• Künye
  • Dayanışma
  • İletişim
  • Gizlilik Politikası
Cuma, Temmuz 24, 2026
Bulamadık
Tümünü Gör
Gazedda
33 °c
Nicosia
28 ° Cts
27 ° Paz
  • ANA SAYFA
  • YAZARLAR
    • GAZEDDA YAZARLARI
    • GÜNEYDEN YAZARLAR
      • PENNA
    • DÜNYADAN YAZARLAR
      • PROJECT SYNDICATE
    • EDİTORYAL KOLEKTİF
  • SÖYLEŞİ
  • BELLEK & TARİH
    • YERİN HAFIZASI
  • TÜM İÇERİK
    • HABER ARŞİVİ
      • KIBRIS
      • DÜNYA
      • KORONAVİRÜS
    • MULTİMEDYA ARŞİVİ
      • GAZEDDAPOD
      • GAZEDDAWEBTV
  • ANA SAYFA
  • YAZARLAR
    • GAZEDDA YAZARLARI
    • GÜNEYDEN YAZARLAR
      • PENNA
    • DÜNYADAN YAZARLAR
      • PROJECT SYNDICATE
    • EDİTORYAL KOLEKTİF
  • SÖYLEŞİ
  • BELLEK & TARİH
    • YERİN HAFIZASI
  • TÜM İÇERİK
    • HABER ARŞİVİ
      • KIBRIS
      • DÜNYA
      • KORONAVİRÜS
    • MULTİMEDYA ARŞİVİ
      • GAZEDDAPOD
      • GAZEDDAWEBTV
Bulamadık
Tümünü Gör
Gazedda
Bulamadık
Tümünü Gör

Savaşın En Ağır Suçu | ​To Μεγαλύτερο Έγκλημα του Πολέμου

"Vur bizi... Önce onu... Sonra beni... Vur ikimizi de... Bitsin artık bu eziyet..."

GÜVEN ULUDAĞ GÜVEN ULUDAĞ
24 Temmuz 2026
Okuma Süresi: 16 dk
A A
0
https://bsky.app/profile/gazeddakibris.bsky.socialhttps://www.threads.net/@gazeddakibris

Ελληνικά ακολουθούν.

İlter Amca, Bir Sır Adam kitabını hazırladığımız yıllar boyunca bizi hep şaşırtmıştı.

Artık anlatacak başka bir konu kalmadığını düşündüğümüz her seferinde, elinde yeni bir dosyayla çıkıp gelirdi.

Bazen sararmış birkaç belge…

Bazen yıllardır açılmamış bir zarf…

Bazen de unutulmuş bir dosyanın içinden çıkan resmî evraklar…

Biz de peşine düşerdik.

Gazete arşivlerini tarar…

Başka tanıklarla konuşur…

Belgelerin izini sürerdik.

Ve neredeyse her defasında aynı şaşkınlığı yaşardık.

Çünkü anlattıkları, dönemin belgeleriyle tek tek örtüşürdü.

1968 yılına ait belge ve tanıklıkları tamamladığımızda kitabın büyük ölçüde bittiğini sanıyorduk. Çünkü o tarihten sonra İlter Kırmızı, artık pasifize edilmişti. Açıkçası bundan sonrasının kitaba yeni bir şey katacağını düşünmüyorduk.

Yanılmışız.

Bir gün bu kez 1974’e ait takas dosyalarını çıkardı.

Resmî yazılar…

İzin belgeleri…

İsim listeleri…

Ve her belgenin arkasında ayrı bir insan hikâyesi…

Kendi kızları da savaş sırasında güneyde, Ayanni’de mahsur kalmıştı.

Onları kuzeye getirebilmek için, savaş başlamadan önce tanıştığı İtalyan bir kereste tüccarının yardım teklifini kabul etmişti.

Bir baba olarak kızlarını anlatırken elbette duygulanıyordu.

Ama biz onu hiçbir zaman Eftakomi’de yaşadıklarını anlatırken olduğu kadar üzgün…

O kadar öfkeli…

Görmemiştik.

Bir süre sustu.

Sonra anlatmaya başladı. 

