Bir çocuğu düşünün. Elinde yaptığı bir resimle yanınıza geliyor ve “Bak.” diyor.
O anda resmin güzel olup olmaması, renklerin taşması, perspektifin eksikliği… hiçbirinin önceliği yoktur. Çünkü o an çocuk resmi değil, kendini uzatır. “Beni görüyor musun?” Görülmediğinde yalnızca üzülmez; silikleşir. Görüldüğünde ise sadece mutlu olmaz, aynı zamanda belirir. Bu dünyada bir yeri olduğunu hisseder. Belki de insanın en erken hafızası budur: Görülürken var olmak.
Belki yetişkinlik dediğimiz şey, o “bak” çağrısını daha sofistike biçimlerde sürdürmektir.
Pastel boyalarımız yoktur belki; ama başarılarımız, ilişkilerimiz, cümlelerimiz vardır.
Görülme ihtiyacı ile ilgili sorgulamalar yaparken önce içimde bir direnç fark ettim. Bu isteğin bir zayıflık olduğuna inanan bir yanım vardı. Sanki güçlü olan, görülmeye hiç ihtiyaç duymayandı. Oysa zamanla bunun yüzeysel bir ilgi arayışı olmadığını, köklerinin çok daha savunmasız bir yere uzandığını anladım.
İnsan “ben” demeyi tek başına öğrenmiyor. Benlik hissi, erken dönemde düzenli olarak fark edilip karşılık bulduğumuz deneyimlerin içinde filizleniyor. Tutarsızlıkların ve belirsizliklerin olduğu bir ortamda büyüyen çocuk ise varlığını güvenceye almak için daha fazla işaret aramayı öğrenebiliyor.
Yetişkinlikte bu durum, artan teyit ihtiyacı, görünürlük arayışı ve yüksek seçilme beklentisi olarak ortaya çıkabiliyor.
Yakınlık kurma biçimimiz, terk edilme korkumuz ya da seçilme arzumuz büyük ölçüde bu erken ilişkisel hafızanın izlerini taşımaya devam ediyor. Ancak burada hassas bir eşik var. Erken dönemde duygular yeterince kabul görmezse kişi kabul edilmek için kendini uyarlamayı öğrenebilir. Seçilmek için daha az talep ederek, daha az yer kaplayarak, daha az görünerek. Görülme ihtiyacıyla birlikte görünmezleşerek. İşte paradoks tam da burada başlar: Görülmek isterken kendimizi azaltabiliriz. Kimliğin, başkalarının bizi nasıl gördüğünü düşündüğümüz üzerinden şekillendiğini söyleyen “ayna benlik” yaklaşımı bunu destekler. Kendimizi yansımalar aracılığıyla kurarız. Bu yüzden birinin alanında yer bulmak, seçildiğini hissetmek özdeğeri besleyebilir. Fakat özdeğer tamamen dış teyide bağlandığında benlik sarsılır.
Modern çağ bu dengeyi daha da zorlaştırıyor. Görünürlük artık ölçülebilir ve sergilenebilir hâle gelmiş durumda. Değer, görünürlük üzerinden okunmaya başladı. Oysa kendin değilken seçilmek, kabul görmek uğruna kendini biçimlendirmektir.
Seçilme ve görülme arzusu yüzeysel bir ilgi arayışı değildir. Bazen güvenli bağlanma ihtiyacıdır, bazen çocukluktan gelen “beni bırakma” yankısı, bazen de yalnızca görünür olma talebi. Gelişimsel olarak köklenen bir ihtiyaçtır. Yetişkin ilişkilerinde bu ihtiyaç daha incelikli biçimlerde ortaya çıkar. Örneğin bir sosyal medya paylaşımının yapılmaması orantısız bir huzursuzluk yaratabilir. Bir ilişkinin kamusal olarak tanınmaması silinmişlik hissine dönüşebilir. Sevginin varlığı yerine görünürlüğü öncellenebilir. Ve görünürlük üzerinden varlığını kanıtlamaya çalışmak, özdeğeri dışarıya bağlamaktır.
Bu noktada sormamız gereken soru belki de şudur:
Görünmek isterken kendim olarak kalabiliyor muyum?
Bazen görülme ihtiyacı, içimizde hâlâ o resmi uzatan çocuğun sesidir. Bir mesaj geciktiğinde, bir ilişki sona erdiğinde ya da bir belirsizlik uzadığında o çocuk yüzeye çıkar. Onu susturmaya çalışmak işe yaramaz. Mesele onu bastırmak değil, düzenlemektir. İçimizdeki çocuk hâlâ başkasının bakışına ihtiyaç duyabilir. Ama yetişkin yanımız, o eski hissin bugünkü gerçeklikle aynı şey olmadığını ayırt edebilir.
Tetiklenen yerin geçmişten geldiğini anlayabilir ve içerideki çocuğa şunu söyleyebilir: “Buradayım. Seni görüyorum.” Belki de esas olgunluk, başkalarına yönelmeden önce kendimizle temas kurabilmektir. Kendi yerimizi kendimize hatırlatmak. “Beni görüyor musun?” diye fısıldamak yerine, “Buradayım.” diyebilmek.
Kaynakça
Ainsworth, M. D. S., Blehar, M. C., Waters, E., & Wall, S. (1978). Patterns of Attachment. Hillsdale, NJ: Erlbaum.
Bowlby, J. (1969/1982). Attachment and Loss: Vol. 1. Attachment. New York: Basic Books.
Cooley, C. H. (1902). Human Nature and the Social Order. New York: Scribner’s.
Winnicott, D. W. (1965). The Maturational Processes and the Facilitating Environment. London: Hogarth Press.



