Köln’de görmediğim, gezmediğim eminim daha çok şahane yerler, sokaklar; oturmadığım daha çok cafeler vardır ama ben Köln’e yakın trenle gidilebilecek yerleri de görmek istedim.
Tarih kokan kaleler, saraylar, müzeler, ünlü müzisyen ya da yazarların müzeleştirilen evleri en çok ilgimi çeken yerlerdir.
Köln’e yakın birkaç şehri görmek istediğim ve o şehirlerde gitmek istediğim yerleri belirleyip bu hafta da buraları gezdim. Bazılarına hafta sonu Helin ile, çoğuna ise yalnız gittim.
Tek başınıza trene binip kulaklıklarınızdan sevdiğiniz müzikleri dinleyerek dışarıyı seyretmek ya da kitabınıza gömülmek bence terapi. İnsan ruhunun bu gibi zamanlara ihtiyacı var.
Kıbrıs’ta bir mahalleden diğer mahalleye arabayla gidemediğimiz sürede, burada trenle bir şehirden başka bir şehre gidiyorsunuz. Almanya’nın en sevdiğim yanı bu. Mahallenden trene binip hiç başka taşıta ihtiyaç duymadan tüm ülkeyi gezebilirsin. Tren sistemi inanılmaz. Köln’de bu sistem çok iyi işliyor. Şehir içi tramlar, şehir dışı ise trenler var. Geldim geleli büyük bir aksama görmedim.
Yalnızca pazar günü seferleri biraz azalttıkları için (saat başı) trenlerin doluluk oranı artıyor ve ayakta gitmek zorunda kalıyorsunuz. Almanlar bundan çok şikayetçi.
Pazar günü Helin ile Stolberg’e giderken yaşadık. Kalabalıktan dolayı şikayet ediyorlardı. Biz ise gülüştük. Ayakta da olsa en azından gidiyorsunuz. Bizde arabanız yoksa hiçbir yere gidemiyorsunuz. Bir de 3-5 dk gecikmelere kızıyorlar. Almanları bir süreliğine Kıbrıs’a yollamak gerekiyor. O zaman ülkelerinin kıymetini anlarlar.
Köln’ün dışında ilk görmek istediğim yer Brühl şehriydi. Daha doğrusu şehirden çok Brühl’deki saray.
SCHLÖSSER BRÜHL; Köln’e çok yakın olan Brühl’de Rokoko mimarisi ile ünlü iki saraydan oluşan çok güzel bir kompleks. Birinci saray olan Schlösser Augustusburg ve hemen arkasında yer alan Jagdschloss Falkenlust. İki sarayın ortasında ise rengarenk çiçeklerden oluşan ve kocaman bir havuzuyla Schlossgarten yer alıyor. Her iki saray ve bahçe de 1984 yılından beri UNESCO Dünya Mirası olarak kabul edildi.
Kompleksin ana ve en görkemli sarayı olan Schlösser Augustusburg’u gezmek için Helin ile bir tura katıldık. Çünkü sarayın tarihini de öğrenmek istedik. Helin öğrenci olduğu için hiçbir müze ve saray gibi tarihi yerlerde ücret ödemiyor. Ben tur ile sarayı gezmek için 12 euro ödedim.

Schlösser Augustusburg sarayı gördüğüm en şahane ve en gösterişli merdivenlere sahip saraydı. Saray 1725 yılında Köln Elektörü ve Başpiskoposu Clement August tarafından yazlık ikametgah olarak yaptırmaya başlamış. Sarayın mimari Balthasar Neumann’dır. Sarayın merdivenlerini olabildiğince gösterişli yapmak için mermer, alçı süsleri ve tavan freskleri kullanmış. Merdivenlerden çıkarken insan ister istemez kendini o dönemdeymiş gibi hissediyor. Sarayın en beğenilen bir diğer kısmı ise tavanıydı. Hayran olmamak elde değildi. Tavan İtalyan ressam Carlos Innocenzo tarafından yapılmış. Düz olan tavanda ressam kullandığı teknikle gökyüzüne açılan devasa bir kubbe yanılsaması yaratmış. Tur rehberi söylemese biz de tavanın düz olduğunu anlayamazdık. Başpiskopos bu saraya daha çok arkadaşlarıyla eğlenmek amacıyla geliyormuş. Sarayda partiler ve eğlenceler yapılır, gelen konuklar balo salonuna sarayın görkemli merdivenlerini kullanarak çıkarmış. Sarayın özellikle yemek bölümlerinde ortamı serin tutmak için Hollanda’da yaptırılan mavi çin işi fayansları ile kaplı.
Yaz aylarında kullanılan saraya başpiskopos daha çok da avlanmak için gelirmiş. Bu nedenlerle sarayın arka tarafına Schlösser Augustusburg’dan yürüyerek gidilebilen Jagdscholoss Falkenlust sarayını yaptırmış.

