• Künye
  • Dayanışma
  • İletişim
  • Gizlilik Politikası
Cumartesi, Nisan 18, 2026
Bulamadık
Tümünü Gör
Gazedda
17 °c
Nicosia
16 ° Paz
17 ° Pts
  • ANA SAYFA
  • YAZARLAR
    • GAZEDDA YAZARLARI
    • GÜNEYDEN YAZARLAR
      • PENNA
    • DÜNYADAN YAZARLAR
      • PROJECT SYNDICATE
    • EDİTORYAL KOLEKTİF
  • SÖYLEŞİ
  • BELLEK & TARİH
    • YERİN HAFIZASI
  • TÜM İÇERİK
    • HABER ARŞİVİ
      • KIBRIS
      • DÜNYA
      • KORONAVİRÜS
    • MULTİMEDYA ARŞİVİ
      • GAZEDDAPOD
      • GAZEDDAWEBTV
  • ANA SAYFA
  • YAZARLAR
    • GAZEDDA YAZARLARI
    • GÜNEYDEN YAZARLAR
      • PENNA
    • DÜNYADAN YAZARLAR
      • PROJECT SYNDICATE
    • EDİTORYAL KOLEKTİF
  • SÖYLEŞİ
  • BELLEK & TARİH
    • YERİN HAFIZASI
  • TÜM İÇERİK
    • HABER ARŞİVİ
      • KIBRIS
      • DÜNYA
      • KORONAVİRÜS
    • MULTİMEDYA ARŞİVİ
      • GAZEDDAPOD
      • GAZEDDAWEBTV
Bulamadık
Tümünü Gör
Gazedda
Bulamadık
Tümünü Gör

UBP ve CTP’yi Değiş Tokuş Eden Rejim

Sorunun adı “yönetememe” değildir.

EDİTORYAL KOLEKTİF EDİTORYAL KOLEKTİF
17 Nisan 2026
Okuma Süresi: 10 dk
A A
0
https://bsky.app/profile/gazeddakibris.bsky.socialhttps://www.threads.net/@gazeddakibris

Kıbrıs’ın kuzeyindeki rejim yalnızca toplumsal çıkmaz, yozlaşma ve geleceksizlik üretmiyor. Aynı zamanda sürekli yeniden üretilen bir öfke döngüsü yaratıyor. Toplumda biriken öfke, her seferinde içi boşaltılmış söylemlerle, yönü saptırılmış tepkilerle ve sonuçsuz bırakılan eylemlerle tüketiliyor. Üstelik bu kendiliğinden yaşanan bir durum değil; siyasal bir hedef doğrultusunda, örgütlü ve sistematik biçimde tekrar ediliyor.

Bugün yaşananları bir “yönetememe” ya da “yönetilememe” sorunu gibi göstermeye çalışanlar, toplumu bir kez daha sandığa, bir kez daha düzen içi değişim beklentisine ikna etmeye uğraşıyor. Oysa bu anlayışın en çok güvendiği şey, toplumsal hafızanın zayıflatılmış olmasıdır.

Yakın geçmişi bir hatırlayalım:

ÖRP krizi.
İrsen Küçük krizi.
“Besleme” krizi.
“Alo Beşir” krizi.
UBP-CTP hükümeti.
Dörtlü koalisyon ve Kudret Özersay.
Mustafa Akıncı’ya müdahale.
Ersin Tatar ve Ünal Üstel dönemleri.
Son yirmi yılda dayatılan ekonomik protokoller. Elektrik, su, telekomünikasyon.
Düşürülen hükümetler.
Biçimlendirilen siyasal dengeler.

Bunlar, son yirmi yılda yaşananların yalnızca bir bölümü. Ve hepsinin ortak bir yönü var: Ankara tarafından dizayn edilen, Ankara tarafından yönlendirilen siyasal süreçler olmaları. Her krizde toplumda öfke büyüdü. Her krizde “toplumsal yok oluşa karşı” sokak doldu, grevler yapıldı, itirazlar yükseldi. Ama her defasında aynı kısır döngü yeniden kuruldu. Öfke büyüdü, düzen kendini yeniden tahkim etti.