İşte o anda, yazmakta en çok zorlandığımız bölüm başladı.

Çünkü bazı yazıları yazmak gerçekten zordur.

İnsan bazen anlatacağı olayın hiç yaşanmamış olmasını ister.

Ama tarihçinin böyle bir lüksü yoktur.

Hele elinde, olayın tam ortasında bulunmuş bir tanığın anlatımı ve onu doğrulayan belgeler varsa…

Hiç yoktur.

1974 yazında Kıbrıs ikiye bölünmüştü.

Kuzeyde mahsur kalan Rumlar vardı.

Güneyde mahsur kalan Türkler vardı.

Anne babalar çocuklarından…

Çocuklar ailelerinden ayrılmıştı.

O günlerde insanların çaresizliği üzerinden para kazananlar da çıktı.

Ama savaşın en büyük ironisi başka yerdeydi.

Birbirlerini yıllarca düşman ilan edenler, kendi aileleri söz konusu olduğunda aynı masaya oturabiliyorlardı.

Bir tarafta EOKA mensuplarının ve Rum yöneticilerinin yakınları…

Diğer tarafta Türk yöneticilerin, mücahit komutanlarının ve devlet görevlilerinin çocukları, eşleri ve anne babaları…

Halk birbirine düşman edilirken, yönetenler kendi yakınlarını kurtarmak için gizlice anlaşabiliyor, karşılıklı takaslar yapabiliyorlardı.

İşte bu görevlerden biri de onu Eftakomi’ye götürdü.

Elinde resmî görevlendirme yazıları vardı.

Yanında Topal Mahmut bulunuyordu.

Fakat o gün yaşayacakları artık bir takas hikâyesi olmayacaktı.

Köy sessizdi.

Rahatsız edici bir sessizlik vardı.

Bir süre yürüdükten sonra yaşlı bir Rum kadın onları görünce ağlayarak önlerine koştu.

Ne söylediği anlaşılmıyordu.

Ellerinden tutuyor…

Israrla bir evi işaret ediyordu.

Önce bunun bir tuzak olabileceğini düşündü.

Topal Mahmut silahıyla öndepn içeri girdi.

Arkasından İlter Kırmızı…

İçeride namsiyeli, demir bir köy karyolası duruyordu.

Yaşlı kadın, üzerindeki beyaz çarşafı yavaşça kaldırdı.

Yatakta…

Saçları darmadağın…

Bacakları kan içinde…

Ölü gibi hareketsiz yatan 14/15 yaşlarında küçük bir kız çocuğu vardı.

Kadın dizlerinin üzerine çöktü.

Rumca feryat ederek yalvarmaya başladı.

“Pekse mas… Prota tzeinin, tzei ystera emenan. Pekse mas tzia tus dkio. Na teleinioni tunto martyrion…”

“Vur bizi… Önce onu… Sonra beni… Vur ikimizi de… Bitsin artık bu eziyet…”

Anlattığına göre çocuk günlerdir ağır cinsel saldırılara maruz bırakılıyordu.

Daha da sarsıcı olan ise, bunu yapanların da, buna sessiz kalanların da aynı coğrafyanın insanları olmasıydı.

O odada yalnızca bir çocuk yatmıyordu.

Savaşın insandan neler alıp götürebileceğini de ilk kez bu kadar çıplak görüyordu.

O anda kendi çocuklarını düşündüğünü anlatıyordu.

Ürperdiğini…

Ciğerinin ezildiğini…

Ve o günden sonra savaşa artık eskisi gibi bakamadığını…

Çünkü o odada gördüğü şey ne cepheyle açıklanabilirdi…

Ne siyasetle…

Ne de milliyetçilikle…

Ortada yalnızca bir çocuk vardı.

Ve insanın vicdanını ömür boyu taşıyacağı kadar ağır bir suç…

Çok sinirlenmişti. Bölgenin Kıbrıslı Türk bölük komutanına gitti. Aldığı cevap buz gibi soğuktu. “Siz garışmayın bu işlere. Herşey bizim kontrolumuz altında” 

Lefkoşa’ya döner dönmez olayı ayrıntıları ile resmi makamlara rapor etti. Bu olayların üzerinin örtülmemesi ve sorumlular hakkında işlem yapılması gerektiğini yazdı.  Sonuç ne oldu bilmiyor. Sadece almaya gittikleri Lukas adlı “EOKA” cı Rum’un öldüğü bilgisi ile geri döndüler. 

