Edward Hopper’ın resimlerinde insanlar genellikle yalnızdır.
Ama bu yalnızlık dramatik değildir. Kimse ağlamaz, kimse kaçmaz.
Bir kadın pencerenin önünde oturur. Güneş vardır. Oda aydınlıktır.
Her şey “olması gerektiği” gibidir.
Eksik olan tek şey, tam olarak neyin eksik olduğudur.
Bu resimlere bakarken insan şunu fark eder:
Yalnızlık her zaman yokluk değildir.
Bazen bir şey vardır ama yetmez.
Hopper’ın Morning Sun’ındaki kadın, bir ilişkide “idare eden” taraf gibidir.
Şiddet yoktur. Kötülük yoktur.
Ama temas da yoktur.
Yan yana gelinmiştir, karşı karşıya gelinmemiştir.
Birlikte olmak, aynı odada bulunmakla karıştırılmıştır.
Güneş kadının yüzüne vurur.
Dışarıda bir dünya vardır.
Ama o, pencerenin önünde oturur.
Ne dışarı çıkar ne de içeriye biri gelir.
Bu bir bekleme hali değildir; bu, alışma halidir.
İnsan bazen tam da burada yanılır.
“Bu kadarı da fena değil” der.
“En azından ortada bir şey var.”
Oysa Hopper şunu fısıldar:
Bazı şeyler vardır ama seni büyütmez.
Sadece yer kaplar.
Bu resimdeki kadının ihtiyacı daha fazla güneş değildir.
Daha fazla konuşmak da değildir.
İhtiyacı olan şey, birinin o odaya girip
“Burada mısın?” diye sormasıdır.
İlişkilerde en incitici şey, terk edilmek değildir.
Görünmez olmaktır.
Birinin hayatında sadece boşlukları dolduran bir figür haline gelmektir.
Hopper’ın dünyasında kimse bağırmaz.
Ama herkes bir şeyden eksilir.
Belki de bu yüzden bu resimler bu kadar tanıdık gelir.
Çünkü pek çoğumuz, bir noktada,
pencereden ışığa bakıp
“Ben burada ne yapıyorum?” diye sormuşuzdur.
Ve belki de asıl soru şudur:
Bir odada tek başına olmak mı daha yalnızdır,
yoksa biriyle birlikteyken görülmemek mi?
- Edward Hopper’ın Morning Sun tablosundan hareketle.
- Edward Hopper, Morning Sun, 1952. Tuval üzerine yağlıboya, Columbus Museum of Art (Ohio, ABD)