Mehmet Ali Talat, Ferdi Sabit Soyer, Derviş Eroğlu, İrsen Küçük, Sibel Siber, Özkan Yorgancıoğlu, Ömer Kalyoncu, Hüseyin Özgürgün, Tufan Erhürman, Ersin Tatar, Ersan Saner, Faiz Sucuoğlu, Ünal Üstel. Yedi UBP’li başbakan, altı CTP’li başbakan.

UBP’ye karşı CTP, CTP’ye karşı UBP… İktidar ve muhalefet görüntüsü altında toplumun önüne sürekli aynı siyasal değiş tokuş çıkarıldı. Partiler yer değiştirdi, hükümetler değişti, isimler yenilendi; ama rejim aynı kaldı. Ayarları değişmedi. Merkezi değişmedi. Bağımlılık ilişkisi değişmedi.

Bu yüzden sorunun adı “yönetememe” değildir. Sorunun adı Ankara’dır. Sorunun adı, bizzat “KKTC” denen rejimdir.

Bu durumu odanın içindeki kocaman bir file benzetmek mümkündür. Fil odanın içindeyse, o odayı nasıl düzenlediğiniz, sandalyeleri nereye koyduğunuz, perdelerin hangi rengte olduğu ikincil bir ayrıntıdır. Çünkü o oda, filin ağırlığı ve hakimiyeti altındadır. Asıl mesele, filin orada oluşudur.

Yıllardır bu temel gerçeklik, özellikle CTP’nin kurduğu siyasal hat tarafından perdeleniyor. Sendikal hareketin önemli bir bölümü de aynı hattın peşine takılıyor. Bugün bu çizgiye TDP de eklemlenmiş durumda. Rejimin merkezindeki belirleyici gücü açıkça tarif etmeden siyaset yapmak, bu düzende en “makul” yol olarak sunuluyor. Çünkü hiçbir şey söylemezseniz, Ankara da rahatsız olmaz. Adını koymazsanız, hesap da sorulmaz. Böylece siyaset, hakikati dile getirme cesareti değil, hakikatin etrafından dolanma mahareti haline gelir.

***

Sokak, her şeye rağmen önemlidir. İnsanların biriken öfkelerini grevlerle, eylemlerle, kitlesel itirazlarla dışa vurması küçümsenemez. Bu tepki değerlidir. Fakat burada asıl sorun, bu toplumsal enerjiyi siyasal bir doğrultuya taşımak yerine onu denetlemeye, yumuşatmaya ve sistem sınırları içinde tutmaya çalışan sendikal ve siyasal önderliktir.

Bırakalım siyasal tavrı; sendikal liderliklerin grev konusundaki pratikleri bile samimiyet testini geçememektedir.

Sendikaların, emekçilerin ve toplumun ortak çıkarları için mücadele eden örgütler gibi davranması beklenir. Oysa Kıbrıs’ın kuzeyindeki birçok sendika, uzun zamandır mücadeleyi büyütmek yerine neredeyse bir şirket mantığıyla “maliyet hesabı” yapan yapılara dönüşmüş durumda. Ne yazık ki sendikal bürokrasi, grev ödeneği ve grev ödeneğinin etrafında oluşan “mücadele kültürü”, Kıbrıs’ın kuzeyindeki sendikal hareketin en büyük zaaflarından biri haline gelmiştir. Bu kültür geçmişten bugüne gelişmiş, yerleşmiş ve her kritik eşikte yeniden yeniden üretilmiştir. Özellikle genel grev gibi etkili bir mücadele aracının içinin boşaltılması bunun en açık göstergelerinden biridir. Sürekli ertelenen, parçalanan, ara verilen grevlerin arkasında yalnızca “strateji” mi vardır? Yoksa greve çıkan emekçilere ödenecek grev desteklerinin sendika kasalarından çıkmaması gibi hesaplar mı belirleyici olmaktadır? Bu sorular artık daha açık sorulmalıdır.

