. Bence Türkiye’de çıkan en güçlü ve özgün politik edebiyat dergisi Mesele idi. Özellikle ilk yıllarında. Daha sonra Osman Akınhay derginin editörlüğünü başka birine devretti. Yine dergi çizgisini korudu ama dili ve karakteri klasik sol didaktik bir hal aldı. Mesele’nin son dönemlerine ısınamamıştım. Ama Özellikle ilk yıllarda Osman Akınhay’ın yaptığı dosyalar ve söyleşiler bugün hala dönüp dönüp okunası içerikler. 

Hal böyle olunca özellikle üniversite yıllarında bende inanılmaz bir kitap alma alışkanlığı başladı. Her ay başı bursum yattığında soluğu Işık Kitabevi ve Galeri Kültür’de alırdım. Ardından internetteki kitapçıları keşfettim. Çok daha ucuza kitaplara ulaşabileceğimi anladım. İnternet alışverişleri zamanla bir çeşit bağımlılığa dönüştü. Çok okuyan biri olsam da yıllarca okuyabileceğimden daha fazla kitap aldım. Bundan elbette memnun değildim.  Fakat henüz daha üniversite bitmeden bir kısmı Lefkoşa Kermiya’daki aile evindeki odamda bir kısmı ise Mağusa’da yaşadığım evde olmak üzere ortaya küçük, iki bacaklı bir kütüphane çıkmıştı. Mağusa’da üniversitedeki arkadaşlarla evde buluştuğumuzda bazen salondaki kitap dolabımının önünde yere oturur, kitapları karıştırır öylece, sessizce saatlerce kitaplar gecemize eşlik ederdi. Veya biz kitapların gecesine… 

Üniversite yıllarına eğer okuduğum politik kitaplar yanında özellikle birbirinden alakasız olsa da Dostoyevski, İtalo Calvino ve Yunan Mitolojisine çok zaman ayırmıştım. Sadece Dostoyevski’nin Ecinliler kitabını bir dönem içinde iki kez okuduğumu hatırlıyorum. 

O dönem ayrıca Kıbrıs’ın kuzeyinde göç yasası ve toplumsal varoluş mitinglerinin damgasını vurduğu yeni bir mücadele dalgası da vardı. 

*** 

Birgün sonsuzluk sona erdi, üniversite bitti. Hayatımdaki ilk büyük boşluk o zaman açıldı. “Şimdi ben ne halt edecem?” Askere gidişi uzatabilmek için İngiltere’ye Brighton’a gittim. Yıl 2011. 6 ay orada hala canım gibi sevdiğim Serdar ile beraber kaldık. Hayatımın en ilginç ve mutlu dönemlerinden biriydi. Geriye dönüp baktığımda her şeyden çok Kıbrıs’tan uzaklaşmak çok ama çok iyi gelmişti. 6 ayın ardından dil okulu bittiğinde yine ne yapacağımı bilemedim. Yurt dışında kalmak için destek olan, yol gösteren, yardım eden kimse yoktu. Yalnız başıma yapabilecek miydim, korktum! Kalmak isteyip istemediğimi de bilmiyordum. Kolayı seçtim, döndüm! O dönem boyunca birkaç basit ingilizce kitap dışında hiçbir şey almadım. Arından Kıbrıs’a döndüğümde önce tüm enerjimi Baraka’ya odakladım. İngiltere’den döndükten sonra sevdiğim insanların arasında mücadeleme devam ediyordum. Sonra ise askerlik! 1 yıl boyunca kitapları takip etmedim, sadece abonesi olduğum dergileri aldım. Bir nevi beynimi kapamıştım. Belki de savunma ve kendimi koruma mekanizması. Fakat askerlik süresi boyunca da birçok kitap okuduğumu hatırlıyorum. Daha çok Milan Kundera, Camus ve Kafka okuduğumu hatırlıyorum. Nöbetlere Kafka’nın kitaplarıyla gittiğimi hatırlıyorum. Yeni kitap almak yerine hali hazırda o küçük kütüphanemde duran kitapları okumayı tercih ediyordum. 

*** 

Askerlik de bitti! Şimdi ne olacak? Hep aynı soru, şimdi ne olacak? Çeşitli gazetelerde işlemeye başladım. Göç yasası sürecinin ve Toplumsal varoluş mitinglerinin ardından gelen bir çeşit ‘gerileme’ dönemi yaşanıyordu. Çok geçmeden 2015 yılının ortalarında Baraka’dan ayrılış! Hayatımdaki ilk büyük kırılma ve travmatik deneyim… Bu deneyim ve kendimle yüzleşme çok uğraş gerektirdi ve yıllar aldı. Baraka’da geçirdiğim zamana ve Baraka’nın hayatımdaki yerinden hiçbir zaman pişmanlık duymadım; Baraka’dan ayrıldığıma da. Her şeyin bir ömrü var; bazen bu ömür kişisel bir zamanla bazen ise toplumsal bir zamanla biçilir. Benim için Baraka’daki kişisel zamanım sona ermişti. 