Jagdscholoss Falkenlust sarayı Clemen ve arkadaşlarının günlerce süren doğa avı için 1729-1737 yılları arasında yapılmış. Burası Schlösser sarayının ihtişamından farklı, daha küçük ve daha samimi bir yapı. Sarayların arka tarafı avlanmak için kullandığı kocaman orman hala korunuyor.
Sarayın bahçesi Fransız bahçe düzenlemesi ile oluşturulmuş; simetrik çiçekler, çeşmeler, ağaçlı yolları ve büyük bir havuzdan oluşuyor. Bahçe de UNESCO tarafından Fransa dışındaki en özgün Fransız tarzı bahçe olarak değerlendiriliyor.

STOLBERG (RHEINLAND): Gezilecek yerleri araştırırken bulmuştum Stolberg’i. Kasaba için yorumlarda “Kaleden başka bir şey yok, boşuna gitmeyin” gibi yorumlara aldırış etmeden gitmek istedim. Tarihi küçük kasabalar her zaman ilgimi çekmiştir. Helinle pazar günü gittik Stolberg’e, iyi ki de gitmişiz. Çok beğendim.
Stolberg’i Köln’e yakın, günübirlik gidilebilecek tarihi küçük bir kasaba. Nordeifel bölgesine yakın eski bir “bakir şehri” (Küfrestadt). Ortaçağdan kalma sokakları, Burg Stolberg (Stolberg Kalesi) ve bakır ve pirinç üretimi ile zenginleşen Kuferhöfe bölgesi ile bence görülmeye değer bir kasaba.
Burg Stolberg; Şehrin en etkileyici yapısı. Kayalık bir tepenin üzerinde, tarihi şehrin tam ortasında konumlanmış. Biz gittiğimizde pazar olduğu için maalesef içini gezemedik ama dıştan bile şahaneydi. Kale 12. yüzyılda, yaklaşık 1100’lü yıllarda Von Stalburg ailesi tarafından yapılmış. 1375’te kale kuşatılıp yıkılmış. 1445-1450 yıllarında Wilhelm Von geç ortaçağ kalesi inşa edilmiş. 16. yy ise genişletilerek büyük bir saraya dönüştürülmüş. 19.yy bugünkü görünümünün bir bölümü yapılmış. II. Dünya Savaşı’ndan sonra yeniden onarılarak önemli bir restorasyondan geçmiş. Ortaçağın ruhu bozulmadan. Etrafında gezdiğiniz zaman bile saatler harcayacağınız kadar büyük. Kalenin en tepe noktasından tüm kasabayı da seyredebilirsiniz.
Kalenin hemen yanında, tepede şahane bir kafe var. Biz orada biraz dinlendikten sonra Stolberg Altstadt’ı (eski sokaklar) gezdik. Dar sokaklar, evlerin ve dükkanların önüne yerleştirilen renkli banklarda oturduk. Şehrin ruhunu hissettik, bol bol fotoğraf çektik. Sadece kale ve sokaklarında dolaşmak için bile gidilecek bir kasabaydı Stolberg.

BONN: Bonn’un tarihi Roma döneminden başlayıp Almanya’nın siyasi tarihinin merkezlerinden biri haline gelmiş, yaklaşık 2000 yıl öncesine uzanıyor. Ren nehri Roma imparatorluğu sınırlarından biri olduğu için Bonn stratejik olarak önemliydi. 17. Ve 18. Yüzyıllarda Bonn, Köln Elektörleri’nin ikamet yeriydi. Bonn’da ziyaret ettiğim görkemli binalar, saraylar, Bonn Üniversitesi binası bu dönemde inşa edilmiş. Bu arada Elektör yani Kurfürst; Kutsal Roma imparatorunu seçme hakkına sahip prens demekmiş. Bu hakka sahip kişilere Kurfürsten (elektörler) deniliyormuş.
Ortaçağda 3 dini elektör (Mains, Köln ve Trier Başpiskoposları) ve 4 dünyevi elektör (Bohemya kraliçesi, Saksonya Dükü; Brandenburg Markgrafi ve Ren Kontu). Genellikle Almanya’daki saraylar ve kaleler bu Kurfürst kişilerine ait.
Benim Bonn’u esas ziyaret etme sebebim Beethoven-Hous Müzesi’ydi. Ailemizde Beethoven’in yeri önemlidir. Kızım Helin çok küçük yaşlarda piyano çalmaya başladığında ilk Beethoven ile başlamıştı. Beethoven 1770 yılında Bonn’da doğmuş. Çocukluk ve gençliğinin önemli bir bölümünü burada geçirmiş. Daha sonra Viyana’ya taşınmış. Doğduğu ev şu an müze olarak kullanılıyor.