Umut verici şeyler söylemeyi elbette isterdik. Fakat Kıbrıs’ın kuzeyinde Ankara tarafından yönetilen rejimin son yirmi yılda nereden nereye savrulduğunu hatırlamak bile bugün içinde bulunduğumuz vahameti görmek için yeterlidir. Daha kötüsünün mümkün olduğunu anlamak için kehanete değil, hafızaya ihtiyaç vardır.

Toplumsal öfke yalnızca bireysel bir tepki değildir. Yalnızca örgütsel hesapların malzemesi de değildir. Toplumsal öfke, politik bir göstergedir. Kolektif bir nitelik kazandığında ve ortak bir hedefe yöneldiğinde, ancak o zaman değişimin ve direnişin işaretine dönüşür. Kıbrıs’ın kuzeyinde son haftalarda yaşananlar da, daha önce defalarca yaşanan başka momentler gibi, toplumda yoğunlaşan öfkenin yeni bir kolektif dışavurumudur.

Bu öfke; kültürel özellikleri, kimliği ve yaşam tarzı tehdit altında olan; hayal kurma, gelecek tasarlama ve kendi kaderi üzerinde söz söyleme imkanı elinden alınan bir topluluğun çığlığıdır. Bu, yalnızca günlük siyasete dönük bir hoşnutsuzluk değildir. Bu, varoluşsal bir itirazdır.

Tam da mesele burada düğümlenmektedir.

Çünkü bu çığlığa kulak veren, bu çığlığı siyasal gündeminin merkezine yerleştiren, onu açık bir siyasal mücadele hattına dönüştüren gerçek bir muhalif hareket bulunmamaktadır. Tam tersine, rejimin ana muhalefet partisi konumunda olan yapı, odanın içindeki fili görmek, adını koymak ve onunla yüzleşmek istememektedir. Sendikal hareketin önemli bir bölümü de aynı siyasal konumlanış içinde yer almaktadır. Bu nedenle son yirmi yılda tekrar tekrar yaşanan döngü bugün yeniden karşımızdadır: öfke büyür, sokak dolar, düzen sarsılır gibi olur, sonra her şey yeniden aynı raya oturtulur.

Her şey değişir. Her şey dönüşür. Bu kaçınılmazdır. Fakat Kıbrıs’ın kuzeyinde yaşanan değişim, toplumun kendi tarihsel iradesiyle biçimlenen doğal bir dönüşüm değildir. Dış bir merkez tarafından zorlanan, dayatılan ve yönlendirilen bir değişimdir bu. Ve bu zoraki dönüşüm, burada yaşayanları her geçen gün daha fazla sözsüz, daha fazla iradesiz, daha fazla yoksul ve daha fazla kötücül bir hayatın içine hapsetmektedir.

Oysa sokakta yükselen öfke ve kalabalıkların çığlığı yalnızca bir hükümet karşıtlığını dile getirmiyor. Çok daha derin, çok daha temel bir talebi seslendiriyor:
“Bizim evimiz Kıbrıs’tır ve bu evi biz yönetmek istiyoruz.”

***

Ne var ki bu talep yalnızca görmezden gelinmiyor; aynı zamanda ters yüz ediliyor. Kıbrıs’ın kuzeyini kuşatan milliyetçi dil, sağın da solun da ana akım partileri tarafından yeniden ve yeniden üretiliyor. Coğrafyamız emperyalist saldırılar, savaşlar ve bölgesel gerilimler içine daha fazla çekilirken, ada toplumlarının ortak çıkarı ve barış ihtiyacı yerine milliyetçi söylemler dolaşıma sokuluyor. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin İsrail ile ilişkileri bahane edilerek toplumlar arası gerilimi besleyen, savaş dilini meşrulaştıran, provokasyonu büyüten bir siyasal iklim yaratılıyor. Taş atma, bayrak yakma gibi milliyetçi provokasyonlar, kuzeydeki rejim tarafından gerginliği tırmandırmanın araçlarına dönüştürülüyor. Son olayda da görüldüğü gibi, yoldan geçen bir kişinin kuzeydeki tellere fırlattığı bir maytabın ardından, Tufan Erhürman öncülüğünde Türkiye medyasında başlatılan savaş çığırtkanlığı, barış dilinin değil milliyetçi dilin hegemonik hale gelişinin ne kadar tehlikeli sonuçlar üretebileceğini bir kez daha gösterdi.

