Neler yaşandı, neler savunuldu?
Ta başından başlayalım, tekrardan…
Henüz ortada bir tartışma yokken, ben, sevgili Nazen Şansal’ın 12 Şubat, 2026 tarihli aşağıdaki sosyal medya paylaşımını okudum, haklı buldum ve altına beğendiğimi ifade ettim.
Fazla yorum yapmadan, Şansal’ın o paylaşımını buraya bırakıyorum:
“hay yaşa! bir boykot çağrısıdır da gidiyor. hiç mantıklı değil, vicdan rahatlatma gibi görünüyor bana. işçiler de üretime devam etmek, ürettiklerinin değerlenmesini istiyor zaten. bizler sadece tüketici miyiz ki dayanışmamız boykottan ibaret olsun. ayrıca oteller, casinolar, restorantlar, toptan alan büyük firmalar (ektam emekçilerinin yanında olan kişilerin ulaşamayacağı yerler) almaya devam edecek bu ürünleri. dayanışma göstermek istiyorsanız boykot değil kek, poğaça filan yapın, fabrika önüne gidin, her gün gidemezseniz haberleri, videoları paylaşın, sendikasızsanız bir sendikaya üye olun, emeğin haklarını koruyan başka örgütlenmelere üye olun vs vs… anayasada ve yasalarda kamulaştırma yetkisi vardır. fabrikanın kamulaştırılmasını savunun.” (Nazen Şansal 12 Şubat 17:24, Facebook. Ben bold yaptım. M.O.)
Şansal, bu sözleri, BASIN-SEN’in şu paylaşımının üstüne ekleyerek paylaşmıştı:
“ÜRETEN BİZİZ YÖNETEN DE BİZ OLACAĞIZ
İŞVEREN KAPATIYORSA KAMULAŞTIRILSIN” (Basın Sen 12 Şubat 2026 16:21, Facebook.Ben bold yaptım. M.O.)
Görüleceği gibi, gerek Şansal’ın, gerekse BASIN-SEN’in ortaya koyduklarına herhangi bir itiraz ortaya koymadan destek çıktım. Özellikle, BASIN-SEN’in “ÜRETEN BİZİZ YÖNETEN DE BİZ OLACAĞIZ” saptamasının, siyasal anlamda, her fırsatta, tam da öne çıkarılması gereken hedeflerin başında gelmesi gerekirtiğini düşündüm ve hala da öyle düşünmekteyim. BASIN-SEN’in bu tavrı, bu haliyle bir “niyet bildirimi”dir, detaylarına girilecek olursa, bu “niyet bildirimi” hangi yollara sapar, “biz” kim haline gelir, “yöneten” nasıl anlamlandırılır, bilemem…
Gene de, bir “niyet bildirimi” olarak dahi, desteklenmeyi hak eden bir duruş…
Aynı şekilde Şansal’ın şu duruşu da desteklenmeyi hak etmekteydi: “hay yaşa! bir boykot çağrısıdır da gidiyor. hiç mantıklı değil, vicdan rahatlatma gibi görünüyor bana. işçiler de üretime devam etmek, ürettiklerinin değerlenmesini istiyor zaten. bizler sadece tüketici miyiz ki dayanışmamız boykottan ibaret olsun.”
Burada, Şansal, “boykotu”n ilkesel olarak değil, “tek eylem türü” olarak sunulmasına karşı duruyor. En azından, ben öyle okudum ve destekledim…
Buraya kadar, herhangi bir sorun yok.
Devam edelim…
Daha sonra, yaklaşık 3 saat sonra, Celal Özkızan’ın altta linkini verdiğim yazısı (1) düştü sosyal medyaya. Arzu edenler, yazıyı tekrardan okuyabilir. Aslında, herkes tekrardan okumalıdır. Ben burda, sadece kısa alıntılar yaparak, Özkızan’ın soruna nasıl baktığını anlamaya ve sizin de anlayabilmenize yardımcı olmaya gayret edeceğim.
Özkızan’ın yazdıklarından okuyoruz:
“Bu boykot çağrısı iyi niyetle yapılmaktadır. Amaç, EKTAM patronlarına “ya çalışanlarının hakkını ver ve sendikasını tanı, ya da artık senin ürünlerini satın almayacağız” mesajı vermektir. Ancak iyi niyetle ortaya konan bu boykot çağrısının, amaçlanın hedefin aksine hizmet edeceğine ilişkin kaygılarım var.” (Ben bold yaptım. MO.)
Niye kaygı duyuyor Özkızan? Herhalde, o da, Şansal gibi, “bizler sadece tüketici miyiz ki dayanışmamız boykottan ibaret olsun.” diye düşünüyor sanıyorsunuz ilk anada. Ama Hayır! Özkızan’ın derdi bu değilmiş, kendi ağzından dinleyelim bakalım neymiş:
“Kıbrıs’ın kuzeyindeki işletmeler ciddi anlamda emek-yoğundur. Yani, EKTAM da dahil olmak üzere Kıbrıs’ın kuzeyindeki özel işletmeler, Kıbrıslı Türk halkının ve emekçilerinin alınteriyle, emeğiyle, aklıyla, enerjisiyle, mesaisiyle ayakta durmaktadır. Dahası, EKTAM da dahil olmak üzere Kıbrıs’ın kuzeyindeki özel işletmeler, ciddi devlet desteği, sübvansiyesi, vergi muafiyetleri, idari kolaylıkları ve finansal destekleriyle hayatlarını sürdürmektedirler. Uzun lafın kısası, Kıbrıs’ın kuzeyindeki işletmeler, Kıbrıslı Türk halkına aittir.”
İşte, onca tutarsız laftan sonra, Özkızan’ın vardığı sonuç bu: “Uzun lafın kısası, Kıbrıs’ın kuzeyindeki işletmeler, Kıbrıslı Türk halkına aittir.”
