Geçen gün bir internet canlı yayınına konuk oldum; yayında Türkiye’den bağlananlar da vardı. “İşgal” kelimesi telaffuz edilir edilmez maskeler düştü. Biri Ankara’ya gidip imza toplayacağını, suyumuzu kestireceğini söyledi; bir başkası yarın Türk bayraklarıyla Kıbrıs’a çıkarma yapacağını, bir kez daha “fetih” sahneleyeceğini ilan etti. Bir diğeri ise lafı dolandırmadı: ağzımıza işeyecekmiş.
Ben de “hepsi kabul” dedim, yapın; musta(hak)tır bize.
Ama şunu ekledim: O zamana kadar burada bir tane bile Kıbrıslı Türk bulamayabilirsiniz; çünkü siz, sizin zihniyetinize tek bir ses çıkarmayan kuklalarla işbirliğinizi ve nüfus mühendisliği görevinizi çoktan, tam efektif biçimde tamamlamış olacaksınız.
Türkçe konuşan Kıbrıslı, Kıbrıs’ı bütünüyle sevenler, kalmayacak. O “zevki” Kıbrıs’ta yaşayan Türkiyeli yerleşimcilerle, Pakistanlılarla, Türkmenistanlılarla, KKTC yurttaşı yapılmış başkalarıyla; çok kültürlü bir harmoni ve sözde “kucaklama”yla yaşayacaksınız. Güneye sıçrama planına dahil olursanız, başka zevkleri de tadacaksınız.
Modern Türk kolonyalizmi tam olarak budur: aynı anda hem kurtarıcı hem cellat olmak. Bu refleksler tesadüf değil, Kıbrıs’a bakış baştan aşağı kolonyaldir. Bu ada onların zihninde yaşayanların yurdu değil, eşit yurttaşların mekânı hiç değil, kendi icat ettikleri “vatan”, “özgürlük” ve “güvenlik” söylemi içinde her türlü tasarrufun meşru sayıldığı bir arazidir.
Canlı yayında “siz hangi ırktansınız ki?” diye üstten, üstün bir yerden yönetme gerekçeleri sıralandı. “Kaç yüzyıldır siz adadasınız ki?”
Ruhu alınmış, tarihi saptırılmış bir kıyım alanı gibi konumlanan bu noktada Kıbrıslılar ve burayı “yurt bilenler” nefes alan ama özne olmasına izin verilmeyen varlıklar, tüm bu “lütuflara” rağmen nankör ve isyankar. Neden acaba?
Bir Kıbrıslı Rum arkadaş da çıkıp “Kıbrıslılar hiçbir zaman kendi kendilerini yönetemediler, birilerinin onları yönetmesi lazım, bu böyle geldi böyle gider” dedi.
Dil faşist, tavır barbar, hayal gücü sınırsız. Daha kötüsü, bu tahakküm dili giderek politik bir erotizme dönüşüyor: tehdit, aşağılama ve sahiplenme aynı cümlede birleşiyor; insan özne olmaktan çıkarılıp nesneye indirgeniyor, itaat “koruma” vaadiyle pazarlanıyor, tahakküm hazla süsleniyor.
Kendini “kardeş”, “koruyucu”, “kurtarıcı” diye pazarlayan ama tam da bu sıfatlarla öldüren bir efendilik hali bu. Aynı kişiler bir yandan Rumlardan “kurtardığı” gibi İsraillilerden gelip bizi “kurtarmaya” da hazır olduğunu söylüyor;
Türkiye’ye sütten çıkmış ak kaşık muamelesi çekerek, milli bağları kutsayarak.
Yani sürekli başkalarının öldüreceğini söyleyip ölümle korkutarak, seni bizzat kendisi öldürmek isteyen bir akıl. Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası ve toprak bütünlüğünün Yunanistan darbe yapınca “iptal edildiğini” de tek nefeste ekliyorlar; ardından: “Sizi birilerinin yönetmesi lazım. Biz gidersek Rumlar sizi keser.”
Tüm bu dil, hem tehdidi üretiyor hem de o tehdide karşı tek güvenli liman olarak kendilerini sunuyorlar; kolonyalizmin en eski numarası: hem cellat hem kurtarıcı olmanın konforu.
Bu dil on yıllardır sürüyor; yüzsüzce, hadsizce, süreklilikle. Peki kim gerçekten buna dur dedi, kim diyebildi, kim normalleştirdi, manipüle etti?
İnsan onuruna, iradeye, eşitliğe, coğrafi kimliğe zerre saygısı olmayan bu retoriğe kim gerçek bir ses çıkardı?
Adına “kardeşlik”, “barış”, “güvenlik” deniyor.
Kesin o suyu; çıkarma da yapın; kim kesecekse kessin; ağzımıza da işeyin. Artık mesele kim tehdit ediyor değil, kimlerin buna alıştığı, kimlerin sessiz kaldığı, kimlerin bunu normalleştirip sistematik olarak nemalandığı.
Bu düzenin kurulmasına, sürdürülmesine ve yeniden üretilmesine izin verenler: Kıbrıslılar.
Burada ya da diasporada hâlâ iradeden, haysiyetten, itirazdan bir kırıntı kaldıysa, mesele başkalarını işaret etmek değil, aynaya bakmak; çünkü işgal ve kolonizasyon önce dilde başlar, sonra sessizlikle kalıcılaşır.
Tüm bunlar olurken, bırakın yıllardır sistematik olarak bu konuda radikal, köklü bir değişim yapmayı, buna çanak tutan sözde muhalefetin, 2026’da iktidar olunca memleketi kurtaracağı yalanları ve yeniden doğacak bir toplum ve yurt vaat etmesi heralde iktidar olma hırsının ve memleketin kökünü kurutup kendi bireysel zenginliklerine zenginlik katma iştahının zirve yapmış halidir herhalde.
Canlı yayında sağır kulaklara daha fazla konuşmanın anlamı olmadığı için son bir soru bıraktım: Kıbrıs’ın bölünmesine bu üstten, tehditkâr ve polito-erotik dili reva gören bir zihniyet için, Türkiye’nin ortadan ikiye bölünmesi size ne hissettirirdi?