1790’ların sonu Fransız ihtilali sonrası Bonn Fransızların kontrolüne geçiyor. 1815’te de Prusya Krallığı’na bağlanıyor. 1818’de şu an hala şehrin merkezinde yer alan Bonn Üniversitesi inşa ediliyor. O yüzyıldan beri Bonn bir üniversite ve kültür şehri kimliğine bürünüyor.
Bonn; II. Dünya Savaşı sonrası Almanya ikiye bölünüyor ve Batı Almanya yani Federal Almanya Cumhuriyeti kuruluyor. Başkenti de Frankfurt, Stuttgart, Kassel ve Bonn şehirler arasından seçilerek Bonn 1949 yılında başkent ilan ediliyor. 1990 yılına kadar da başkent kalıyor. 1990 yılında Berlin duvari yıkılınca Doğu ve Batı Almanya birleşiyor ve başkent Berlin oluyor. Ve ne açılır ki dünyada ortasından bölünen tek şehir Kıbrıs’ın başkenti Lefkoşa, hala birleşemiyor. Şu anki liderlerle birleşecek gibi de görünmüyor maalesef.
Bonn başkent olmasa da tamamen önemini yitirmiyor. Halen önemli federal bakanlıkların merkezi Bonn. Şehirde hala eski başkent atmosferi hissediliyor.

Bugünkü Bonn 330 bin nüfuslu, sakin ve kültürel açıdan zengin bir şehir. Bonn’u gezerken Roma tarihinin izlerini, Beethoven’i, Prusya dönemi yapıları ve 20. yy Alman siyasi tarihini iç içe görebilirsiniz. Çok düzenli, çok kolay yürüyerek tüm Bonn şehir merkezini gezebilirsiniz.
Bonn için Köln’den mahalledeki tren durağından trene binerek 30’luk bir yolculukla Bonn’a vardım. Bonn Hauptbahnhof’dan (Bonn tren garı) iner inmez Bonn Katedrali ile karşılaştım. Katedrali Romanesk-Gotik tarzda bir mimariye sahip. Katedrali’nin kapısında bekleyen adam bana “içerde dua var sadece duaya katılacak olanlar girebilir” dedi. Ben de dua için girdim. İçi de en az dışı kadar gösterişliydi. Katolik kiliselerinde saat 12 civarı Angulus yani can duası okunuyor. Bu, bazı kiliselerde sabah, öğle ve akşam şeklinde yapılabiliyor. Ancak Angulus yani öğle duası tüm Alman ve Avrupa’daki Katolik kiliselerinde var. Canlar çalınca dua etmek isteyen Katolikler kiliseye giriyor. O sırada dua edebilir, ancak kiliseyi turistik gezi gibi gezemezsiniz. Ben katedrale girdiğim an Angulus denilen Can duası okunuyordu. Ben de dua ettim ve mum yaktım.

Beethoven-Haus: Beethoven’in doğduğu ve çocukluğunu , gençliğini geçirdiği ev burası. Ev 3 katlı, çok mütevazı, güzel bahçesi olan bir Alman evi. Eşyaların çoğu Beethoven’in özel eşyaları. Bestelerini yaptığı piyanoları, kemanları, viyola, çello ve org aletleri sergileniyor. Aile resimleri, bestelerini karaladığı notları, kalemi, yürürken kullandığı bastonu sergileniyor. Özellikle piyanosu alışkın olduğumuz piyanonun dışında bir piyanoydu. Hammerklavier denilen bu piyanoların ses mekanizması farklıydı. İşitme problemi arttıkça bu tür piyanolarda çalışıyordu. Hayran olduğunuz ve yıllardır dinlediğiniz müzisyenin doğduğu evi gezmek, kullandığı müzik aletlerini görmek benim için inanılmaz duygusal zamanlardı. Bazı odalarda kulaklıklarla Beethoven bestelerini dinleyebilirsiniz. Ben daha önce de Leipzig’de Johann Sebastian Bach’in evini Bach-Haus’u ziyaret etmiştim. Hatta bir sokak tamamen Bach’a ayrılmıştı.
Bonn’da gezmeye Münsterplatz’dan başladım. Bu meydan katedralin de içinde bulunduğu belediye binası ve birçok devlet sarayının içinde yer aldığı meydan. Benim gittiğim gün meydanda yemek pazarı vardı.
PPOPPELSDORF KÖŞÜ: Şehirdeki meydandan 15 dakikalık mesafedeki Barok tarzdaki bu şahane köşkün temeli 1715 yılında atılmış. Şu an Bonn Üniversitesi bitki bilimi için kullanıyor. Bahçesinde görülmeye değer kocaman bir botanik bahçesi var. Saatlerce içinde dolaşabilir, önünde isimleri yazan ilginç bitkiler, çiçekler ve ağaçlarla tanışabilirsiniz.