Buna karşılık, geçtiğimiz gün Pile’de yaşanan ve fetihçi milliyetçi anlayışın tüm açıklığıyla açığa çıktığı olaya benzer bir tepki verilmesinden özellikle kaçınıldı. Bir maytabın peşine düşerek Kıbrıslı Rumları Türkiye kamuoyunda hedef haline getiren Tufan Erhürman, BM kontrolündeki toprakları işgal etmek için Pile yakınlarına sıralanan Türk tanklarını görmezden gelmeyi tercih etti; yaşananları siyasal ve tarihsel bağlamı içinde ele almak yerine, meseleyi basit bir enformatik bilgi düzeyine indirgedi. Oysa Pile’de yaşananlar, Türk milliyetçiliğinin ve onun Kıbrıs’taki uzantısı olan fetihçi anlayışın Kıbrıslı Türk siyasetini nasıl esir aldığını; barış dilini nasıl bastırdığını ve savaş dilini nasıl adım adım normalleştirdiğini açık biçimde gözler önüne serdi.

Sadece barış dili değil, muhalif olan bütün sesler de susturulmak, bastırılmak ve görünmez kılınmak isteniyor. Hint bir şirket aracılığıyla Facebook üzerinde Kıbrıslı Türk gazetecilere, gazetelere ve muhalif bireylere karşı başlatılan sansürleme girişimi, birçok sayfanın kapanmasına ve birçok paylaşımın kaldırılmasına yol açtı. Dijital zorbalık yoluyla uygulanan bu sansür, hedef alınanın yalnızca barış dili olmadığını; muhalif olan her sözün, her itirazın ve her karşı çıkışın ortadan kaldırılmak istendiğini açıkça göstermektedir.

***

Kıbrıs’ın kuzeyinde yaşayanlar kendi değişimlerini kendileri yaratmak, yaşadıkları coğrafyada ve kendi hayatlarında söz, yetki ve irade sahibi olmak istiyor. Bugünün hükümeti atanmış, yozlaşmış, kokuşmuş bir hükümet olabilir. Sonsuza kadar orada kalmayacaklar. Gidecekler.

Ama asıl mesele yalnızca onların gidişi değildir.

Çünkü artık kabul edilmesi gereken acı gerçek şudur: Bu rejimde her gelen, gideni aratacak biçimde daha kötüsünü üretmektedir.

ÖRP.
İrsen Küçük.
Hüseyin Özgürgün.
Ünal Üstel.

Bu sıralama yalnızca isimlerin sıralanışı değildir. Son yirmi yılda siyasal, toplumsal ve kurumsal çürümenin nasıl katmerlenerek ilerlediğinin özetidir.

Bugün sorunu yalnızca UBP sorunu olarak tarif edenlere, CTP ile UBP’nin farklı yollar izliyormuş gibi görünse de toplumu aynı çıkmaza sürüklediğini hatırlatmak gerekir.

***

Bu kokuşmuşluğu yeniden ve yeniden üreten yapısal koşullar varlığını sürdürdükçe, öfke de çıkmaz da devam edecektir. Ankara tarafından yönetilen rejim, UBP ile CTP’yi değiş tokuş etmeyi; toplumsal öfkeyi düzen içi kanallara akıtmayı; toplumun irade talebini sandık ve söylem oyunlarıyla boğmayı sürdürecektir.

Bu nedenle ihtiyaç duyulan şey yalnızca hükümet değişikliği değildir. İhtiyaç duyulan şey, sorunun adını doğru koyan; faili açıkça işaret eden; toplumsal öfkeyi seçim hesaplarına değil, kolektif siyasal iradeye dönüştüren; Kıbrıs’ın kuzeyinde yaşayanların kendi kaderini tayin hakkını merkezine alan gerçek bir siyasal kopuştur.

