İnsan çocukluk sürecini pek hatırlamasa da çocukluk sürecinde yaşadıkları ve etkilendiği insanlar hep derin izler bırakır. Hafızamız o yıllara dair fazla detay hatırlamasa da, o yılların ve yaşanılanların bıraktığı izler insanı şekillendirir, bilincini, vicdanını, hayatla olan ilişkisini belirler. Çocukluk, insanın en politik dönemidir aslında. Çünkü bilincimiz henüz ideolojilerin kalın cümleleriyle değil, tanıklıklarla şekillenir. Nitekim Jean-Paul Sartre’ın söylediği gibi, “İnsan, yaptıklarının toplamıdır.” Çocuklukta karşılaşılan insanlar da o toplamın en belirleyici parçalarındandır.
Her ne kadar savaşın, acıların ve bölünmenin derin yaralarının henüz çok taze olduğu bir zamanda, yerini, yurdunu ve bilindik hayatlarını kaybetmiş göçmen ailelerin çocuğu olarak, yerini, yurdunu ve bilindik hayatlarını kaybetmiş insanların geride bıraktığı topraklarda dünyaya gelmek çok kolay bir şey olmasa da, çocukluk yıllarımda bilincimin şekillenmesine büyük katkılar koyan insanlarla büyümenin bir şans olduğuna inanır, kendimi şanslı çocuklardan biri sayarım. Çünkü Karl Marx’ın da hatırlattığı gibi, “İnsanlar kendi tarihlerini yaparlar; ama onu kendi seçtikleri koşullar altında yapmazlar.” Biz de o koşulların içinde şekillendik.
Alper Susuzlu, işte bu insanlardan biriydi. Susuzlu, sadece eniştem değil, aynı zamanda babamın Baf’taki kadim dostlarından biriydi, refikiydi. Göçmen düştükleri Aşağı Maraş’ta aynı mahalleyi paylaşan iki refiki, siyasi mücadele iki yoldaş, aşık oldukları kadınların aynı ailenin iki kızkardeşi olmaları ise iki bacanak yapmıştı.
Bütün bunların ötesinde Alper Susuzlu bu toprakların yetiştirdiği ender insanlardan biriydi. Ender insan nitelemesini bilinçli bir şekilde kullanıyorum. Çünkü Alper Susuzlu’yu anlamak ve anlatmak için ne sadece tuval yeter, ne sadece çizgiler yeter, ne de sadece sahne yeter. Susuzlu disiplinlerarası, çok yönlü bir sanatçıydı. Ve tam da bu yüzdendir ki Susuzlu’yu anlamak ve anlatmak için sadece Kıbrıs’a bakmak da kanımca yeterli değildir. Dünyaya bakmak, eserlerine, sayısız sergiye ve sahip olduğu uluslararası kabule ve ödüllere bakmak gerekir. Burada Bertolt Brecht’in şu sözü akla gelir: “Sanat, gerçeği yansıtan bir ayna değil, onu şekillendiren bir çekiçtir.” Susuzlu’nun üretimi de tam olarak böyleydi.
Alper Susuzlu’yu ender yapan bir başka neden bu ülkenin yetiştirdiği en mütevazi sanatçılarından biri olmasaydı. Ve hepsinden de ötesi Susuzlu’yu ender yapan neden, sanat ile toplumsal ve siyasal olayları harmanlayabilecek cesarete sahip olmasaydı. Bu cesaret, Antonio Gramsci’nin tarif ettiği biçimiyle, kültürel alanda verilen bir mücadeleydi; çünkü kültür, yalnızca bir ifade biçimi değil, aynı zamanda hegemonya kurma ve ona karşı çıkma alanıdır.
Bu topraklarda herkes onu akıllara kazınan “Cemal Dayı Solina” tiplemesiyle hatırlıyor olsa da o, ressam, karikatürist, tiyatro yazarı, yönetmeni ve oyuncusu olarak 72 yıllık hayatında sayısız eser bıraktı. 1980’lerin yasakçı ortamına karikatürlerini oluşturan çizgileriyle direnerek, bu adanın yeniden birleşmesi ve barış için öne çıktı. Çünkü sanatın sessiz kalmadığı yerde, toplumun da tamamen susmayacağını iyi biliyordu.