RHEINAUE PARKI: Ren nehri kıyısında çok büyük ve güzel bir park.
Bonn’da sabahtan akşama kadar tüm gün gezdim; o gün yürüyüş rekoru kirdigim gün, 22 bin adım atmıştım. Bonn’da daha görmek istediğim yerler ve müzeler var. O yüzden bu hafta bir tur daha atacağım.
HAMM: Hamm’a YDÜ Hemşirelik bölümünde okuttuğum ve hiç bağımızı koparmadığımız çok sevdiğim bir öğrencim olan Mehmet Ali Güleyüz ile buluşmak üzere gittim. Her Almanya’da olduğumda mutlaka yazar ama sınırlı zamanım olduğundan hiç buluşamamıştım. Bu sefer onun yaşadığı şehir Köln’e trenle 1,5 saat yakınlığında bir şehir Hamm. Ben gitmek ve hem Mehmet Ali’yi hem de Hamm’i görmek istedim.

Beni elinde çiçeklerle karşıladı Hamm Hauptbahnhof’ta. Nasıl mutlu oldum anlatamam. Her zaman hassas, çok başarılı ve hep romantik bir genç adamdı Mehmet Ali. Hala öyle. 5 yıldır Almanya’da, dil öğrenmiş, kurs yapmış. Çok iyi Almanca konuşuyor. Almanlarla da çok iyi anlaşıyor. Mehmet Ali benden etkilenmiş, o da cerrahi yüksek lisans yapmış. Bazen siz hiç fark etmezsiniz ama bazı öğrencileriniz in üzerinde önemli etkiniz kalıyor. Yıllar önce söylediğim hayatla ilgili sözlerim hala aklında. Mehmet Ali ile gerçekten çok gurur duydum. Hayati için çok cesurca kararlar almış. Meyzen olunca bir süre YDÜ’de çalışmış. Sonra memleketi Hatay’a dönmüş. Mesleki anlamda Hatay’da gelişemeyeceğini anlayıp İstanbul’a gitmiş. İstanbul’dan da Almanya’ya. Dil kursu, sonra çok önemli sinavlar vererek üniversitesinin denkliğini almış. Şu an Yoğun Bakım Hemşiresi olarak evde bakım yapıyor. Uzmanlığını da kazanmak için tekrar tez yazıyor şu sıralar. Hayalleri var. Yakında vatandaşlığını alacak ve Hamm’dan daha büyük şehirlere taşınacak. Eminim çok başarılı olacak çünkü hayal ediyor, çok çalışıyor ve hayallerini gerçekleştiriyor. Gurur duymamak elde değil.
Bu gezimin esas amacı Mehmet Ali ile buluşup sohbet etmek ama oradaki en ilginç yeri de görmek istedim. Hamm’a giderken yolda bakmıştım Hamm’da nereyi görebilirim diye. Almanya’da görebileceğim en ilginç yere rastladım. Bir Hint ve Sri Lanka tapınağı.
KAMAKŞI AMBAK TEMPLE: Almanya ve Avrupa’nın en önemli Tamil-Hindu tapınaklarından biri. Tapınağın süsleri ve dışarıdan görüntüsü gerçekten inanılmaz. Müthiş bir işçilik var. Her figürün, her süslemenin bir anlamı var. 17 metre yükseklikteki gopurami (giriş kulesi) çok güzel. Biz gittiğimiz zaman orada yaşlı bir Alman adam ile karşılaştık. Bize tapınağın saat 5’te açılacağını, kendisinin bir tür rehberi olduğunu ve birazdan Münster’den bir ekiple tapınağı gezeceklerini, bizim de dilersek katılabileceğimizi söyledi. Biz de katıldık. Alman rehberi biraz dinledikten (1 saat kadar) sonra biz müsaade isteyerek tapınağı gezip çıktık. Tapınağa ayakkabılarımızı çıkararak girdik. Her köşede tanrıları temsil eden bölümler vardı.
Böyle bir tapınağın Almanya’da, üstelik Hamm’da yapılması amacı nedir diye merak edip araştırdım. 1980 yılında Sri Lanka’daki iç savaş nedeniyle çok sayıda Tamil Hindu topluluğu Almanya’ya sığınmış. Hamm’a gelen Tamil Hindu topluluğu 1989 yılında küçük bir ibadet yeri inşa etmiş. Buradaki toplulukları büyüdükçe bu yer yetersiz kalıp şu anki tapınağı yaptırmışlar. Almanya’nın birçok yerinden bu tapınak ziyaret ediliyor. Hatta çoğu Alman da tur yapıp burayı ziyaret ediyor. 2 milyon euroya mal olan tapınak 2002 yılında açılmış.