Aksi halde bu rejim değişmeyecek; yalnızca yüzlerini değiştirecektir.

Bu döngüden gerçek bir kopuşun yegane yolu ise, Kıbrıs sorununun adayı yeniden birleştirecek federal bir çözümle aşılmasıdır. Kıbrıs bölünmüş kaldığı sürece kuzeydeki rejim, Ankara tarafından belirlenen siyasal, ekonomik ve kurumsal tahakküm ilişkileri içinde varlığını sürdürmeye devam edecektir. Son yirmi yılda yaşananlar, bu yapının ne toplumsal irade üretebildiğini, ne demokratik bir gelecek kurabildiğini, ne de kendi kendini yönetebildiğini fazlasıyla göstermiştir. Dahası, bunun geçici bir bozulma değil, rejimin bizzat kuruluş mantığı olduğu artık bütün açıklığıyla ortadadır. Bu nedenle ihtiyaç duyulan şey yalnızca hükümet değişikliği değil; Kıbrıslıların ortak geleceğini, ortak siyasal iradesini ve ortak yurdunu yeniden kuracak birleşik, federal bir çözüm doğrultusunda şekillenecek yeni bir siyasal iradedir.

Editoryal Kolektif

Etiketler: ankaractpeylemgrevkıbrıskıbrıs sorunumüdahalerejimsandıkseçimsendikatürkiyeubp
EDİTORYAL KOLEKTİF

EDİTORYAL KOLEKTİF

Gazedda Editöryal Kolektifi

Dayanışma Fonu ve Gelir-Gider Tablosu
EDİTORYAL KOLEKTİF

Dayanışma Fonu ve Gelir-Gider Tablosu

EDİTORYAL KOLEKTİF
12 Şubat 2026
Müesses Nizamın Kibirli İktidarına Karşı; Yeniden ve Bir Kez Daha Merhaba
EDİTORYAL KOLEKTİF

Müesses Nizamın Kibirli İktidarına Karşı; Yeniden ve Bir Kez Daha Merhaba

EDİTORYAL KOLEKTİF
10 Aralık 2025
Kara paranın gölgesinde ‘çok yaşa kktc’
EDİTORYAL KOLEKTİF

Kara paranın gölgesinde ‘çok yaşa kktc’

EDİTORYAL KOLEKTİF
15 Kasım 2023
Utanılacak gerçeklerimizle yüzleşememe korkusu – Mertkan Hamit
EDİTORYAL KOLEKTİF

1 Mayıs 1958: TMT ve EOKA emek hareketine karşı işlediği cinayetlerin sorumluluğunu almalı

EDİTORYAL KOLEKTİF
30 Nisan 2023
Devam Et
Gazedda

© 2026 Gazedda - Copyleft

  • Künye
  • Dayanışma
  • İletişim
  • Gizlilik Politikası

Welcome Back!

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In

Add New Playlist

Bulamadık
Tümünü Gör
  • ANA SAYFA
  • YAZARLAR
    • GAZEDDA YAZARLARI
    • GÜNEYDEN YAZARLAR
      • PENNA
    • DÜNYADAN YAZARLAR
      • PROJECT SYNDICATE
    • EDİTORYAL KOLEKTİF
  • SÖYLEŞİ
  • BELLEK & TARİH
    • YERİN HAFIZASI
  • TÜM İÇERİK
    • HABER ARŞİVİ
      • KIBRIS
      • DÜNYA
      • KORONAVİRÜS
    • MULTİMEDYA ARŞİVİ
      • GAZEDDAPOD
      • GAZEDDAWEBTV

© 2026 Gazedda - Copyleft

Web sitemizde size en iyi deneyimi sunabilmemiz için çerezleri kullanıyoruz. Bu siteyi kullanmaya devam ederseniz, bunu kabul ettiğinizi varsayarız. Gizlilik ve Çerezler Politikası sayfamızı ziyaret edin.