Ve devam ediyor Özkızan:
“İçinde yaşadığımız ekonomik sistemden ötürü, bu işletmelerin sahipliği günümüzde özel patronların kontrolü altındadır. Ancak bu durum, Kıbrıs’ın kuzeyindeki işletmelerin gerek emekçilerin alınteriyle, gerek kamunun sunduğu olanaklar, sağladığı ayrıcalıklar ve verdiği muafiyetler ile ayakta durduğu gerçeğini değiştirmemektedir. Uzun lafın kısası, EKTAM da dahil olmak üzere Kıbrıs’ın kuzeyindeki işletmeler, Kıbrıslı Türklerin öz kurumlarıdır.”
Anlamayanlar için bir kez daha tekrar ediyor Özkızan: “EKTAM da dahil olmak üzere Kıbrıs’ın kuzeyindeki işletmeler, Kıbrıslı Türklerin öz kurumlarıdır.”
“Öz kurum-öz yönetim…” Ve ister istemez aklımıza Tito geliyor… Hani, Bağlantısızlar Hareketi’nin öncülerinden, SSCB’ne karşı “öz yönetim” adıyla yeni bir “sosyalist” devlet şekli kurma iddiasıyla ünlü revizyonist Tito!
Buralara girersek, konu karışabilir, Özkızan’ın düşünce tarzını anlamakta zorlanabiliriz. O yüzden, Tito revizyonizmini bir kenara bırakıyorum.
Ama, Özkızan’ın “işletmeler” ve “kurumlar” mantığını, biraz ilerletecek olursak, devletin yapısına ulaşmazmıyız? Yani, “işletmeler” ve “kurumlar” için söylenenler, devlet için de geçerli olmaz mı?
“Uzun lafın kısası, Kıbrıs’ın kuzeyindeki işletmeler, Kıbrıslı Türk halkına aittir” doğruysa, Kıbrıs’ın kuzeyindeki devlet de, Kıbrıslı Türk halkına aittir sonucuna varmamız gerekmez mi?
Ya da, “EKTAM da dahil olmak üzere Kıbrıs’ın kuzeyindeki işletmeler, Kıbrıslı Türklerin öz kurumları…” oluyorsa, KKTC devleti de Kıbrıslı Türklerin öz devleti neden olmasın?
Burda durmuyor Özkızan’ın mantığı, bakın onu daha nerelere sürüklüyor:
“Hal böyle olduğu için, boykot çağrısı, aslında “bizim olana” zarar vermektedir. Bizim olanı batırma tehlikesi taşımaktadır. Hele hele EKTAM gibi yerli üretim yapan bir kurum söz konusunda olduğunda, zaten kısıtlı olan yerli ve öz üretim kapasitemizi tehlikeye atmaktadır.”
Bu mentaliteyi devam ettirin, şu sonuca varacaksınız; “Hal böyle olduğu için, boykot çağrısı, aslında “bizim olana” zarar vermektedir. Bizim olanı batırma tehlikesi taşımaktadır.” Hele hele KKTC gibi tanınmamış ve ambarolar altında bir devlet söz konusu olduğunda, zaten kısıtlı olan yerli ve öz üretim kapasitemizi tehlikeye atmaktadır.
Ve, sormak lazım, EKTAM bizimse, yani halkınsa ve boykot çağrısı, aslında “bizim olana” zarar vermekteyse, bizim olanı batırma telikesi taşımaktaysa, grev yapmak da aynı zararı vermiyor mu? Bizim olanı batırma telikesi taşımıyor mu? Özkızan’ın bu düşünce tarzıyla eninde sonunda varacağı nokta budur!
İşte bizim, KSP olarak karşı çıktığımız bu mantıktır!
Ama, Özkızan ve Ravancıoğlu bu yanlış görüşü tekrardan değerlendirip, doğru bir noktaya çekmek yerine, önce Özkızan’ın bu mantığını doğru bularak, savunmaya ve savunabilmek için bizim dediklerimizi çarpıtmaya ve KSP’yi “kamulaştırma” yerine “boykot”u desteklemekle ve EKTAM grevini savunmamakla, “boykot” yapıp Ektam’ı batırmaya, dolayısıyla diğer meşrubat tekellerini savunmakla ve daha birçok şeyle suçlamaya başladılar. KSP’ye karşı her türlü yalan ve iftirayı kullanmaktan kaçınmayan BY temsilcileri, bir tek şeye yanıt vermekten imtina etmişlerdir; KSP eleştirilerine yanıt vermeyi “unutmuşlardır”!
Kumdan kuleler yaratırsanız, tepesine de bir BY bayrağı dikerseniz, kum kule yıkıldığında altında kalırsınız…
Celal Özkızan ve genel olarak BY, eleştirilerimize doğru dürüst yanıt vermekten sürekli kaçmaktadır.
Bu yeni değildir!
Uzun bir süre “burjuva sistem içinde federasyon” eleştirilerimize elle tutulur hiçbir yanıt veremeyen BY, hep kaçamak cevaplar vererek karşı saldırı ile eleştirileri bastırmayı tercih etmiştir; “siz da KC’cisiniz!” BY’ye göre, ya mevcut sistem içinde federasyonu savunacaksınız, ya da mevcut burjuva Kıbrıs Cumhuriyeti’ni. Başka seçeneğiniz yoktur. BY, “ya o, ya bu!” demektedir. Üçüncü bir seçeneği düşünememekte, anti emperyalist bir Kıbrıs’ı akıllarına bile getirememekte, hatta, üçüncü bir seçeneği aramanın “boşa çaba” olduğunu söylemektedir.
BY, kadın sorununu sınıf mücadelesi ötesinde bir ataerki mücadelesi olarak görüp, sınıfların ortadan kaldırılmasıyla çözümlenemeyeceğini düşünüyor ve Engels’i bu anti marksist düşüncelerine ortak etmeye çalışıyor.
