Bu yazıyı yazma ihtiyacım, bir süredir rahatsız olduğum bir çok konuya dair sessizleşmem, hareketsizleşmem ve bunun bireysel bir ruh hâli olmaktan çıkıp kolektif bir ruh hâline dönüşmesinden duyduğum rahatsızlıktan doğdu. Sustuklarımın geçici bir yorgunluk olmadığını fark ettim. Gün geçtikçe etrafımızda toplumsal meselelerle ilgili daha az konuşan, daha az kafa yoran; bunu yerine kendi bireysel süreçlerine çekilen insanların sayısı artıyor. Umutsuzluk ve yorgunluk, bir hayalet gibi içimizden geçerek etrafımızda dolaşmaya devam ediyor. Sanki bulaşıcı bir hastalık gibi söz almanın değil; seyredip geri çekilmenin güvenli sayıldığı, itirazın değil uyumun değer gördüğü bir hâl yayılıyor. Bu suskunluğun içinde yer alma ihtimali, bende eklemlenme korkusu yarattı. Öğrenilmiş çaresizliklerimi yastık yapıp uykuya dalmayı tercih etmedim. Benim için asıl rahatsız edici olan ise bu suskunluğun artık yaygın bir şekilde makul görülmeye başlaması. Çünkü bu ‘makul’ sessizlik; uyum sağlamanın, alışmanın ve vazgeçmenin daha az görünür bir biçimine dönüşerek hayatlarımızın her alanına sirayet ediyor. Ortak olan dertlerimiz giderek bireysel yükler haline getiriliyor.
Sessizlik ve iktidar ilişkisi hakkında düşünürken şunu fark ettim: Sessizliğimiz çoğu zaman söyleyemediklerimiz değil, kendimize bile itiraf etmeye çekindiğimiz kabullenişlerimizden oluşuyor. İçimize kapanışlarımız, politik alanların daraltılmasının en etkili yollarından biri haline geliyor. Üstelik bu daraltma çoğu zaman nasıl yönlendirildiğini fark etmeden gerçekleşiyor.
Sessizlik her zaman masum değildir. Çünkü gürültüsüz iktidar tam da bu sessizliğin içinden konuşur. Bugünün yaygın iktidar anlayışlarına baktığımızda, doğrudan yasaklayıcı hamlelerden çok belirsiz konuşmalar, yuvarlak cümleler ve her şeyi, herkesi kapsıyormuş izlenimi veren bir dilin hakim olduğunu görürürüz. Siyaset dili bu nedenle çoğu zaman açıklamak için değil, çoğunlukla sorumluluğu dağıtmak için işler. Her şey söylenir; ama hiçbir şey netleşmez. Konuşma çoğaldıkça aslında anlam geri çekilir. Günümüzde sessizlik, daha çok sözün sınırlarının saydam tellerle çizilmesiyle kurulur. Bu işleyişi en açık hâliyle tarif eden cümle şudur: “İktidar yalnızca neyin söylendiğiyle değil, hangi şeylerin söylenemez hâle getirildiğiyle de işler.” (Foucault, 1980)
Böylece ne söylenebileceği kadar, neyin söylenemeyeceği de görünmez biçimde belirlenmeye başlar. Söylenmeyenler, söylenenlerden daha güçlü bir düzen kurar. Sessizlik yalnızca edilgen bir boşluk değil; seçici ve yönlendirici bir mekanizma hâline gelir. Belirsiz dil yalnızca kafa karışıklığı yaratmaz, aynı zamanda sorumluluğu da görünmez kılar. Çünkü netlik, hesap verilebilirlik getirir. Oysa muğlaklık alan açar. Yönetilenler pasif birer dinleyiciye dönüşür. Konuşmayan bir toplum, taleplerini dile getirmeyen bir topluma dönüşür. Talep etmeyenler hesap sormaz ve yönetilmeye çok daha açıktır. Bu nedenle sessizlik, iktidarın sürdürülebilirliği için oldukça elverişli bir zemindir.
Burada kastettiğim sessizlik, muhalefetin tamamen yokluğu değildir; ertelenmesi, dağılması ve dar alanlara sıkıştırılmasıdır. Zamanla kamusal meselelerin kişisel süreçlere indirgenmesi, politik olanın görünmez olmasına neden olur.
Bu sessizlik mekanizması erken yaşlarda öğrenilir. Okullarda genellikle sessiz ve sorun çıkarmayan bir çocuk; uyumlu, dengeli ve olgun sayılır. Soru soran, sorgulayan ya da akışı bozan ise sorunlu olarak işaretlenir. Sessizlik sanki bir karakter özelliği gibi sunulur; oysa gerçekte erken yaşta içselleştirilen bir uyum pratiğidir. Susan ödüllendirilir, konuşan bedel öder. Böylece konuşmamak, risk almamak ve görünmez kalmak “doğal” bir tercih gibi benimsenir. Gürültüsüz iktidar, açık bir zorlamaya gerek kalmadan işler.
Yetişkinlikte bu öğrenilmiş suskunluk farklı bir adla geri döner: olgunluk. Politik olarak yazan, düşünen ya da söz alan insanların zamanla geri çekilmesi çoğu zaman bir kayıp olarak değil, sanki doğal bir ilerleme gibi yorumlanır. Daha az konuşmak daha bilgece, daha az itiraz etmek daha dengeli sayılır. Oysa bu geri çekilme çoğu zaman derinleşmeden değil; bedel ödemekten ve umutlanmaktan yorulmaktan beslenir. Bu durumu çağdaş iktidar biçimleriyle ilişkilendiren tespit nettir: “Günümüz iktidarı baskı yoluyla değil, bireyin kendini tüketmesi yoluyla işler.” (Han, 2015)
Sessizlik bu noktada bir erdem değil, tükenmişliğin kabul edilebilir biçimi hâline gelir. Uyum parlatılır ve bu parlatma, sessizliğin kime hizmet ettiğini görünmez kılar. Sessizlik burda bir çekilme değil, yönlendirilmiş bir dağıtmadır. İtiraz eden, ses çıkaran öznenin yerini; uyumlu, bireysel sınırlarına çekilmiş ve beklentilerini minimize etmiş bir özne alır. Sessiz kalan herkes aynı bedeli ödemez; ama konuşanların çoğu bir bedel öder. Bu nedenle susmak tarafsız bir pozisyon değildir. Konuşmamak da bir eylemdir ve çoğu zaman mevcut düzenin lehine çalışır.
Gürültüsüz iktidar burada işler. Bağırmadan, cezalandırmadan, açık baskı kurmadan. Sessizliği ödüllendirerek, konuşmayı yorucu hâle getirerek, itirazı yalnızlaştırarak. Yasaklamaktan çok yönlendirir; susturmaktan çok geri çekilmeyi teşvik eder. Böylece iktidar, konuşmadan da sürdürülebilir hâle gelir.
Belki de mesele konuşmak ya da susmak değildir. Asıl mesele, sustuğumuzda neyi normalleştirdiğimizi ve neyi tercih ettiğimizi fark edebilmektir. Çünkü sessizleşen bir toplum, siyasetin dışına çıkmaz; siyasetin daha dar bir alanda, daha az kişi tarafından yapılmasına izin verir. Ve tam bu nedenle sessizlik, bireysel bir geri çekilme değil; düzenin kendini yeniden üretme biçimidir. Kabulleniş, sessizce ilerler ve tekrarlandıkça da görünmez olur. Bu görünmezliği tarif eden cümle, yazının başından beri dolaştığımız yeri tam olarak işaret eder: Sessizlik bazen susturulmanın değil, çoktan kabullenilmiş bir düzenin sesidir.



