Uzaktan baktığında tanırsın bazı insanları. Gözlerinden, duruşlarından… Bir yerden tanıdık gelir.
Kimi bu benzerlikten rahatsız olur, kimi ise onu arar durur. Aslında mesele, o benzeyen tarafını ne kadar sevdiğinle ilgili.
Yeter bu kadar felsefe.
Yusuf’u görür görmez, o tanıdık his aramızda hızlıca bir samimiyet kurmamıza yardımcı oldu.
Gelin, Yusuf’u biraz daha yakından tanıyalım.
Yusuf İkinci, sen kimsin yaa?
Ortaokulda bana verilen bir ödevle mimar olmayı tercih eden ve hayatımı hep bir mimar olmak üstüne kuran ve 29 yaşımda 4 günlüğüne geldiğim Çek Cumhuriyeti’nin Prag şehrinde kendimi bulup, aslında hayatın sandığım kadar uzun olmadığını anlayıp özgürlüğümün farkına varan ve dış seslere kulağımı tıkayan ve Avrupa’da hayatını devam ettiren Kıbrıslı mimar diyebilirim kendim için. Kendi özümden hiç kopmadım; nerede olursam olayım kim olduğumu biliyorum.
Aynı zamanda yerinde sayan biri değilim. Her adımda kendini güncelleyen, öğrenmeyi bırakmayan biriyim. Çünkü bu işte “oldum” dediğin an geriye düşmeye başlıyorsun.

Bunun yanında çok güçlü bir seyahat etme merakım var. Dünyanın her köşesini görmek, farklı kültürleri tanımak ve anlamak benim için bir hedef değil; bir yaşam biçimi. Her kültür bana yeni bir bakış açısı veriyor ve bu da doğrudan yaptığım işe yansıyor.
Kısaca: sabit bir karakterim var, ama sürekli gelişen, dünyayı öğrenmeye açık bir zihnim.
“Eve gidiyorum” dediğinde aslında hangi şehri kastediyorsun — ve neden orası “ev”?
“Ev” dediğim yer hâlâ Kıbrıs. Çünkü orada kendimi açıklamak zorunda kalmıyorum. Dil, ışık, insanlar… hepsi benden önce geliyor.
29 yaşıma kadar hayatıma kattığım bütün anılarım orada; ailem, arkadaşlarım, çocukluğum ve en önemlisi kültürüm.
Ama zamanla şunu öğrendim: insan tek bir yere ait olmuyor. Birden fazla yerde yaşayabiliyorsun ama “ev” hissi her yerde oluşmuyor. Kıbrıs hâlâ kök, ama artık tek adres değil.
Bazı yerleri geride bırakmazsın, sadece farklı yerlerde taşımaya devam edersin.

Kıbrıs’tan giderken yanında götürdüğün adayı hatırlatacak bir nesne var mı?
Oradan gelirken yanımda getirdiğim ve hâlâ buzluğumun üzerinde duran bir aile fotoğrafı var. Fotoğrafta beş kişiyiz; ben 4 ya da 5 yaşındayım. O an, bugün nereden geldiğimi hatırlatan en net şey.
Ve ikincisi de somut bir eşya değil. Daha çok bir algı. Açık alan ihtiyacı, ışıkla kurduğum ilişki, denize olan mesafe… Bunlar bende kalıcı.
Tasarım yaparken bile fark etmeden o ferahlığı arıyorum. Yani ben adadan bir şey taşımıyorum—ada bende kalıyor.
Kıbrıs’ta sınırsız bütçen var ve kimse sana karışmıyor: bize bir “üçüncü mekân” tasarlar mısın?
Denizle kara arasında, ama ikisine de tam karışmayan bir yer tasarlarım. Gün içinde insanların gelip çalışabildiği, akşamları sosyalleşebildiği ama aynı zamanda yalnız kalabileceği bir alan.
Doğal malzemeler, gölge oyunları ve rüzgârı içeri alan açıklıklar… Aslında çok iddialı bir formdan ziyade, insanların tekrar tekrar gelmek isteyeceği bir atmosfer yaratmaya odaklanırdım.
Hem Kıbrıs’ta hem Avrupa’da çalışmak sana ne kattı, aradaki farklar neler?
Avrupa bana sistem kurmayı öğretti, Kıbrıs ise sistem olmadığında da ilerlemeyi. Ama açık konuşmak gerekirse: Prag’da mimarlık yapmak, Kıbrıs’a göre çok daha ağır bir yapı. Detay seviyesi, sorumluluk ve beklenti yüksek. Herşey aşırı detaylı en ince ayrıntısına kadar düşünüp bunun kağıda dökülmesi gerekiyor .
Ben bunu yaklaşık beş yıl gibi kısa bir sürede çözdüm. Ama “öğrendim bitti” gibi bir noktada değilim. Hâlâ öğreniyorum, hâlâ geliştiriyorum. Dilini de öğrendim, çünkü burada sadece projeyi değil, kültürü de çözmek zorundasın.

Bugün geldiğim noktada şunu net söyleyebilirim: adaptasyon benim güçlü yanım. Nerede olursam olayım sistemi hızlıca okuyup içine girerim.
Tekrar tekrar gitmekten sıkılmadığın bir ülke var mı? Neden?
İtalya. Çünkü her gidişte aynı ülkeyi değil, farklı bir katmanını görüyorsun. Mimarlık orada sadece yapılmış değil, hâlâ yaşayan bir şey.
Sokakta yürürken bile tasarım sana kendini hatırlatıyor. Bu yüzden tekrar gitmek sıkmak yerine daha çok açıyor.

Şu an yaşadığın şehirden başka bir yere taşınsan, en çok neyi özlerdin?
Buradaki insanların rahatlığı, hatta bazen fazla rahat olmaları ve sen ne yaparsan yap ya da kim olursan ol bunun pek de kimsenin umurunda olmaması aslında bana alan açıyor. Bu durum beni daha çok kendim olabilmeye itiyor. Senin renklerinle ilgilenmiyorlar nasıl bir insan olduğun onlar için herşeyden önemli.
Bunun dışında düzeni özlerdim. İşlerin nasıl ilerleyeceğini bilmenin verdiği bir akış var burada. Kaotik olmayan bir sistem aslında yaratıcılığı daha net hale getiriyor. Onu kaybedince fark ediyorsun.