*** 

Baraka’nın ardından hayatımda büyük bir boşluk oluştu. Bu boşluğu daha çok okuyarak ve çok daha okuyarak doldurmaya çalıştım. İnsanın sosyal ortamı değiştiğinde veya ortadan kalktığında okuma alışkanlığı ve ilgisi de değişebiliyormuş. Bu dönemde ilgi alanım daha çok felsefeye, post-yapısalcı düşünürlere ve psikolojiye kaydı. Haliyle sonra kütüphaneye yeni raflar eklenmeye başladı. Kişisel yaşamım ve hayatımdaki kırılmalar bizzat kütüphaneme de yansıyordu. 

*** 

Sonra evlendim. Çok şanslıydım çünkü hayatımda tanıdığım en mükemmel kadın ile evlenmiştim. Bir yandan ev kuruyorduk, diğer yandan da ev içinde başka bir ev, kütüphane kuruyordum. O bana bu alanı açmıştı, ona hep minnettarım. Artık aile evindeki küçücük ve sıkışık odada değil, yeni bir evde, geniş ve ferah bir odada, rafları tüm odaya yayılan bir kütüphane vardı hayatımızda. O kütüphaneye baktığımda bir yandan da kendi kişisel ve toplumsal tarihime bakıyordum ve o gelişiyordu. Baraka’nın ardından daha çok yazıya yönelmeye karar vermiştim. Bunu yapmak da istiyordum. Yine aynı dönem bulundukları yerlerde bir şekilde tutunamayan arkadaşlarla birlikte yeni bir hareket oluşturalım dedik, Dayanışma ortaya çıktı. Çok heyecanlı ve ivmesi yüksek bir tam yılın ardından, Dayanışma tepe taklak oldu, hızlıca dağıldı, dağıldık!  

O bir yıl boyunca ben aynı zamanda DEV-İŞ’te, sendikada çalışıyordum. Kırsaldaki veya orta kesim çalışan ile ülkeyi değiştirme idealleri olan kesimler arasındaki farka şahit olmak bende ilk umutsuzluk dalgasının başlamasına neden oldu. Şehirli devrimciler olarak kendi dar ve küçük entelektüel konfor alanımız içerisinde, toplum genelindeki en basit tanımıyla körelmeyi göremez durumda buludum kendimi. Aynı zamanda Dayanışma hareketinin de sönümlenmesi ben de örgütlü mücadeleye dair bir soğuma ve uzaklaşma duygusunun gelişmesini tetikledi. Yanlış anlaşılmasın örgütlü mücadeleye inanmadığım anlamı veya kendi başarasızılığımızı genelleme yapıyormuşum gibi bir anlam çıkmasın. Kendi adıma örgütlü mücadeleyi beceremeyeceğimi, bunu yapacak bir kapasitem olmadığını anladım. Bu da ben de daha çok kabuğuma, kütüphaneme ve daha çok okuma ve yazmaya sürükledi. Dayanışma’nın ardından Gazedda Kıbrıs’ı hayatıma girdi. Orada kolektif olarak çok anlamlı işler yaptık, hem de gönüllü olarak. Her hafta cumartesi yaptığım bir kitap sayfası vardı. Kütüphaneden gelişigüzel bir kitap çekip o kitap hakkında bir sayfa yapıyordum. Benim için bir oyun gibiydi.

***

Zaman geçtikçe kütüphanedeki kitaplar da çoğalmaya başladı. Hayatımdaki boşluk duygusunu kütüphanenin raflarına kitaplar yerleştirerek dolduruyordum adeta. Dayanışma hareketinin dağılmasının ardından bilimkurgu kitaplarına verdim kendimi. Birçok klasik ve çağdaş bilim kurgu ve distopya kitabını kütüphaneye ekledim. Birçoğunu okuyabildiğim için kendimle gurur duyuyorum. Yıllarca Nietzcheye ön yargı ile yaklaşmış ve “Böyle buyurdu Zerdüş” kitabı dışında hiçbir kitabını 30’lu yaşlarıma gelene kadar okumamıştım. Sonra tam da zaman bu zaman deyip deli gibi Nietzche okumaya başladım. Okuduk sonra Nietzche’nin çok daha derinlerde bir derdi olduğunu anladım. O dert Hegel idi! Döndüm sırf Nietzche’den dolayı hayatımda ilk kez Hegel okumaya kalkıştım. Tinin Görüngübilimi kitabının ilk 6 sayfasını 1 saatte okuyunca kitabı bıraktım. Hegel ile ilgili yazılan kaynaklara yöneldim. Şu an artık dağılan o kütüphanede geçirdiğim son zamanlarda Spinoza, Nietzche, Deleuze ve Guattari hattını anlamaya çalışıyordum; bir yandan da Stoacılara dalıp çıkıyordum! 