Tüm bunlara karşı, KSP tarafından kapsamlı bir yanıt ortaya konduğunda da sessizliğe bürünüyor…
“Kadın sorunu ancak komünizmle çözülebilir” diyorsunuz, sizi Engels’i anlamamakla, marksizmi dogma olarak görmekle suçlayarak tartışma üstünlüğü sağlama gayreti içine giriyorlar…
Şimdi da, “Celal olanla olması gerekeni karıştırıyor” diyoruz, cevap, “ksp tüketicilerin partisidir” ve bir sürü hakaret, iftira vs…
Yanıt yok, kanıt yok ama iddia çok!
Biz iddialarımızda ciddiyiz, BY küçük üreticilerin temsilcisi bir partidir! Kanıt; ortaya koydukları siyaset, hedef ve amaçlarında bol bol mevcuttur. BY, burjuva düzenden kopmak istemiyor. Daha doğrusu bunun mümkün olduğuna inanmıyor. Mesela, Kıbrıs sorununa çözüm olarak burjuva düzen içinde bir federasyonu görüyor. Görmekle kalmayıp pratikte de destekliyor. Ta 2015 yılındaki ve 2020 yılındaki seçimlerde Akıncı’ya verdikleri desteğin gerekçesi Akıncı’nın “federasyoncu” oluşuydu. 2025 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde takındıkları “Erhürman’ın ensesinde olacağız” politikasının arkasında, Erhürman’ın “muğlak” federasyon savunusu vardı. Tüm bunlar, BY’nin burjuva çerçevede federasyon istencinden kopamadığını, işçi sınıfı ve emekçilerin yararına bir çözüm şekli oluşturma ve bu uğurda mücadele etme niyetinde olmadığını kanıtlamaktadır. Hatta, BY, mevcut koşullarda federasyon dışında başka çözüm aranmasını da boşa çaba olarak değerlendirdiğini net olarak ifade etmektedir. BY, burjuva düzen içinde ekonomik iyileştirmelerin (tekelcilik yerine serbest rekabetin, ultra zenginleri ekstradan vergilendirerek düzeni sürdürmenin), Anti Emperyalist Birleşik Cephe İktidarı için mücadele etmek yerine, burjuva temellerde federasyonu savunarak, yani burjuva düzenin devamından yana bir partidir.
Tüm bu iddialarımız üzerine, “olur mu canım, sınıf mücadelesinden bahseden bir partidir BY!” denecektir. Doğrudur, BY “sınıf mücadelesinden” bahseden bir partidir. Ama, hangi sınıf mücadelesinden?
Bakın, bu konuda Lenin ne diyor;
“Marks’ın öğretisinin özü, sınıflar savaşımıdır. Durmadan söylenen ve durmadan yazılan şey, budur. Ama, bu doğru değildir. Ve, marksizmin oportünist çarpıtmaları, onu burjuvazi için kabul edilebilir bir duruma getirmeye yönelen çarpıtmalar, kolayca bu yanlışlıktan kaynaklanırlar. Çünkü sınıflar savaşımı öğretisi Marks tarafından değil, ama Marks’tan önce burjuvazi tarafından ortaya konmuştur; ve bu öğreti, genel olarak, burjuvazi için kabul edilebilir bir öğretidir. Yalnızca sınıflar savaşımını kabul eden biri, bundan ötürü bir marksist değildir; henüz burjuva düşüncesinin, burjuva politikasının çerçevesinden çıkmamış biri olabilir. Marksizmi sınıflar savaşımı öğretisine indirgemek, onun kolunu kanadını kırpmak, bozmak, onu burjuvazi için kabul edilebilir bir şeye indirgemek demektir. Sınıflar savaşımının kabulünü, proletarya diktatoryasının kabulüne dek genişleten kişi bir marksisttir ancak. Marksisti bayağı küçük (ve büyük) burjuvadan temelden ayırdeden şey, işte budur. Marksizmin gerçekten anlaşılıp kabul edildiğini, işte bu temel teori ile değerlendirmek ve belirlemek gerekir.” (2)
Lenin’in bu şahane saptaması üzerine, BY’li dostlarımızın ne deyceklerini gerçekten merak ediyorum.
Ama, gelin Celal Özkızan’ın sözkonusu paylaşımı sonrasında, KSP’nin Özkızan’ın bu düşüncelerini eleştiren yazısına bir bakalım.
Yazının bütünlüğünün bozulmaması ve doğru kavranması için olduğu gibi buraya yapıştırıyorum.
“KSP Güncel 13 Şubat
EKTAM, BOYKOT ve MÜCADELE ANLAYIŞI
Bağımsızlık Yolu ileri gelenlerden Celal Özkızan facebook’ta EKTAM ve BOYKOT adlı bir yazı kaleme aldı.(*)
Bu yazının şifrelerini çözme de bize kaldı.
Celal Özkızan, “Bu işletmeler Kıbrıslı Türk halkının emeği ve vergileriyle ayakta duruyor, o halde halkındır.” diyor.
Burada iki nokta öne çıkar. Olan ve olması gereken. Olan, EKTAM LTD’nin, özel mülkiyet olduğudur. Patron isterse kapatır, isterse satar, işçiyi işten atar, sendikayı tanımaz. Devlet de bunu yasal güvence altına alır. Olması gereken, emeğin ürettiği değerin, onu üretenlere ait olması gerektiğidir.
Bilimsel sosyalizm, olanı analiz eder ve onun nasıl dönüştürüleceğini gösterir. Celal Özkızan ise olanı yok sayıp doğrudan “olması gereken”e atlıyor. Buna hüsnükuruntu derler. “Madem emek verdi, hakkıdır” demek yetmez. Sorun, bu hakkın nasıl alınacağı sorunudur.
Celal Özkızan, “EKTAM bizim öz kurumumuz, ona zarar vermek kendimize zarar.” diyor.
