Beni bu yazıyı yazmaya bu defa bir film değil, günlerdir gündemimde olan ve her saniye takip ettiğim Cornell Üniversitesi’nde ortaya çıkan Cornell 7 davası oldu. Yani yedi erkeğin tecavüzü, elli küsur erkeğin sessizliği ve üniversite yönetiminin fail aklayıcılığı.
Nedense bir kadın tacize ya da şiddete maruz bırakıldığında, kadının bunu hemen koşa koşa anlatması bekleniyor. Anlatmazsa, anlatmaya gecikirse, bu gecikme, mağdur edilmesi yetmezmiş gibi, kendi aleyhine bir delil olarak kullanılıyor. 13. yy İngiltere’sinde şiddet mağdurlarından olay sırasında bağırmaları beklenirmiş, bu kural zamanla öbür suçlar için kaldırılmış ama tecavüz davalarında “fresh complaint doctrine” olarak sekiz yüz yıl boyunca sürdürülmüş. Şiddet mağduru kadın hemen şikayet etmediyse, kafalarındaki tek mantıklı açıklama ortada bir suç olmadığıymış. Tabi ki bu varsayım günümüzde hukuktan çıksa da, bizim gündelik hayatımızda dillere pelesenk olan bir söylem haline geldi.
Ama burada sorulması gereken asıl soru, kadınların şiddeeti gerçekten geç mi anlattığı değil, neden hemen, yüksek sesle, resmiyete uygun biçimde anlatmıyor oluşları. Çünkü kadınlar bazen hemen anlatabiliyor, sadece bunu bir şikayet formunda yapmıyorlar. Ya güvendikleri bir arkadaşa, bir partnere anlatıyorlar, ya da yapabiliyorsa bunu hiç anlatmadan yapma eylemine geçiyorlar; faille bir daha asla yalnız kalmayarak, toplantıyı başka saate aldırarak, o sokaktan geçmeyerek.. Hepsi birer bildirim aslında. Sadece hiçbiri resmi kayda girmiyor, ve resmi kaydın başladığı an ile kadının ilk tepki verdiği an arasındaki fark, yine kadının aleyhine ekseriyetle kullanılacak bir delile dönüşüyor. Malesef şiddet mağduru kadınlar yaşadıkları şiddet biçimini anlatmadan önce hangi kapıların sessizce suratlarına kapanacağını zaten biliyorlar.
Fail genellikle bir yabancı olarak değil, çalıştığımız iş yerinde, arkadaş gruplarında, aile içerisinde, tanıdığımız güvendiğimiz ve belki de sevdiğimiz biri olarak karşımıza çıkıyor. Ve bir kadın şiddeti anlatıp hesap verilmesini istediğinde karşısına çıkan ilk tepki emin olup olmadığı, yanlış anlamış olabileceği, bahsedilen failin aslında iyi bir insan olduğu gibi cümle kalıpları oluyor ve nadiren ‘sana inanıyorum’ söylemiyle karşılaşıyor. Kadınlar olarak bize verilen bu cevaplar o kadar öngörülebilir ki, kimin sözüne itibar edilir, kimin sözü sorgulanır, bize önceden dağıtılmış bir harita gibi aslında aklımızda.. Malesef elimizdeki bu haritanın da en sıkıntılı taraflarından biri kadınları sadece faile karşı değil, birbirlerine karşı da daha temkinli hale getirmesi durumu. Faille mesafelenemeyen herhangi bir kadın görüldüğünde ilk refleks olarak bu anlamlandırılamaz, hatta kızılır bile. Fakat şunu unutmamak lazım, aslında o kadın da kafasında aynı hesabı yapıyor, şiddet failiyle arasına koyduğu mesafe onun varoluşunu, bir aile bağını, işini, arkadaşlığını nasıl etkileyebileceğini tartıyor, koyacağı mesafe, geçimini, ailesini, vücut bütünlüğünü riske atıyorsa ayni cesareti göstermek çok daha zor ve içinden çıkılmaz bir hale gönüşüyor ve malesef bu hesabı sürekli yapmayı da bize bu sistem öğretiyor.
Ve esasen Kıbrıs’ta, bu adada, bu hesap çok daha küçük bir alanda yapılmaya çalışılıyor. Herkesin herkesi tanıdığı bü ülkede, bir fail ile arana mesafe koymak, onu kaçınılmaz biçimde başka bir ortamda, belki bir iş görüşmesinde, belki bir toplantıda, bir düğünde, bir aile yemeğinde, bir arkadaş ortamında, yeniden karşına çıkarıyor olması anlamına geliyor. Bu nedenle küçük bir yerde ifşa etmenin bedeli daha da yükseliyor ve bu bedeli de günün sonunda failin değil, konuşan kadının ödemesi bekleniyor.
Aslında bütün bunların yol açtığı ve sorumluluğun yüklendiği tek bir yer var, her zaman bunun konuşan ya da konuşmayan kadının omzuna yüklenmesi. Konuşursa neden konuştu, konuşmadıysa da neden konuşmadı? Failin ne yapması gerektiği bu kadar ısrarla sorulmuyor, çevresindekilerin, sessiz kalanların, eşlikçilerin ne yapması gerektiği hiç sorulmuyor.
Aslında istediğimiz şey çok basit, verilecek hesabın, kesilecek bedelin konuşulabilir hale gelmesi ve zaten zor koşullarda konuşan kadının da otomatik olarak ‘joy killer’ yani, neşe kaçıran, ‘mesele çıkaran’ ya da ‘zor kadın’ olarak ilan edilmemesi. Ben yorgunum, hepimiz yorgunuz, ama bu yorgunluğu susarak değil, birbirimize söyleyerek taşımayı öğrenmemiz lazım.
Cornell Üniversitesi meselesinde mağdur anlatmayı tercih etti, ve yine de önemsenmedi, dinlenmedi. Esas düşünmemiz gereken kısım şu, şiddet mağduru ne zaman nasıl biçimde anlatırsa anlatsın, siz duymaya hazır mısınız?