Sadece bir örnek verecek olursak, Alper Susuzlu ile Mehmet Ulubatlı’nın 1988 yılındaki “3572 milkare” adlı 11 metrelik tabloları Kıbrıs’ta yeniden birleşme hareketi için tarihi bir öneme sahip bir eser ve bir adım olarak değerlendirilmelidir. Bu tablo, adayı metrekareye sıkıştıran anlayışa karşı sanatın verdiği güçlü bir yanıt, adanın parçalanmasını sıradanlaştıran dile karşı sanatın verdiği bir cevap, bölünmeyi normalleştiren siyasal akla karşı açık bir başkaldırıdır.
Alper Susuzlu, sadece karikatürlerini oluşturan çizgileriyle değil, yazdığı, yönettiği ve oynadığı tiyatro oyunlarıyla da sanatın nasıl bir direniş aracı olabileceğini bizlere gösterdi.
Susuzlu’nun arkadaşlarıyla 1978 yılında kurduğu Maraş Emek Tiyatrosu, 1974’ün yarattığı koşulların hemen ardından bir döneme damgasını vurdu. Özellikle Mağusa’da gençlerin gerek kültür ve sanatla buluşmaları, gerekse siyasallaşmaları süreçlerinde bu tiyatronun tarihi bir önemi ve rolü oldu. Daha sonrasında yine Susuzlu’nun kurduğu Kıbrıs Türk Komedi Tiyatrosu, bu kez sadece Mağusa özelinde değil, bölünmüş adanın bir yarısına derin izler bıraktı, insanlar kendi benliklerini ve unutturulmak istenen kültürlerini yıllarca Susuzlu’nun kapalı gişeli sahnelerinde buldu. Alper Susuzlu’nun Kıbrıs ağzı ile tiyatro ısrarı bu ülkedeki bir başka önemli karşı çıkış ve direniş olarak tarihe geçti. Çünkü dil yalnızca iletişim aracı değil, bir halkın hafızasını ve varoluşunu taşıyan en güçlü damardır.
Sonrasında Mağusa Sanat Tiyatrosu, Mağusa Belediye Tiyatrosu. Onlarca sergi, onlarca ödül, onlarca oyun, onlarca sahne…
Elbette ben bir sanat eleştirmeni değilim. Alper Susuzlu’nun geride bıraktıklarını sanat çevrelerinin değerlendirmesi gerekmektedir. Fakat Susuzlu gibi mütevazi ve insanlara mal olmuş bir sanatçının bizlere kattıkları ve geride bıraktıklarını konuşabilmek için sadece sanatçı olmak gerektiğini de düşünmüyorum. Susuzlu özellikle yazdığı, yönettiği ve oynadığı tiyatro oyunlarını sadece ışıklı modern salonlarda elit zümrelere değil, adanın en ucra köşesindeki köylerde derme çatma sahnelerle insanlara dokunmayı ve sözünü söylemeyi tercih eden bir sanatçıydı. Uluslararası sanat dünyasında gördüğü kabul kadar, ait olduğu adanın bütün insanlarına ulaşabilen, onlara sosyopolitik mesajlarla dokunabilen, turuncu vosvosuyla özdeşleşen bir kişilikti.
Hayatta vedalar çok zordur. Hele de Alper Susuzlu gibi çok yönlü bir sanatçıya veda etmek, onun boşluğunu doldurabilmek çok daha zor olsa gerek. Ne mutlu ona ki geride unutulmayacak sayısız eser ve mirasını emin ellerde gelecek nesillere taşıyacak olan İlke Susuzlu’yu bıraktı.
Hoşça kal Alper Susuzlu… Bu adanın hafızasında adın, sanatın ve cesaretin birlikte anılacak. Perde kapansa da sözün hep bizimle kalacak.