Bu argümanın adı yerli sermaye milliyetçiliğidir. Bunun tarihte çok örnekleri vardır.
Örneğin, Türk burjuvazisi, emperyalist burjuvaziden daha merhametli değildi. Türkiye’deki genç Cumhuriyet’te “yerli malı” kampanyaları, işçi hakları için değil, Türk burjuvazisi yaratıp güçleindirmek içindi. 1958’lerde Kıbrıs’ta “Türk’ten Türk’e” sloganı bunun için yapılmamış mıydı?
Bilimsel sosyalizm açısından sermayenin milleti yoktur. Sömürü, sömürüdür. İster Kıbrıslı Rum patron sömürsün, ister Türk patron sömürsün, ister Kıbrıslı Türk patron. Hatta bu sonuncusu daha sinsidir. Çünkü “bizden” diyerek işçilerin mücadelesinin sonuca ulaşmasını engeller.
Celal Özkızan’ın bu yaklaşımı, proleter enternasyonalizmine değil, burjuva milliyetçiliğine hizmet eder.
Devam edelim…
Celal Özkızan EKTAM’ın kamulaştırılmasını savunuyor.
O zaman sormazlar mı adama: Bu devlet kimin? Bu devlet kime karşı kamulaştırma yapacak? Ve bu kamulaştırmayı kim talep edip yapacak ve kimin parası ile yapacak?
Kuzey Kıbrıs’taki yönetim aygıtı, Türkiye Cumhuriyeti devletinin bir uzantısıdır. Yani sömürge yönetimidir. Bu yönetim bir patronu cezalandırabilir mi? Evet, ama sistemin işleyişini bozmadığı sürece. Eğer bir işletme kapandığı takdirde sömürge yönetiminin düzenini bozacaksa devlet onu kamulaştırır. Aksi halde devlet kamu işletmelerini elden çıkarmak için işletmeleri batırarak her türlü yöntemle özelleştir. Bu durmda böyle bir sömürge yönetiminden bunu istemek abesle iştigaldir.
Celal Özkızan boykot eleştirisini yaparken en vahim hatayı yapıyor. Celal Özkızan diyor ki: “Boykot bizim kurumumuza zarar verir.” Gerçekten mi?
Boykot, ekonomik bir silah değil, siyasi bir araçtır. Sorun EKTAM’ın üç-beş günlük cirosu değil, Kıbrıs kamuoyunda sendikalaşma hakkının gasp edilemeyeceği bilincini yaymaktır. İşçi sınıfının kendi gücünü görmesidir. Bir işçi “ben bu ürünü almıyorum” dediğinde, patron karşısında birey değil, sınıf olarak var olur. Dayanışmanın elle tutulur halidir bu… Grevdeki işçi, yalnız olmadığını görür. Tüketici, “ben de bu mücadelenin parçasıyım” der.
Tamam…
Sadece boykot işçilerin sınıf dayanışması için yetmez. Şehir şehir, köy köy, dolaşıp EKTAM işçilerinin haklı kavgasını anlatım işçi, yoksul köylü, memur tüm kesimleri bu mücadeleye çekmek gerekir. Özellikle de özel sektörde sendikasız çalıştırılmanın yasaklanması kavgasının kazanılması için bu yapılmalıdır. Şimdi tam zamanıdır. Boykot işte böylesi bir çalışmanın parçası olduğunda çok daha etkili olur.
Bilimsel sosyalizm bize işçi sınıfının her türlü eylemini siyasallaştırmak gerektiğini öğretir. Bu komünist örgütlenmenin abc’sidir.. Boykot da budur. Boykotu reddetmek, işçi sınıfının bugünkü mücadele araçlarından birisini elinden almaktır. Üstelik bunu da “daha iyi bir çözümüm var. Kamulaştırma!” diyerek yapmak. Ama bu çözüm ne bugün, ne yarın gelecek. Çünkü kamulaştırma, işçi sınıfının anladığı kamulaştırma, bir iktidar sorunudur. Celal Özkızan bunu göremedi.
Celal Özkızan bu yaklaşımı ile, somut olanı değil soyut olanı savunuyor. Bu da siyaset değil, siyasetten kaçıştır.
KSP, Özkızan’ın, “Bu işletmeler Kıbrıslı Türk halkının emeği ve vergileriyle ayakta duruyor, o halde halkındır.” sözüyle, olan ile olması gerekeni birbirine karıştırdığını iddia ederek, “Olan, EKTAM LTD’nin, özel mülkiyet olduğudur. Patron isterse kapatır, isterse satar, işçiyi işten atar, sendikayı tanımaz. Devlet de bunu yasal güvence altına alır.” diyerek KSP, var olanın “özel mülkiyet rejimi” olduğunu ve devletin de bu rejimin koruyucu ve kollayıcısı olduğu gerçeğine vurgu yapıyor.
“Olması gereken”in ise diyor KSP, “emeğin ürettiği değerin, onu üretenlere ait olması gerektiğidir.” diyor ve ekliyor; “Bilimsel sosyalizm, olanı analiz eder ve onun nasıl dönüştürüleceğini gösterir. Celal Özkızan ise olanı yok sayıp doğrudan “olması gereken”e atlıyor. Buna hüsnükuruntu derler. “Madem emek verdi, hakkıdır” demek yetmez. Sorun, bu hakkın nasıl alınacağı sorunudur.”
Ve, KSP’nin Celel Özkızan’a eleştirileri şöyle devam ediyor:
“Celal Özkızan, “EKTAM bizim öz kurumumuz, ona zarar vermek kendimize zarar.” diyor.
Bu argümanın adı yerli sermaye milliyetçiliğidir. Bunun tarihte çok örnekleri vardır.