Tapınak merkezine yerleştirilen Sri Kamadchi Ampal adındaki tanricaya adanmış. Tanrıcıyı inşa etmek için kullanılan siyah granit Hindistan’ın Kanchipuram kentinden getirilmiş. “Kamadchi” “sevgi gözleriyle bakan” ya da “dilekleri gözleriyle okuyan” anlamındadır. Tapınakta 200’den fazla Hindu tanrısı ve mitolojik figürü temsil eden heykel ve süslemeler var. Tapınağın içi heykeller, renkler ve sembollerle kaplı.
Tapınak Datteln- Hamm kanalının yanına konumlandırılmasının özel bir nedeni var. Hindu ritüellerinde su ile arınma çok önemli. Her yıl Mayıs sonu- Haziran başı civarı bu tapınakta büyük bir festival yapılıyor. Bu tarihlerde Almanya ve Avrupa’dan on binlerce Hindu Hamm şehrini ziyaret ediyor. Tapınağın içinde ben de dua ettim. Umarım “Kamadchi” gözlerimden kalbimdeki dilekleri okumuş ve gerçekleşmesi için yardım edecektir.
Mehmet Ali ve bize katılan arkadaşı Orhan beni daha sonra Münster şehrine götürdüler.
MÜNSTER: Münster Hamm’in yakınında Kuzey Ren-Vestfalya’da Köln’ün kuzeyinde yer alan; tarihi, bisiklet kültürü ve üniversiteleriyle ünlü küçük bir şehir. Tarihi merkezinde yürüyüş yapmak çok keyifliydi.
Münster’in tarihi 8. yüzyıla kadar uzanıyor. Şehrin gelişmesinde Aziz Liudger önemli rol oynuyor. 793 civarında burada bir manastır (manastır) kuruluyor. Şehrin ismi Münster de buradan geliyor. Orta çağda bu şehir önemli bir piskoposluk ve ticaret merkeziydi. 1534-1535 yıllarında burada Münster isyanı çıkmış. Radikal dindarlar şehri ele geçirmişler ve isyanın lideri Jan Van Leiden kendini şövalye krali ilan etmiş. Bugün St. Lamberti Kilisesinin kulesinde isyanı başlatanların cesetlerinin bulunduğu üç kafes yer alıyor.

Münster bir ticaret merkezi olduğundan şehir merkezindeki kemerli tüccar evleri bana Floransa’yı hatırlattı. Münster’deki St. Paulus-Dom; şehrin en önemli yapılarından biri. Almanya’da gördüğüm en ilginç katedral çünkü minaresinde gökyüzünden Noel Babasının inmesini sağlayan bir merdiven var. Ayrıca merdiven katedralin içinde de yer alıyor. Katedral Romanesk ve Gotik özellikleri bir arada taşıyan çok güzel bir katedra. Şehir merkezindeki tüm binalar orta çağdan kalma. Schloss Münster; prens-piskopos sarayı. Günümüzde üniversite olarak kullanılıyor.

Mehmet Ali ve arkadaşı Orhan ile Münster’in limanında çok keyifli bir akşam yemeği yiyoruz. Ve beni Köln’e eve bırakıyorlar. Mehmet Ali ile tekrar buluşmak üzere ayrıldık. Hatta bir sonraki buluşmamızda nereleri gezebileceğimizin planını bile yaptık. Bir günün sonunda yüzlerce fotoğraf ve belgemizde şahane anılarla sarılarak ayrıldık.
“Köln’den her trene bindiğimde aslında yalnızca başka bir şehre değil, yeni bir hikâyeye doğru yolculuk ettiğimi hissediyorum.”
Gazedda yaz tatili nedeniyle yayınlarına iki hafta ara veriyor. 13 Eylül’de yeni maceralarla buluşmak üzere. Sevgiyle kalın.