Aradan birkaç gün geçmişti.

Bu kez bambaşka bir görev verildi.

Barış Gücü’nden teslim alacağı bir Kıbrıslı Türk kadın ile küçük çocuğunu Mağusa’ya götürecekti.

Kadın yol boyunca sessizdi.

Başını bile kaldırmıyordu.

Ta ki ilk kontrol noktasına gelinceye kadar…

Arabayı durduran askerleri görünce bir anda çığlık atmaya başladı.

Panik içinde ağlıyor…

Titriyordu…

Askerlerin hangi taraftan olduğu önemli değildi.

Üniforma yeterliydi.

Yaşadığı travma, gördüğü her üniformayı yeniden aynı korkuyla ilişkilendiriyordu.

Onu güçlükle sakinleştirebildi.

Kadın, güneyde evine yapılan cinsel saldırının ardından derin bir travmanın içine sürüklenmişti.

Belki yaşadıklarının hiçbirini anlatamayacaktı.

Belki de ömrü boyunca anlatamayacaktı.

Eftakomi’de gördüğü çocukla bu kadının yaşadıkları birbirinden farklı değildi.

Savaş, aynı acıyı farklı evlerde yeniden üretiyordu.

Bu olayın üzerinden elli yılı aşkın zaman geçti.

Ama Eftakomi ve o  küçük kız için İlter Amcanın anlattıkları aklımızdan hiç çıkmadı.

Bir Sır Adam kitabı üzerinde çalışırken üç kişi bu kez Ayios Theodoros’a gittik.

Asıl amacımız, Rauf Denktaş’ın 1967 yılında adaya çıktığı bölgeyi görmek ve köylülerle sözlü tarih görüşmeleri yapmaktı.

Biz aslında o köye başka bir hikâyenin peşinden gitmiştik.

Ama bazen tarih, aramadığınız soruları çıkarır insanın karşısına.

Bir evde kahve içmeye davet edildik.

Biz oturdukça başkaları da geldi.

1967 konuşuldu.

1974 konuşuldu.

Savaş konuşuldu.

Kahramanlık hikâyeleri anlatıldı.

Biz ise bekledik.

Sözlü tarih çalışmalarında bazen doğru soru, saatler süren sohbetlerden daha değerlidir.

Tam zamanı geldiğini düşündüğümüz anda sorduk.

“Eftakomi’de saldırıya uğrayan küçük Rum kız çocuğunu biliyoruz.”

“Bunu yapanların da bu bölgeden insanlar olduğunu biliyoruz.”

“Bu olay hakkında bir bilginiz var mı?”

Odanın içindeki hava bir anda değişti.

Bir adamın yüzü dondu.

Birkaç saniye öncesine kadar büyük bir gururla konuşan adam sustu.

Hiçbir şey söylemeden ayağa kalktı.

Dışarı çıktı.

Biraz uzakta bir sigara yaktı.

Ve sonra da geri dönmedi.

O an ne düşündüğünü bilmiyoruz.

O olayla bir ilgisi var mıydı, onu da bilmiyoruz.

Bunu iddia edemeyiz.

Ama bildiğimiz bir şey vardı.

Bazı soruların cevabı kelimelerle verilmez.

Bazen insanlar susarak konuşurlar.

Bazen tek bir bakış…

Tek bir sessizlik…

Tek başına içilen bir sigara…

Yarım asırlık bir yükü ele verir….


​To Μεγαλύτερο Έγκλημα του Πολέμου

​Ο θείος Ιλτέρ μας εξέπλησσε πάντα κατά τη διάρκεια των χρόνων που προετοιμάζαμε το βιβλίο «Ένας Άνθρωπος Μυστικό» (Bir Sır Adam).

Κάθε φορά που πιστεύαμε ότι δεν είχε απομείνει άλλο θέμα για διήγηση, εμφανιζόταν με έναν νέο φάκελο στα χέρια.