Örneğin, Türk burjuvazisi, emperyalist burjuvaziden daha merhametli değildi. Türkiye’deki genç Cumhuriyet’te “yerli malı” kampanyaları, işçi hakları için değil, Türk burjuvazisi yaratıp güçlendirmek içindi. 1958’lerde Kıbrıs’ta “Türk’ten Türk’e” sloganı bunun için yapılmamış mıydı?”
Ve, KSP şu sonuca varıyor, Özkızan’ın bu düşüncesiyle ilgili; “Celal Özkızan’ın bu yaklaşımı, proleter enternasyonalizmine değil, burjuva milliyetçiliğine hizmet eder.”
KSP’nin, bu yazısından anlaşılması gereken son iki noktayı da şöyle özetleyebiliriz:
Birincisi, KSP, “boykot”un bir mücadele aracı olduğunu, yerinde ve zamanında kullanıldığı takdirde, ekonomik mücadelenin “siyasallaştırılmasına” hizmet edebileceğini, ama sadece boykot ederek mücadelenin kazanılamayacağına da vurgu yaparak, ilke olarak boykotun reddedilmemesi gerektiğini hatırlatmak istemiştir.
İkincisi ise, KSP, “kamulaştırma” fikrini reddetmemekte, ama kamulaştırmanın, işçi sınıfının iktidar mücadelesi ile birlikte ele alınması gerektiğine vurgu yaparak, böyle ele alınmadığı takdirde, bu düşüncenin “burjuva milliyetçiliğine yol açacağı” uyarısı yapmaktadır.
KSP’nin bu eleştiri ve uyarılarına BY’ci dostlarımız nasıl yanıt vermişlerdir, şimdi de ona bakalım.
KSP’nin bu yazısının altına önce Münür Rahvancıoğlu, KSP’yi kastederek, şunu yazmıştır:
“Kendini “tüketici” olarak tanımlayan bütün küçük burjuvalar “boykot” sloganında birleşti…”
KSP’nin, “sadece boykot ederek bu mücadele kazanılmaz. Boykot mücadele araçlarından biridir sadece” vurgusuna rağmen Rahvancıoğlu’nun bu yanıtını “aceleyle ve tartışma heyecanıyla yazılmış bir cümle” olarak değerlendirebilirdik. Nitekim, Osman Zorba yoldaşım da Rahvancıoğlu’na şu yanıtı vermekle yetinmiştir;
“Boykot bizim kurumumuza zarar verir.” açıklaması ile kıyasla bu boykotu… Kim kimi korumaya çalışıyor.”
Ama, işler bununla kalmamış, Özkızan’ın yanıtlarıyla işler daha da çirkinleşmeye başlamıştır.
Bakın ne diyor Özkızan “yanıt” olarak:
“Osman Zorba Elbette böyle bir şeye en ufak bir ihtimal dahi vermiyorum ama” diye başlayarak, ardından “acaba KSP yetkilileri ile Coca Cola firması ve meşrubat ithalatçıları arasında bir ilişki mi var ki Pepsi’nin ve diğer EKTAM meşrubatlarının boykot edilmesi konusunda bu kadar ısrarcılar? Piyasadaki şirketler arasındaki kapitalist rekabete niye bu kadar açık şekilde taraf oluyor KSP ”
Özkızan, bu çirkin ve iftiracı tutumunu devam ettiriyor:
“Coca Cola içeceklerini ithal eden şirketin çalışanları da sendikasız, EKTAM emekçileri de sendikasız ama KSP sadece EKTAM’ı boykot çağrısında bulunuyor, çok manidar.” dedikten sonra, burjuvaca “çamur at, izi kalsın” yöntemine başvuruyor: “Böyle bir seçeneği elbette düşünmek dahi istemiyorum ama KSP, Coca Cola’nın kktc piyasasında tam olarak tekelleşebilmesi için mi böyle bir adım atmış durumda ”
Bu, bir soru değil, çirkin bir iftiradır!
Daha da önemlisi, kendisine yöneltilen eleştirilere cevap vermekten kaçınmak için başvurulan aşağılık bir yöntemdir. Soru sorar gibi yapıp çirkin iddialarını masum gösterme çabasıdır!
Bu yaklaşım, KSP’nin siyasal eleştirileri karşısında Özkızan’ın KSP’yi “Coca Cola’nın kktc piyasasında tam olarak tekelleşebilmesi için böyle bir adım atmış durumda.” olmakla itham etmesinden başka bir anlam taşımamaktadır.
Osman Zorba, Özkızan’ın konuyu iftira atma ve çirkinleştirme çabalarına rağmen, olayı siyaset çerçevesinde tutmaya gayret göstererek şöyle bir yanıt veriyor:
“Celal Özkızan Ne alaka? Bu boykotun ne için yapıldığı açık. Grevseki (grevdeki olmalı. M.O.) işçilerle dayanışmayı daha fazla etkili kılmak. Ancak sadece boykot yetmez. Boykot bir ARAÇ. Pepsi de Coca Cola da diğer meşrubat firmaları da hepsi özel şirketlere ait. Hepsi finans oligarşisinin bir parçası. KSPyi Coca Cola’nın hisse sahibi olarak ima etmek bile çok yakışıksız oldu senin için… Siyasette hakaret vardır hakaret vardır.” diyerek Lenin’in şu cümlelerini hatırlatıyor: “Okuyucu, bu şu nedenle olabilirdi ve olmak zorundaydı: siyasette küfürlü dil, çoğu zaman bu dili kullananların ilkesizliğini, kısırlığını, acizliğini, öfkeli acizliğini örtbas etmek için bir perde görevi görür.”
(Lenin, “Hakaretin Siyasi Önemi”, Trudovaya Pravda No. 23, 24 Haziran 1914.)
Bu yanıtın altına, okuyucunun affına sığınarak, Celal Özkızan’ın yazdıklarını, olduğu gibi koyuyorum.
