Durmaya ihtiyaç duyduğumuz anlarda, bir yandan da bunun için suçlu hissetmemiz; kendimizi bir türlü zamanın boşluğuna bırakamamamızın nedeni ne olabilir?
Sürekli tüketmeyi ve tükenmeyi normalleştiren bir sistemde, tükenmemeyi tercih etmek sessiz ama cesur bir itirazdır.
Günümüzde insan, dışsal bir baskıdan çok, bu baskıyı kontrol edemeyip kendi kendini sömürmenin yarattığı bir tükenmişlik hissi içinde yaşamaktadır. Bu durumu açıklamak için Byung-Chul Han, günümüz toplumunu “disiplin toplumu”ndan “performans toplumu”na geçiş olarak tanımlar (Byung-Chul Han, Yorgunluk Toplumu, 2017). Han’a göre artık birey, kendi potansiyelini sürekli aşması beklenen bir özneye dönüştürülmüştür. Böylece tükenmişlik, bir baskı sonucu değil, “özgürce” seçilmiş bir aşırı performans hâli olarak görünmez kılınmaktadır. Yorulmamıza rağmen duramamamız bundandır aslında; çünkü durmak başarısızlık olarak kodlanmıştır.
Dinlenirken suçlu hissetmek, kolektif bir deneyimin parçası; içinde yaşadığımız düzenin sürekli dayattığı sessiz bir ısrardır. Bu durumda başarısızlık, yorgunluk ya da duraksama, yapısal değil kişisel bir sorun gibi algılanmaya başlar. Hal böyle olunca, dinlenmenin bile suçlulukla yaşandığı bir dünyada gündelik hayat fark edilmeden politik bir alana dönüşür.
Modern dünyada durabilmek neredeyse bir erdem sayılır. Çünkü hayatın akışında sürekli güçlü olmamız, devam etmemiz; hatta acıyı bile “işe yarar” bir sürece dönüştürmemiz beklenir. İşe yarar olmak ve bunu bir performansa dönüştürmek ödüllendirilir. Oysa tüm bu beklentiler, çoğunlukla bireyin sınırlarını ya da özünü değil, sistemin ihtiyaçlarını yansıtır.
Kapitalizm yorgunluğumuzu sadece üretmez; onu normalleştirir de. Dinlenmeyi bir hak olmaktan çıkarıp “hak edilmesi gereken” bir ödüle ve tabii ki bir metaya dönüştürür. Büyüyen yorgunluğumuzdan kâr elde edenlerin servetleri artarken, bizlerin unutkanlıkları, odaklanma sorunları, dikkat dağınıklıkları, stres ve tekrarlanan tükenmişlik hâlleri artmaya devam eder. Hiç es vermeme hâli ve sürekli uyarıcılarla iç içe olmak sanki doğal bir durum gibi sunulur. Oysa bunlar, sistemin sürdürülebilirliği için omuzlarımıza yüklenen saydam ama ağır tuğlalardır.
Nasıl ki müzikte es, melodinin nefesiyse; resimdeki bir boşluk anlamın önemli bir taşıyıcısıysa, gündelik hayatımızda da durabilmek yaşamın ritmini dönüştürür. Tam da bu noktada gündelik hayat politik bir alana dönüşür. Hayatlarımıza dokunan sıradan pratikler, iktidar ilişkileri içinde sessiz ama etkili karşı duruşlar yaratarak yorgunluk ve tükenmişlik hâline karşı bir direniş biçimine dönüşür.
Bu yorgunluk hâli Kıbrıs’ta başka katmanlar kazanır. Çünkü Ada’da yaşamak, sadece gündelik hayatın değil, tarihin ve siyasetin de bedenle taşınması anlamına gelir. Bölünmüşlük, belirsizlik ve askıda kalmış bir gelecek hissi bireysel hayatlara sessizce sızar. Buradaki yorgunluk yalnızca iş temposundan ya da ekonomik kaygılardan değil; tamamlanmamış bir tarihle sürekli temas hâlinde olmaktan da beslenir. Bu nedenle Kıbrıs’ta yorgunluk, yalnızca bugünün değil; ertelenmiş bir geleceğin, kronik belirsizliğin ve askıda kalmış umutların yükünü taşır.
Bu askıda kalmışlık, bireylerin ne geçmişle bağlarını koparabildiği ne de geleceği tam anlamıyla kurabildiği bir zaman hâli yaratır. Sürekli müzakere edilen ama çözümlenemeyen bir siyasal gerçeklik, gündelik hayatta genellikle düşük yoğunluklu ama süreklilik taşıyan bir yük olarak hissedilir. Tüm bunların arasında bireyin kendi ritmini koruması, bir hayatta kalma stratejisine dönüşür. Burada ifade etmek istediğim, kendimizi apolitik bir yere taşımak değildir; geleceği iyileştirebilecek stratejiler geliştirebilmek ve içinde bulunduğumuz koşullara dayanabilmek için, iç barışımızı sağlama hakkını kendimize verebilmemizdir.
Yavaşlamak; mesajlara hemen dönmemek; uzun vadede kendimizi pasifize etmemize yol açan her gündeme tepki verme kaygısından kurtulmak; bir gün boyunca hiçbir şey tüketmeden durabilmek; bir odada, bir deniz kenarında ya da herhangi bir yerde kendimizle kalabilmek; kendimizle oturabilmek ya da bir günü “verimsiz” geçirmeyi göze alabilmek… Yürürken telaşa kapılmadan kendimize eşlik edebilmek. Tüm bunlar, aslında önemli hayat pratikleridir.
Bu pratikler birer kaçış değil; insan kalma ısrarıdır. Zaman zaman uyanır uyanmaz hissetmeye başladığımız yorgunluk, aslında sistemin sürdürülemezliğini ifşa eden bedensel bir bilgidir. Ve bazen en radikal eylem, bunu bastırmadan kabul etmek ve daha az tükenmeyi seçmektir.
Bize yorulmamamız öğretildi; peki ya dinlenebilmek, itaat değil de bir direniş biçimiyse?



