Özgürlük, birçoğumuz için mutlulukla özdeşleşmiş, aynı zamanda modern dünyanın en parlatılmış kavramlarından biridir. Siyasi sistemler, ekonomik düzenler, hatta kişisel yaşam biçimlerimiz kendilerini özgürlük üzerinden meşrulaştırıyor. Çoğu zaman özgürlüğü seçim yapabilmekle eşitliyoruz: Karar verebiliyorsak, özgürüz.
Ben de uzun süre böyle düşündüm. Hayatımda aldığım kararların arkasında durabildiğim ölçüde kendimi özgür saydım. Fakat zamanla şunu farkettim: Seçim yapmak ile o seçimin hangi koşullar içinde mümkün olduğunu görmek aynı şey değil. İşte o ayrım, özgürlük kavramını yeniden düşünmeme neden oldu.
Çünkü bugün özgürlük çoğu zaman hayat tarzları üzerinden konuşuluyor. Yalnız yaşamak ya da evlenmek. Çocuk sahibi olmak ya da olmamak. Göç etmek ya da kalmak. Bu tercihler bize ait gibi görünüyor. Ama gerçekten ne kadar bize aitler?
Bu noktada aklıma Spinoza’nın taş benzetmesi geliyor. Eğer havada ilerleyen bir taş bilinç sahibi olsaydı, kendi isteğiyle hareket ettiğini sanacaktı. Oysa onu fırlatan bir kuvvet vardır. İnsan da çoğu zaman arzularının farkındadır ama o arzuları şekillendiren nedenlerin farkında değildir. Bir şeyi istediğimde, o isteğin gerçekten bana mı ait olduğunu ne kadar biliyorum?
Tam burada “normal” devreye giriyor. Normal baskı gibi görünmez hatta güvenli görünür. Doğal görünür. Yasaklar tepki doğururken normlar uyum üretir. Ve zamanla içimize yerleşirler. Biz konuştuğumuzu sanırız oysa çoğu zaman konuşan normdur.
Yalnızlık kavramı buna iyi bir örnektir. Modern dünyada yalnızlık sık sık özgürlükle eşleştirilir: Kendi alanın, kendi düzenin, kimseye hesap vermeme hakkın. Ama yalnızlığın hangi yaşta “güç”, hangi yaşta “eksiklik” sayıldığı tesadüf mü? Bir dönem sorun olarak görülen bir hayat biçimi, başka bir dönemde modernlik göstergesine dönüşebiliyor. Demek ki yalnızlık da doğal değil; belirli bir çerçeve içinde anlam kazanıyor.
Benzer bir durum cinsel yönelim ve kimlik alanında da görülüyor. Eğer bir yönelim “anlaşılır”, “temsil edilebilir” ve “tüketilebilir” hale geldiğinde sistem tarafından benimseniyorsa, burada özgürlük ile norm arasındaki ilişkiyi yeniden düşünmek gerekmiyor mu? Kabul görmek, bazen yeni bir çerçevenin içine yerleşmek anlamına gelebilir. Judith Butler’ın performatiflik kavramı, kimliğin sabit bir özden ziyade tekrar eden pratikler yoluyla üretildiğini öne sürer. Bu bağlamda cinsel kimlik ve yönelimin görünürlük kazanması oldukça önemli bir politik kazanımdır; ancak aynı zamanda bunun belirli temsil biçimleri içinde kabul görmesi, normatif sınırların tamamen ortadan kalktığı anlamına gelmez. Özgürleşme çoğu zaman dışlanmanın azalmasıdır; fakat normların dönüşerek varlığını sürdürmesi de mümkündür. Burdan yola çıkarak sorgulamakta fayda var. Görünür olmak özgür olmak mıdır? Eğer özgürlük belirli temsil biçimleri içinde kabul görüyorsa, belirli estetik ve söylem kalıplarına uyduğunda meşruiyet kazanıyorsa, bu genişleme midir yoksa yeniden çerçevelenme mi? Çünkü sistem bazen dışladığını içeri alır. Ama içeri alırken sınırları kendisi çizer. Evlilik ve çocuk sahibi olmak meselesi de bu salınımın içinde. Bir dönem evlenmemek norm dışıyken, bugün bazı çevrelerde evlenmek sorgulanıyor. Çocuk sahibi olmak bir zamanlar “hayatın doğal akışı” sayılırken, şimdi bilinçli bir tercih mi diye sorgulanabiliyor. Söylemler değişiyor belki ama özgürlük hâlâ özel alan tercihleri üzerinden tanımlanıyor.
Oysa özgürlük yalnızca nasıl yaşadığımızla ilgili değildir. Özgürlük bir yaşam statüsü değil, ancak bir bilinç meselesi olabilir. Hannah Arendt, özgürlüğü bir yaşam statüsü değil, kamusal alanda eylem kapasitesi olarak tanımlar. Bu açıdan bakıldığında özgürlük, bir statü değil eylemdir. Kapitalizm ise özgürlüğü “Sen her şeyi hakedersin!” “Hayat senin!” “Seçimini yap!” gibi söylemler aracılığıyla daha da çok bireyselleşme olarak konumlar ve özgürleşmeyi sürekli bir öz-gerçekleştirme projesine dönüştürür. Böylece özgürlük, dışsal baskıdan kurtuluş ya da ezilenlerle dayanışma motivasyonuna değil; sürekli bir tetikte olma, bitmeyen bir kendini aşma projesine dönüşebilir
Seçeneklerin artması özgürlük anlamına gelmeyebilir. Çünkü seçeneklerin üretildiği alanı çoğu zaman biz belirlemiyoruz. Alan geniş görünse de çerçeve sabit kalabilir. Belki de asıl mesele şu: Özgürlük bağımsızlık değil, nedenlerin bilgisi. Kendi seçimlerimizi biçimlendiren kuvvetleri görebildiğimiz ölçüde özgürleşiyoruz. Aksi halde yalnızca bize sunulmuş seçenekler arasında dolaşıyoruz. Bu yüzden tehlike yasaklar değil; sorgulanmayan normlardır. Yasak direnç üretir, norm ise rahatlık. Ve belki de özgür olduğumuzu en çok hissettiğimiz anlar, değişen normlarla en uyumlu olduğumuz anlardır.
Özgürlüğün bir bilinç biçimi olarak, konforla değil rahatsızlıkla başlaması gerektiğini düşünüyorum. Kendi seçimlerimizin arkasındaki kuvvetlere bakabildiğimiz yerde. Belki de özgürlük ‘efsanesini’ ayakta tutan şey baskı değil; normu doğal sanan bilincimiz ve sorgulamaktan vazgeçişimizdir.
Kaynakça
Arendt, Hannah (2018). İnsanlık Durumu. Çev. Bahadır Sina Şener. İstanbul: İletişim Yayınları.
Butler, Judith (2014). Cinsiyet Belası. Çev. Başak Ertür. İstanbul: Metis Yayınları.
Spinoza, Baruch (2011). Etika. Çev. Hilmi Ziya Ülken. Ankara: Dost Kitabevi.