Sonra her şey bir ip gibi ansızın kesildi! 

*** 

7 yılımı geçirdiğim evin kapısından çıkarken artık hayatımın çok daha farklı olacağını ve geride bıraktıklarımın yasını tutmak için çok zamana ihtiyacım olacağını biliyordum. Bunlardan birisi de kendi kişisel tarihimin de taşıyıcısı olan ama aynı zamanda yaşamın zalimliğine karşı bana korunaklı bir düş alanı da sunan kütüphanemin yasını tutmak idi. 3 yıl önce ev diyebildiğim tek yerden çıkarken başıma ne geleceğini bilmiyordum. Kütüphanemin başına ne geleceğini de! Plak koleksiyonunu elden çıkardığım gibi kütüphaneyi de mi elden çıkartmalı mıydım? Evden çıktıktan yaklaşık 3 yıl boyunca kütüphane ve yüzlerce kitabım orada kaldı. Ortaköy’de bir apartman kiralamıştım. Orada bir düzen mi kurmalıydım, yoksa başka bir şey mi olacaktı? Düzen kuracaksam kitapları da yavaş yavaş taşırdım diyordum kendime! Sonra bir kapı açıldı. Bir an bile ikilemeden o kapıdan içeriye attım kendimi, ülke değiştirdim. O kitapları yanıma alacak koşullarda değildim. Hala öyle. Kim bilir olabilecek miyim de? Kitapların bazılarını Bulut’a verdim. Eski eşime istediği kitapları almasını söyledim. Çok uzun zaman tüm kitapları dağıtmayı, bağışlamayı veya kitabevine vermeyi düşündüm. Sanırım buna hâlâ hazır değilim… Şimdi o kütüphane onlarca kutuya dağılmış bir şekilde lise yıllarımın geçtiği evdeki odada öylece duruyor. Yardım ve desteklerinden dolayı dostum Bulut’a ve kardeşim Mustafa’ya teşekkür ederim. 

***

Geçmişime dönüp baktığımda onlarca parçaya bölünmüş ve her biri ayrı ayrı kutularda kapalı, iç içe geçen hikayeler görüyorum. Dağılan bir yaşam, dağılan bir kütüphane görüyorum!

Etiketler: hafızaKişisel TarihKitaplarKütüphaneOkumaPolitikleşme
HASAN YIKICI

HASAN YIKICI

Yersiz, yurtsuz...

Yaşamın Ölüme Direndiği Kent: Kyiv!
HASAN YIKICI

Yaşamın Ölüme Direndiği Kent: Kyiv!

HASAN YIKICI
5 Ağustos 2026
Dublin’den Kyiv’e Bir Yolculuk 
HASAN YIKICI

Dublin’den Kyiv’e Bir Yolculuk 

HASAN YIKICI
24 Haziran 2026
Miles Davis ile Yürümek, Miles Davis’i Yürümek
HASAN YIKICI

Miles Davis ile Yürümek, Miles Davis’i Yürümek

HASAN YIKICI
8 Haziran 2026
Endülüs’te Bir Düş Şehir: Sevilla
HASAN YIKICI

Endülüs’te Bir Düş Şehir: Sevilla

HASAN YIKICI
20 Mayıs 2026
Devam Et
Gazedda

© 2026 Gazedda - Copyleft

  • Künye
  • Dayanışma
  • İletişim
  • Gizlilik Politikası

Welcome Back!

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In

Add New Playlist

Bulamadık
Tümünü Gör
  • ANA SAYFA
  • YAZARLAR
    • GAZEDDA YAZARLARI
    • GÜNEYDEN YAZARLAR
      • PENNA
    • DÜNYADAN YAZARLAR
      • PROJECT SYNDICATE
    • EDİTORYAL KOLEKTİF
  • SÖYLEŞİ
  • BELLEK & TARİH
    • YERİN HAFIZASI
  • TÜM İÇERİK
    • HABER ARŞİVİ
      • KIBRIS
      • DÜNYA
      • KORONAVİRÜS
    • MULTİMEDYA ARŞİVİ
      • GAZEDDAPOD
      • GAZEDDAWEBTV

© 2026 Gazedda - Copyleft