“Osman Zorba Osman Bey, enternasyonalizm ve milliyetçilik karşıtlığı konusunda kendisini hem teoride hem pratikte on yıllardır milyon kere ispatlamış bir partinin EKTAM’ı kamulaştırma çağrısını “burjuva milliyetçiliği” olarak okumak ne kadar yakışıksızsa ve hakaretse, KSP’yi “Pepsi boykot edilmelidir” dedi diye “Coca-Cola işbirlikçisi” olarak görmek da o kadar yakışıksızdır ve hakarettir. Uzun lafın kısası, meselenin ne kadar yakışıksız ve hakaretamiz noktalara gideceğine biz değil siz garar vereceksiniz, golay gelsin ”
“Son olarak, gerçekten üzülüyorum da sizler adına. Boykot tartışması anlamlı bir tartışmadır, ve bu tartışmanın yapılmasında hiçbir sakınca yoktur. İçinde bulunduğumuz bağlamda boykot mu daha etkili bir mücadele yöntemidir yoksa kamulaştırma çağrısı mı yoksa başka seçenekler mi diye tartışmak, solun, emek hareketinin zenginliğidir. Taktik, strateji ve söylem konusunda farklılıklarımıza dair anlamlı bir tartışma yürütmek bizi hem daha demokratik, hem daha donanımlı hem da daha meşru ve özgüvenli kılar. Bunların tümüne eyvallah.
Eğer “neden kamulaştırma değil de boykot daha uygun bir taktiktir/stratejidir” temalı bir paylaşım yapsaydınız, bu doğrultuda size keyifle ve saygıyla cevap verirdim. Birbirimizin düşüncelerini geliştirir, pekiştirirdik.
Ancak şuursuzca davranan liseli bir ergen misali, biriyle taktik, strateji ve söylem konusunda hemfikir olmadığınız anda “BURJUVADIR BUNLAR”, “MİLLİYETÇİDİR BUNLAR” gibi akla hayale gelmez çocukça ithamlarda bulunuyorsunuz. Sosyalist hareket içindeki, emek hareketi içindeki farklı öznelerin yapacağı demokratik ve zengin tartışmalara vesile olabilecekken, ergen gibi meseleyi hemen “biz sosyalistiz siz burjuvasınız”, “biz sosyalistiz siz milliyetçisiniz”, “biz olduk, siz olmadınız” türü tartışmalara çekiyorsunuz.
Gerçekten üzülüyorum. Goca goca adamlarsınız, ama sürekli küsen ve triplere giren alıngan ve depresif bir ergenle muhatap olduğumu hissediyorum sizinle gonuşurken. Lenin’nden Marx’tan alıntı yaparak bu ciddiyetsiz ve lakayt tavrınızın da üstünü örtebileceğini düşünmeniz daha da trajik. Yapmayın ne olur, biraz çekidüzen verin gendinize.”
Celal Özkızan yazar da Münür Rahvancıoğlu yazmaz mı? Bakın ne diyor Ravancıoğlu:
“KSP tüketimden gelen gücünü kullanıyor. Tüketicilerin örgütlü gücü KSP… Tüketiyoruz öyleyse varız… dünyanın tüm tüketicileri birleşin…”
KSP Genel Sekreteri verilmesi gereken yanıtı şu sözlerle verdi:
“Münür Ravancıoğlu bu da siyasi bir eleştiriye alakaya maydanoz bir cevap oldu! Söyleyecek sözünüz yoksa siyaset yapamazsınız!”
Gerçekten de, KSP’nin “boykot” ve “kamulaştırma” ile ilgili yaklaşımına ve BY’li dostlarımıza yönelttiği eleştirilere karşılık BY’nin verecek siyasal herhangi bir yanıtı yok. Bu yüzden hakaret ve iftiraya başvurmaları kaçınılmaz oluyor.
Ama, siyaseten tartışamama ve hakaret ve iftiraya başvurma da bir siyasettir. Ama, burjuva bir siyasettir.
BY, bizi kendi mecrasına çekmeye çalışmıştır. Yani, siyaset tartışmak yerine, hakaret ve iftira mecrasına… Biz bu oyuna gelmedik. Çünkü bizim derdimiz BY’yi karalamak değildir. Bizim derdimiz, BY’nin siyasal yanlışlarını eleştirmek ve onu doğru bir siyasal çizgiye, marksizm-leninizme kazanmaktır.
Üstte de değindiğim gibi, bu BY’li dostların ilk defası değil, geçmişte Özkızan ve diğer BY’ci dostlarla girdiğimiz bir dizi tartışmada hep karşımıza çıkan yöntem bu oldu; kadın sorunu bunlardan biridir, Kıbrıs sorununun çözümü konusu bunlardan diğeridir, anti emperyalizm ve enternasyonalizm konuları tartışılırken BY’nin siyasallıktan uzaklaşıp hakaret ve iftiraya başvurarak, bu sayede kendi siyasetsizliklerini gizlemeye çalışmışlardır.
Dolayısıyla ve yazıyı da daha fazla uzatmamak adına, Serbest Mikrofon adlı sosyal medya sayfasında sürdürülen bu “tatsız” tartışma, daha doğrusu atışma ile ilgili daha fazla ve uzun uzun alıntılar yapmamak adına, sayfanın linkini alta bırakıyorum. (3)
Arzu edenler bu linkten herkesin ne dediğine, nasıl dediğine bakabilir.
Ben burada, tartışmalarda öne çıkan ve önemli gördüğüm bazı siyasal hususlara, tekrardan dikkatinizi çekmek istiyorum.
Sonuç olarak…
1. Konu;
Konu, “boykot mu?” yoksa “kamulaştırma mı?” konusu değildir.
Maalesef, BY’li dostlarımız konuyu bu ikileme sokarak hata yapmaktadırlar (Tıpkı Kıbrıs sorununun çözümünde, “federasyon” mu, “Kıbrıs Cumuriyeti’ne dönüş” mü ikilemine soktukları gibi). Onlar, “boykot”un çözüm değil, mücadele şekillerinden biri olduğunu kavrayamıyorlar.