Κάποιες φορές με μερικά κιτρινισμένα έγγραφα…

Κάποιες φορές με έναν φάκελο που δεν είχε ανοιχτεί για χρόνια…

Και κάποιες φορές με επίσημα έγγραφα που είχαν βγει μέσα από έναν ξεχασμένο φάκελο…

Και εμείς τρέχαμε από πίσω τους.

Ξεφυλλίζαμε αρχεία εφημερίδων…

Μιλούσαμε με άλλους μάρτυρες…

Ακολουθούσαμε τα ίχνη των εγγράφων.

Και σχεδόν κάθε φορά ζούσαμε την ίδια έκπληξη.

Επειδή αυτά που διηγούνταν ταυτίζονταν ένα προς ένα με τα έγγραφα της εποχής.

​Όταν ολοκληρώσαμε τα έγγραφα και τις μαρτυρίες που ανήκαν στο έτος 1968, πιστεύαμε ότι το βιβλίο είχε τελειώσει σε μεγάλο βαθμό. Διότι μετά από εκείνη τη χρονολογία, ο Ιλτέρ Κιρμιζί είχε πλέον παραμεριστεί. Ειλικρινά, δεν πιστεύαμε ότι το μετά από αυτό θα προσέθετε κάτι νέο στο βιβλίο.

Κάναμε λάθος.

​Μια μέρα, αυτή τη φορά έβγαλε τους φακέλους ανταλλαγών που ανήκαν στο 1974.

Επίσημα έγγραφα…

Έγγραφα αδειών…

Λίστες ονομάτων…

Και πίσω από κάθε έγγραφο, μια ξεχωριστή ανθρώπινη ιστορία…

​Οι δικές του κόρες είχαν επίσης εγκλωβιστεί στον νόμο, στον Άγιο Ιωάννη (Αγιάννι), κατά τη διάρκεια του πολέμου.

Για να μπορέσει να τις φέρει στον βορρά, είχε αποδεχθεί την προσφορά βοήθειας ενός Ιταλού εμπόρου ξυλείας, τον οποίο είχε γνωρίσει πριν ξεκινήσει ο πόλεμος.

Ως πατέρας, συγκινούνταν φυσικά όταν μιλούσε για τις κόρες του.

Αλλά δεν τον είχαμε δει ποτέ τόσο λυπημένο…

Τόσο οργισμένο…

Όσο όταν διηγούνταν αυτά που έζησε στην Επτακώμη.

​Σώπασε για λίγο.

Μετά άρχισε να διηγείται.

Εκείνη ακριβώς τη στιγμή, άρχισε το κεφάλαιο που δυσκολευτήκαμε περισσότερο από όλα να γράψουμε.

Επειδή ορισμένα κείμενα είναι πραγματικά δύσκολο να γραφτούν.

Ο άνθρωπος μερικές φορές εύχεται το γεγονός που πρόκειται να διηγηθεί να μην είχε συμβεί ποτέ.

Αλλά ο ιστορικός δεν έχει μια τέτοια πολυτέλεια.

Ειδικά όταν έχει στα χέρια του τη διήγηση ενός μάρτυρα που βρέθηκε ακριβώς στο επίκεντρο του γεγονότος και τα έγγραφα που την επιβεβαιώνουν…

Δεν την έχει καθόλου.

​Το καλοκαίρι του 1974 η Κύπρος είχε κοπεί στα δύο.

Στον βορρά υπήρχαν εγκλωβισμένοι Ελληνοκύπριοι.

Στον νόμο υπήρχαν εγκλωβισμένοι Τουρκοκύπριοι.

Γονείς είχαν χωριστεί από τα παιδιά τους…

Παιδιά από τις οικογένειές τους.

Εκείνες τις μέρες εμφανίστηκαν και κάποιοι που έβγαζαν χρήματα πάνω στην απελπισία των ανθρώπων.

Αλλά η μεγαλύτερη ειρωνεία του πολέμου βρισκόταν αλλού.

