AktüelAnalizEkonomi PolitikGazeddablogHalil KarapaşaoğluManşetPolitikaYorumYabani Yalnızlık – Halil Karapaşaoğlu

Babam, tarla sürürken yakaladığı iki tane kekliği eve getirmişti. Tel kafeslerin içine koymuştu onları.  Bir hafta boyunca kafesin önünde onları izlemiştim. Başlarını kafesin tellerine vurarak, o kafesi parçalamaya çalışarak, kafalarından kanlar akarak her ikisi de ölmüştü. Taşrada farklı oluyor hayatlar. Acımasız, vicdansız, soğuk bir hakikattir taşra. O iki kekliğin yıllar sonra ruhumda yaşadığını ve yine ruhumda öldürüldüğünü hissediyorum. Soğuk bir hakikat dolanıyor bedenime.  Benim için, özgürlük arzusu, var olma direnci vicdani ret meselesi. Hastalanmış bir...
Halil Karapaşaoğlu Halil KarapaşaoğluAralık 17, 2018
Nadir Görülen Hastalıklar Ağı
LGBT kitapcık

Babam, tarla sürürken yakaladığı iki tane kekliği eve getirmişti. Tel kafeslerin içine koymuştu onları.  Bir hafta boyunca kafesin önünde onları izlemiştim. Başlarını kafesin tellerine vurarak, o kafesi parçalamaya çalışarak, kafalarından kanlar akarak her ikisi de ölmüştü. Taşrada farklı oluyor hayatlar. Acımasız, vicdansız, soğuk bir hakikattir taşra. O iki kekliğin yıllar sonra ruhumda yaşadığını ve yine ruhumda öldürüldüğünü hissediyorum. Soğuk bir hakikat dolanıyor bedenime. 

Benim için, özgürlük arzusu, var olma direnci vicdani ret meselesi. Hastalanmış bir köpeğimiz vardı. Babam defalarca veterinere götürmesine rağmen iyileştirememişti onu. Uyutmaya karar verdi. Veteriner eve geldi. Dokuz tane iğne salmasına rağmen hâlâ ölmüyordu. Kasları geriliyor, acı çekiyor, ağzından köpükler geliyor ama ölmüyordu. Köpeğin etrafında toplananlar paniğe kapılmıştı. Veteriner bocalamaya başlamıştı. Her iğnede dozajı arttırmasına rağmen, köpek ölmemek için direniyordu. Spinoza’yı okuyordum o dönem. Var olma direncini o köpeğin gözlerine bakarak öğrendim. Babama da “var olmak için direniyor” dedim. İçinde yaşadığımız bu inanılmaz hayat, yaşayanların tek hakikatidir. Bu hakikatten kopmamak için direnmekten başka bir şey kalmıyordu geriye. 

Bundan tam altı yıl önce bir ocak ayında, Boğaz’da Güvenlik Kuvvetleri’nde mahkemeye çıkartıldım. Komutan küçük bir dostumu dövmüş, dayanamayıp yazı yazmıştım gazeteye. Boğazın girişinden mahkeme salonuna polisler ve askerlerle birlikte uzun bir yol yürümüştüm. Yazı yazdığım için yargılanıyordum. Devlet ve ben… Devlet ve benim yabani yalnızlığım o soğuk hakikat içinde o yolda yürüyordu. Böyle zamanlarda ölüm geliyor aklıma. Kekliklerin kanatları, kanlı kafaları ve yabani yalnızlıkları…

Özgürlük arzusunun ve var olma direncinin yabani yalnızlıklardan geldiğini hayvanlardan öğrendim. Uygarlık ve medeniyet denilen mevzu insanı evcilleştiriyor, devlet, yabani yalnızlıkları zapt altında tutmaya çalışarak, gerektiğinde kafeslere atarak, kafesler yetmiyorsa da onları öldürerek yok etmeye çalışıyor. Dünyanın her yerinde isyanlarla dolup dolup taşıyor sokaklar… Yanı başımda aydınlar kafeslere atılıyor. Dünyayı cinnet geçirmiş, hasta adamlar yönetiyor. İnsanlığın büyük bir çoğunluğu bu hasta adamların düşüncelerini normalleştiriyor. Düşündükçe, okudukça nefes alamadığımı hissediyorum. Nefes alırken boğuluyorum geceleri. Ölüme yakınlaşıyorum, yabani yalnızlığımın içinde başka bir yol yaratmaya çalışarak yürüyorum. Yanımda ne polisler ne de askerler var şimdi… Şimdi ben, keklikler ve o köpek… Birlikte o soğuk hakikatin içinde yürüyoruz… Ben hapse girmemiş, kekliklerin kafaları kanamamış, o köpek o zehirle uyutulmamıştı henüz.

Hayatın içine öylece savurtulmuş roman karakterleriyle yaşıyorum. “Savurtulmuş” sözcüğü üzerine düşünüyorum. Tüylerim diken diken oluyor. E. M. Cioran’ın “Çürümenin Kitabı” isimli yapıtını okumaya çalışıyorum. İkinci sayfaya geçemiyorum bir türlü. Daha fazla sigara içiyor, daha fazla öksürüyorum. Perşembe sabahlarını sevemiyorum.          

3 Ocak Perşembe günü, sanık kürsüsüne geçerken omuzlarımda iki keklik, yanı başımda bir köpekle orada olacağım. Karşımda bir savcı bir de yargıç olacak. Devlet, devlete karşı olur mu? Yargıç savcıya… Polis dolacak etrafım, mahkemenin bahçesinde mavi bir van beni bekliyor olacak. Bana karşı iki polis, beş belki on polis olacak. Devletin yüzlerce polisi binlerce askeri olacak… Dostlarımdan biri daha vicdani reddini açıklamasın diye, beni kafese atmak isteyecekler. Eğer o salon ağzına kadar dolarsa, eğer o mavi vanın etrafı yüzlerce insanla çevrilirse ve ben o kürsüde kekliklerim ve köpeğimle kalmak için direnmek istersem ne olacak? Vicdani reddi hükümet programına alan, seçim dönemi bizlerin oyunu almak için vaatler veren bu dört parti ne yapacak? Tufanlar, Kudretler, Serdarlar ve Cemallar o sözü unuttular mı? Bir insandan verdiği sözü tutmasını istemeye hakkım yok mu? Bu sözü ben mi istedim sizlerden? Kekliklerimi ve köpeğimi size emanet etsem, geri geldiğimde bana verebilecek misiniz? İnanmak istiyorum çünkü bir sözcüğün bir ağırlığı olmalı… 

 *Halil Karapaşaoğlu, şair ve vicdani retçi, davası 3 Ocak 2019 tarihinde askeri mahkemede görülecek. 

Halil Karapaşaoğlu

Halil Karapaşaoğlu

Halil Karapaşaoğlu 1985 yılında Kıbrıs’ta doğdu. 2008 yılında, Doğu Akdeniz Üniversitesi, İngiliz Dili Edebiyatı ve İnsani Bilimler bölümünden mezun oldu. 2018 yılında, Doğu Akdeniz Üniversitesi, Radyo, TV ve Sinema bölümünde, mastere başladı. 2013 yılında ilk şiir kitabı “Acı Biberli Aşk”ı yayınladı. “Ahir Zaman Âlemi” isminde yeni şiir dosyası yayınlanmayı beklemektedir.

Music will never ends..