Aynı şekilde, “kamulaştırma”nın, devlet iktidarı için mücadele ile birlikte ele alınması gereken bir mücadele unsuru olduğunu da kavrayamıyorlar. “Kamulaştırmayı, devlet iktidarı için mücadele ile birlikte ele almak” ne demektir?
Bu, kendini sosyalist veya komünist olarak gören kişi veya örgüt tarafından, işçilere devlet iktidarı ile mülkiyet ilişkisinin ne kadar birbirine bağlı unsurlar olduğu bilincinin aktarılması, işçi sınıfının eğitiminde etkin bir şekilde kullanılması gereken bir konudur.
KSP, işçi sınıfı iktidarı olmadığı durumlarda “kamulaştırma” talep edilmemesi gerektiğini savunmuyor. KSP, “kamulaştırmayı” (kamu mülkiyetiymiş gibi isimlendirilse bile, gerçekte kamu mülkiyeti olmadığını, böylesi kurumların ve işletmelerin burjuva siyasilerin elindeki “çiftlikler” olduğunun gayet iyi farkında olsa bile) kişisel veya diğer özel mülkiyet şekillerine tercih eder. Çünkü ve özellikle Kıbrıs’ın kuzeyi gibi coğrafyalarda, kamu sektörü, özel sektöre kıyasla, çalışanlar açısından çok daha avantajlı durumdadır. Her şeyden önce, bu tür “kamu işletmeleri” şu veya bu şekilde siyasilerin devlet adına yönettiği ve kararların alındığı işyerleri olduklarından, işçilerle yöneticiler arasındaki ekonomik sorunların bile süratle “siyasallaşmasına” yol açar. Yani, en ufak bir ekonomik mücadelenin bile burjuva iktidarına karşı mücadeleye dönüşmesi ihtimali vardır. Aynı zamanda, çalışma hayatına dair bir dizi sorun da, (güvencesizlik, sendikasızlık, işten atılma vb.) özel sektöre nazaran daha az yaşanır. Sosyalistlerin “özelleştirme karşıtlığı” da esasta buna dayanır.
Tüm bu avantajlarına rağmen, sosyalistler veya komünistler burjuva bir sistemde “kamulaştırmanın” çözüm olmayacağı bilincini işçilere anlatmak zorundadırlar. Bu, reformizm ile devrimci mücadele arasındaki en kritik noktadır. Komünistler, “kamulaştırmanın” reform olarak savunulmasına ve bunun için mücadele edilmesine karşı değiller. Ama, işçilere böylesi reformlarla devrim, yani iktidarın işçiler tarafından alınması zorunluluğu, ile olan bağını anlatmadıkları sürece devrimci değil, olsa olsa iflah olmaz reformistler olabilirler.
2. Konu;
EKTAM Kıbrıs yerli mi?
Celal Özkızan’ın ve diğer BY’li dostlarımızın en vahim yanlışı EKTAM Kıbrıs’ı ve “Kıbrıs’ın kuzeyindeki işletmeler”i “Kıbrıslı Türk halkına ait”, “Kıbrıslı Türklerin öz kurumları” olarak görmesidir.
Böyle gördükten sonra, alttaki düşünce kaçınılmaz olmaktadır:
“Hal böyle olduğu için, boykot çağrısı, aslında “bizim olana” zarar vermektedir. Bizim olanı batırma tehlikesi taşımaktadır. Hele hele EKTAM gibi yerli üretim yapan bir kurum söz konusunda olduğunda, zaten kısıtlı olan yerli ve öz üretim kapasitemizi tehlikeye atmaktadır.”
Şimdi gelin, Özkızan’a ve BY’ye göre şu “Kıbrıslı Türk halkına ait”, “Kıbrıslı Türklerin öz kurumları”ndan biri olan EKTAM Kıbrıs LTD’in gerçekte kimin olduğuna daha yakından bakalım.
Üstünkörü bir araştırmadan bulduğumuz önemli noktalar şöyle:
“Ektam Kıbrıs şirketi 1981 yılında TC’den KKTC’ye yapılan ilk özel yatırım şirketi olma özelliğine sahiptir. Kuruluş yıllarında %75 ortaklığı Türkiye bazlı şirket olan Tamek Holding A.Ş. ye ait olan şirkette 2015 yılı itibarıyla bu ortaklık oranı %88 lik orana yükselmiştir, geri kalan %12 lik dilim ise KKTC bazlı şirket olan Erkman International LTD’.ye aittir.” (4)
Burdan da anlıyoruz ki; EKTAM Kıbrıs LTD’in toplam hisselerinin sadece “12’lik dilimi” “KKTC bazlı şirket olan Erkman International LTD’.ye aittir.”
Ya gerisi, %88’i kime aittir? “Türkiye bazlı şirket olan Tamek Holding A.Ş. ye ait”tir.
Kimdir bu TAMEK?
“Tamek, 1955 yılında kurulan ve Türk gıda sektöründe öncü olan bir marka olup, günümüzde OYAK (Ordu Yardımlaşma Kurumu) bünyesindedir. OYAK’ın bünyesine geçtikten sonra kurumsal yapısını yenileyen ve Ar-Ge çalışmalarına ağırlık veren şirket, meyve suyu, salça, konserve ve çeşitli gıda ürünleri üretimine devam etmektedir.” (5)
Peki, gerek Türkiye’de TAMEK’in, gerekse Kıbrıs’ın kuzeyinde %88 hissesi TAMEK’e ait olan EKTAM Kıbrıs’ın şişelediği Pepsi’nin gerçek sahibi kimdir?
“PepsiCo, New Yorkmerkezli bir Amerikan çok uluslu gıda ve içecek şirketi. Üretim, pazarlama ve dağıtım hizmetleri sunar. PepsiCo, 1965 yılında Pepsi ve Frito-Lay’in birleşmesi ile kurulmuştur.”