Εκείνοι που ανακήρυσσαν ο ένας τον άλλον εχθρό για χρόνια, μπορούσαν να καθίσουν στο ίδιο τραπέζι όταν επρόκειτο για τις δικές τους οικογένειες.

Από τη μια πλευρά οι συγγενείς μελών της ΕΟΚΑ και Ελληνοκυπρίων διοικητών…

Από την άλλη πλευρά τα παιδιά, οι σύζυγοι και οι γονείς Τουρκοκυπρίων διοικητών, διοικητών των μουτζαχεντίν και κρατικών λειτουργών…

Ενώ ο λαός στρεφόταν ο ένας εναντίον του άλλου, αυτοί που διοικούσαν μπορούσαν να συμφωνούν μυστικά και να κάνουν αμοιβαίες ανταλλαγές για να σώσουν τους δικούς τους συγγενείς.

​Ακριβώς ένα από αυτά τα καθήκοντα τον έφερε και στην Επτακώμη.

Στα χέρια του είχε επίσημα έγγραφα ανάθεσης αποστολής.

Δίπλα του βρισκόταν ο Τοπάλ Μαχμούτ.

Όμως αυτά που θα ζούσαν εκείνη την ημέρα δεν θα ήταν πλέον μια ιστορία ανταλλαγής.

​Το χωριό ήταν σιωπηλό.

Υπήρχε μια ενοχλητική σιωπή.

Αφού περπάτησαν για λίγο, μια ηλικιωμένη Ελληνοκύπρια γυναίκα, μόλις τους είδε, έτρεξε μπροστά τους κλαίγοντας.

Δεν καταλαβαινόταν τι έλεγε.

Τους κρατούσε από τα χέρια…

Έδειχνε επίμονα ένα σπίτι.

Αρχικά σκέφτηκε ότι αυτό μπορεί να ήταν παγίδα.

Ο Τοπάλ Μαχμούτ μπήκε πρώτος μέσα με το όπλο του.

Πίσω του ο Ιλτέρ Κιρμιζί…

​Μέσα υπήρχε ένα σιδερένιο χωριάτικο κρεβάτι με κουνουπιέρα.

Η ηλικιωμένη γυναίκα σήκωσε αργά το λευκό σεντόνι που ήταν από πάνω.

Στο κρεβάτι…

Με τα μαλλιά της ανακατεμένα…

Με τα πόδια της μέσα στα αίματα…

Υπήρχε ένα μικρό κορίτσι 14/15 χρονών που έκειτο ακίνητο σαν νεκρό.

​Η γυναίκα έπεσε στα γόνατα.

Άρχισε να παρακαλάει ξεσπώντας σε κραυγές στα ελληνικά.

«Πέξε μας… Πρώτα τζείνην, τζει ύστερα εμέναν. Πέξε μας τζια τους δκιο. Να τελειώνει τούτο το μαρτύριον…»

«Σκότωσε μας… Πρώτα εκείνη… Μετά εμένα… Σκότωσε και τους δυο μας… Ας τελειώσει πια αυτό το μαρτύριο…»

​Όπως διηγήθηκε ο ίδιος, το παιδί υφίστατο σοβαρές σεξουαλικές επιθέσεις για μέρες.

Το ακόμη πιο συγκλονιστικό ήταν ότι τόσο αυτοί που το έκαναν αυτό όσο και αυτοί που σιωπούσαν απέναντι σε αυτό, ήταν άνθρωποι της ίδιας γεωγραφικής περιοχής.

​Σε εκείνο το δωμάτιο δεν έκειτο μόνο ένα παιδί.

Έβλεπε επίσης για πρώτη φορά τόσο γυμνά τι μπορεί να αφαιρέσει ο πόλεμος από τον άνθρωπο.

Διηγούνταν ότι εκείνη τη στιγμή σκέφτηκε τα δικά του παιδιά.

Ότι ανατρίχιασε…

Ότι σπάραξε η καρδιά του…

Και ότι από εκείνη τη μέρα δεν μπορούσε πλέον να δει τον πόλεμο όπως πριν…

Διότι αυτό που είδε σε εκείνο το δωμάτιο δεν μπορούσε να εξηγηθεί ούτε με το μέτωπο…

Ούτε με τη πολιτική…

Ούτε με τον εθνικισμό…

Υπήρχε μόνο ένα παιδί στη μέση.

Και ένα έγκλημα τόσο βαρύ που ο άνθρωπος θα κουβαλούσε στη συνείδησή του για όλη του τη ζωή…

​Μόλις επέστρεψε στη Λευκωσία, ανέφερε λεπτομερώς στις επίσημες αρχές αυτά που είδε. Είχε θυμώσει πολύ. Πήγε στον Τουρκοκύπριο διοικητή λόχου της περιοχής. Η απάντηση που έλαβε ήταν παγωμένη σαν πάγος: «Εσείς μην ανακατεύεστε σε αυτές τις δουλειές. Όλα είναι υπό τον έλεγχό μας».

​Μόλις επέστρεψε στη Λευκωσία, ανέφερε το περιστατικό λεπτομερώς στις επίσημες αρχές. Έγραψε ότι αυτά τα γεγονότα δεν πρέπει να συγκαλυφθούν και ότι πρέπει να ληφθούν μέτρα εναντίον των υπευθύνων. Δεν γνωρίζει ποιο ήταν το αποτέλεσμα. Επέστρεψαν μόνο με την πληροφορία ότι ο Ελληνοκύπριος «ΕΟΚΑτζής» ονόματι Λουκάς, τον οποίο είχαν πάει να πάρουν, είχε πεθάνει.

​Είχαν περάσει λίγες μέρες.

Αυτή τη φορά του ανατέθηκε μια τελείως διαφορετική αποστολή.

Θα μεταφέρει στη Αμμόχωστο μια Τουρκοκύπρια γυναίκα και το μικρό της παιδί, τους οποίους θα παραλάμβανε από την Ειρηνευτική Δύναμη.

Η γυναίκα ήταν σιωπηλή καθ’ όλη τη διάρκεια της διαδρομής.

Δεν σήκωνε καν το κεφάλι της.

Μέχρι που έφτασαν στο πρώτο σημείο ελέγχου…

Μόλις είδε τους στρατιώτες που σταμάτησαν το αυτοκίνητο, άρχισε ξαφνικά να ουρλιάζει.

Έκλαιγε σε حالة πανικού…

Έτρεμε…

Δεν είχε σημασία από ποια πλευρά ήταν οι στρατιώτες.

Η στολή ήταν αρκούντως αρκετή.

Το τραύμα που είχε ζήσει συνέδεε κάθε στολή που έβλεπε ξανά με τον ίδιο φόβο.

Κατάφερε να τη καλμάρει με δυσκολία.

Η γυναίκα είχε παρασυρθεί σε ένα βαθύ τραύμα μετά τη σεξουαλική επίθεση που δέχτηκε στο σπίτι της στον νότο.

Ίσως να μην μπορούσε να διηγηθεί τίποτα από όσα έζησε.

Ίσως και να μην μπορούσε να τα διηγηθεί σε όλη της τη ζωή.

Όσα έζησε αυτή η γυναίκα δεν διέφεραν από όσα έζησε το παιδί που είδε στην Επτακώμη.

Ο πόλεμος αναπαρήγαγε τον ίδιο πόνο σε διαφορετικά σπίτια.

​Έχουν περάσει πάνω από πενήντα χρόνια από αυτό το περιστατικό.

Αλλά αυτά που διηγήθηκε ο θείος Ιλτέρ για την Επτακώμη και εκείνο το μικρό κορίτσι δεν βγήκαν ποτέ από το μυαλό μας.

Καθώς εργαζόμασταν πάνω στο βιβλίο «Ένας Άνθρωπος Μυστικό», τρία άτομα πήγαμε αυτή τη φορά στον Άγιο Θεόδωρο.

Ο κύριος στόχος μας ήταν να δούμε την περιοχή όπου ο Ραούφ Ντενκτάς αποβιβάστηκε στο νησί το 1967 και να πραγματοποιήσουμε συνεντεύξεις προφορικής ιστορίας με τους συγχωριανούς.