PepsiCo Türkiye’de
“Türkiye pazarına 1962 yılında dahil olan şirketin Adana, İzmir ve Çorlu’da fabrikaları ve 9 deposu vardır. Bu fabrikalarda Pepsi, Pepsi Light, Pepsi Max, Pepsi Twist, Fruko, Yedigün, 7 Up, Sting, Tropicana ve Lipton Ice Tea üretiliyor. 2002 yılının Mart ayında Pepsi Bottling Group (PBG)’un Türkiye’deki Pepsi şişeleme operasyonunu satın almasıyla Türkiye’deki Pepsi Cola International ofisini tek çatı altında birleştirmiş oldu. Ayrıca 2002 yılında Tamek Holding’in gazoz markası olan Fruko’nun 100 milyon dolar karşılığında PepsiCo’ya devredilmesi ile şirketin Türk içecek sektöründe pozisyonları güçlendi. Türkiye’deki Pepsi fabrikalarından başka Frito-Lay fabrikaları ve Doritos, Lay’s, Ruffles, Cheetos markaları da PepsiCo’ya aittir. PepsiCo Türkiye’de hem yiyecek, hem de içecek sektöründe en büyük şirketlerden biridir.” (6)
Bütün bu bilgilerden sonra, şu gerçek karşımıza çıkıyor:
EKTAM Kıbrıs aslında %88 hissesi Türkiye’deki Ordu Yardımlaşma Kurumu’na ait, Amerikan kökenli PepsiCo çok uluslu şirketi ile “franchize” yani “imtiyaz” anlaşması olan TAMEK’in, %12 hisseye sahip Şemsi Kazım Erkman’a ait Erkman International LTD ile ortaklaştığı bir şişeleme ve pazarlama şirketidir.
Franchize (imtiyaz) sistemi, genellikle bir firmanın kendi markasını para karşılığı kullandırması olarak bilinir. Ürün markasını kullandıran ana şirket, kontrata bağlı olarak imtiyazlı firmayı denetleme, elde edilen kârdan belirli bir pay alma gibi haklara sahip olur. Bu hak ve yetkiler “imtiyazı veren” ve “imtiyaz sahibi olan” şirket arasında yapılan bir kontrat ile belirlenir.
Biz, PepsiCo ile TAMEK arasında Türkiye’yi kapsayan böylesi bir kontratın olduğunu biliyoruz. Ama iş Kıbrıs’ın kuzeyine gelince (Ektam Kıbrıs ile) böylesi bir kontratın olup olmadığını bilmiyoruz. Varsa da bunun içeriğinin ne olduğunu bilmiyoruz. Kıbrıs’ın kuzeyinin özel konumundan ötürü bunun bir kısım “arka kapılar” yaratılmadan yapılamayacağını da biliyoruz. Mesela, KKTC TELSİM bunlardan biridir. Vodafon TELSİM’i satın alınca, KKTC TELSİM’i de almış olmasına rağmen, Vodafon adını kullanamayıp, bu işi “arka kapıdan” girerek halletmek durumunda kalmıştır. Yani, PepsiCo ile EKTAM Kıbrıs arasında bir “franchise” yani “imtiyaz” kontratı var mı, yoksa EKTAM Kıbrıs, Türkiye’deki TAMEK’in bir uzantısı gibi kabul edilip, ordaki “imtiyaz” kontratına tabi mi, bilmiyoruz.
Yani, “çorbadaki et”ten söz edeceksek, bunun aslında PepsiCo’ya, “suyundan” basedeceksek bunun da TAMEK’e, “suyunun suyundan” bahsedeceksek %88 hisseyle EKTAM Kıbrıs’ın esas saibi olan TAMEK’e ait olduğundan bahsetmek doğru olacaktır.
Bu durumda Şemsi Kazım’ın Erkman International LTD’ne ne kaldığını varın siz hesaplayın…
Şunu da vurgulamakta yarar var; “çorbanın suyu” tümüyle Erkman International LTD’e kalsa dahi, bu kuruluşu “Kıbrıslı Türk halkına ait”, “Kıbrıslı Türklerin öz kurumu” yapmaz. Olsa, olsa, uluslararası emperyalist sermayenin bir parçası yapar.
İşte BY’nin, esas kavrayamadığı, günümüz emperyalizminin bu yapısıdır. (7)
———————————————————————————–
(1) https://www.facebook.com/share/p/18GKmyTmda/
(2) Lenin, Devlet ve Devrim, s, 43-44.9
(3) https://www.facebook.com/photo/ fbid=122291867888019291&set=a.122110351154019291&__cft__[0]=AZbsOCuIysoKrN8iyFqguG1tlFggHsmmmR1qAQpemVq8IX3URkyyaqhg8N4yfNB6Fn_dy-FEMM3zgitjxMYeKfWrciwLERWvy1mcXjTCSI6gUGsoSro6g3iioa4yvtksHZ719Ad4qsufFb8j2J50MJgZtj0U8P5N7BOppeT26oE27GqkIzicWgPeBt9Z_eubhIcF80NPmtTemiANHBuy8VD3&__tn__=EH-R
(4) https://tr.wikipedia.org/wiki/Ektam_K%C4%B1br%C4%B1s
(5) https://tr.wikipedia.org/wiki/Tamek_Holding
(6)https://tr.wikipedia.org/wiki/PepsiCo#:~:text=PepsiCo%2C%20New%20York%20merkezli%20bir,Lay’in%20birle%C5%9Fmesi%20ile%20kurulmu%C5%9Ftur.
(7)Yazıyı daha fazla uzatmamak adına bu konuyu başka bir yazımızda ele alacağız. (https://haberkibris.com/pepsi-ve-sipahioglu-ailesine-95-milyon-dolarlik-dava-1402-2024-03-24)