Εμείς στην πραγματικότητα είχαμε πάει σε εκείνο το χωριό αναζητώντας μια άλλη ιστορία.

Αλλά μερικές φορές η ιστορία φέρνει μπροστά στον άνθρωπο ερωτήματα που δεν έψαχνε.

​Μας προσκάλεσαν να πιούμε καφέ σε ένα σπίτι.

Όσο καθόμασταν, ερχόντουσαν κι άλλοι.

Συζητήθηκε το 1967.

Συζητήθηκε το 1974.

Συζητήθηκε ο πόλεμος.

Διηγήθηκαν ιστορίες ηρωισμού.

Εμείς όμως περιμέναμε.

Στις εργασίες προφορικής ιστορίας, μερικές φορές η σωστή ερώτηση είναι πιο πολυεπίπεδη και αξίζει περισσότερο από συζητήσεις ωρών.

​Τη στιγμή που πιστέψαμε ότι ήρθε η κατάλληλη ώρα, ρωτήσαμε:

«Γνωρίζουμε για το μικρό Ελληνοκύπριο κορίτσι που δέχτηκε επίθεση στην Επτακώμη.»

«Γνωρίζουμε επίσης ότι αυτοί που το έκαναν αυτό ήταν άνθρωποι από αυτή την περιοχή.»

«Έχετε κάποια πληροφορία για αυτό το γεγονός;»

​Η ατμόσφαιρα μέσα στο δωμάτιο άλλαξε ξαφνικά.

Το πρόσωπο ενός άνδρα πάγωσε.

Ο άνδρας που μιλούσε με μεγάλο καμάρι μέχρι πριν από λίγα δευτερόλεπτα, σώπασε.

Σηκώθηκε όρθιος χωρίς να πει τίποτα.

Βγήκε έξω.

Άναψε ένα τσιγάρο λίγο πιο μακριά.

Και μετά δεν επέστρεψε ποτέ.

​Δεν γνωρίζουμε τι σκέφτηκε εκείνη τη στιγμή.

Δεν γνωρίζουμε αν είχε κάποια σχέση με εκείνο το περιστατικό.

Δεν μπορούμε να το ισχυριστούμε αυτό.

Αλλά υπήρχε κάτι που γνωρίζαμε.

Η απάντηση σε ορισμένες ερωτήσεις δεν δίνεται με λέξεις.

Μερικές φορές οι άνθρωποι μιλούν σωπαίνοντας.

Μερικές φορές ένα μόνο βλέμμα…

Μια μόνο σιωπή…

Ένα τσιγάρο που καπνίζεται μόνο του…

Προδίδει ένα βάρος μισού αιώνα.

Etiketler: 1974cinsel şiddetEftakomikıbrıssavaş suçlarısözlü tarih
GÜVEN ULUDAĞ

GÜVEN ULUDAĞ

Tarih Öğretmeni | Araştırmacı-Yazar

Panaya Manastırı’nda Öldürülen Çoçuğun Hikâyesi (TR-ΕΛ)
BELLEK & TARİH

Panaya Manastırı’nda Öldürülen Çoçuğun Hikâyesi (TR-ΕΛ)

GÜVEN ULUDAĞ
3 Temmuz 2026
Devam Et
Gazedda

© 2026 Gazedda - Copyleft

  • Künye
  • Dayanışma
  • İletişim
  • Gizlilik Politikası

Welcome Back!

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In

Add New Playlist

Bulamadık
Tümünü Gör
  • ANA SAYFA
  • YAZARLAR
    • GAZEDDA YAZARLARI
    • GÜNEYDEN YAZARLAR
      • PENNA
    • DÜNYADAN YAZARLAR
      • PROJECT SYNDICATE
    • EDİTORYAL KOLEKTİF
  • SÖYLEŞİ
  • BELLEK & TARİH
    • YERİN HAFIZASI
  • TÜM İÇERİK
    • HABER ARŞİVİ
      • KIBRIS
      • DÜNYA
      • KORONAVİRÜS
    • MULTİMEDYA ARŞİVİ
      • GAZEDDAPOD
      • GAZEDDAWEBTV

© 2026 Gazedda - Copyleft