AktüelEngin KaraGazeddablogkoronavirusKoronavirüsü ile mücadele ve ekonomi – Engin Kara

Virüsün yayılması ile birlikte hastaneler üzerinde çok ciddi bir baskı oluşmaya başladı. Avrupa’nın en iyi sağlık sistemlerine sahip ülkeler bile virüsü karşılamada yetersiz kalıyor.
Engin Kara Engin KaraMart 16, 2020
Şiddete Karşı Yan Yana - LTB

Dünya, Kovid-19 adı da verilen Korona virüsüyle mücadele ediyor. Virüs; dünya genelinde yayılmayı sürdürürken, ülkelerin virüse karşı aldığı önemler de her geçen gün giderek artıyor. Bu tedbirler arasındaysa, önemli yaklaşım farklılıkları var. Örneğin; Fransa ve İrlanda gibi ülkeler, İtalya örneğini takip ederek, hayatı durdurarak, virüsün yayılmasını önlemeye çalışırken, İngiltere ise daha yumuşak önemler almayı tercih ediyor. Şu anda, virüse karşı, İngiltere’de günlük hayatı sınırlayan herhangi bir radikal tedbir yok. İnternette yaptığım araştırmalara göre; İsveç ve Finlandiya’nın da İngiltere’nin yaklaşımına benzer bir yaklaşımı tercih ettiğini görüyorum.

Ülkelerin virüse karşı aldığı önlemlerde; İtalyan modeli virüsün yayılmasını tamamen durdurmayı amaçlıyor. İngiltere’nin benimsediği anlayış ise; İtalya modeline göre çok daha karamsar bir senaryo üzerine kurulu. Bu modelin temelinde; virüsün yayılımının tamamen durdurulmasının mümkün olmadığı ve her ne önlem alınırsa alınsın, nüfusun %80’nine virüsün bulaşabileceği varsayımı karşımıza çıkıyor. Bütün strateji de bu kötü durumun nasıl yönetilebileceği üzerine odaklanmış durumda. Öncelikle düşük risk grubunda bulunan insanların bu virüse maruz kalması hedefleniyor. Virüse maruz kalanların bağışıklık kazanacağı ve bağışıklık kazanan bu insanların da virüsü başkalarına bulaştırmayacağı varsayımı üzerinden gidiliyor. 

İngiltere’nin ‘sürü bağışıklığı’ ( herd immunity) olarak adlandırılan bu yaklaşımı; hem ülke yerel basınında hem de uluslararası basında oldukça fazla eleştirildi. İngiltere hükümetinse bu eleştirilere yanıtı netti. Başbakan Boris Johnson yaptığı açıklamada; alınan tedbirlerin tamamının bilim adamlarının tavsiyeleri doğrultusunda alındığını söyledi. Gerçekten de basında bu konuyla ilgili politikacılardan çok, hükümetin bilim danışmanı Sir Patrick Vallance başta olmak üzere, bilim adamlarının demeç verdiğini görüyoruz. Londra Üniversitesi’nden Profesör Graham Medley’nin, geçtiğimiz hafta BBC’nin popüler programı Newsight’da yayınlanan röportajı konu hakkında oldukça bilgilendirici ve bir o kadar da etkileyiciydi.

İngiltere’de alınan tedbirlerin çoğu; özellikle yüksek risk grubunda bulunan 70 yaş ve üstü vatandaşlara yönelik.  Bunun nedeni de; tahmin edileceği üzere virüsün, bu demografik grup üzerinde ölümcül etkiye sahip olması. Virüsün, çocukları çok etkilemediği ise bilinen bir gerçek. Genç hastaların ise; hastalığı nispeten kolayca atlattığı karşılaşılan vakalardan anlaşılıyor. Bu durumu bir örnek üzerinden açıklamak gerekirse; yazıyı yazdığım sırada, İtalya ve Güney Kore’de vaka sayısı birbirine çok yakındı ve yaklaşık 8,000 civarındaydı. Buna rağmen İtalya’da ölümle sonuçlanan vakaların sayısı, Güney Kore’ye göre çok daha fazla. İtalya’da ölümle sonuçlanan vakaların, toplam vaka sayısına oranı %6.6 iken; bu oranın Güney Kore’de sadece %0.8 olduğunu görüyoruz. Aradaki bu büyük farkın temel nedeni; İtalya’da virüse yakalanalar arasında yaşlıların oranın bir hayli yüksek olması. İtalya’da toplam vakalar içerisinde 80 yaş ve üzeri kesimin payı yaklaşık %20 iken; bu pay Güney Kore’de %3’ün altında. Aslında bu durum çok da sürpriz değil. Malum, İtalya yaşlı nüfusun ağırlıkta olduğu bir ülke. Buna karşın, Almanya’daki durum ise Güney Kore’dekinden çok da farklı değil. Almanya’da şu ana kadar kayıtlara geçen yaklaşık 5,000 vaka var. Virüse yakalananların çoğunluğunun genç nüfustan olması sebebiyle, burada da ölüm oranlarının çok düşük (%0.2) olduğu gözlemleniyor.

Profesör Medley, yukarıda bahsettiğim röportajında; 70 yaş ve üzerindeki nüfusun İngiltere’nin en kuzeyine, geriye kalan nüfusun ise ülkenin en güneyine toplanıp, güneyde virüsün yayılmasına izin verilmesi durumunda, sorunun hızlı bir şekilde çözüleceği görüşünde. Ancak takdir edersiniz ki böyle bir planı uygulamaya koymak, pratikte pek de mümkün değil.

Sir Patrick; İngiltere hükümetinin, okulları kapatmama kararını da; “Eğer okullar kapatılırsa, anne ve babalar çalıştığı için, büyük ihtimalle, çocuklara nene ve dedeler bakmak durumda kalacak. Yani, bu süreçte, hiç ama hiç karşılaşmaması gereken iki grubun karşılaşma olasılığı artacak. Bu nedenle, en azından, şimdilik, okulları kapatmayı düşünmüyoruz,” şeklinde açıkladı.

İngiltere’nin bu stratejisinin arkasındaki diğer bir nedenin de, bu tür salgın hastalıkları bastırmaya çalışmanın ilerde daha büyük sorunlara yol açacağına olan inanç olduğunu söylemek mümkün. Bu korkunun arkasında da, anladığım kadarıyla, 1918 yılında yaşanan “İspanyol Gribi” olarak anılan salgının hayaleti dolaşıyor.

İspanyol Gribi; 1918 yılının Haziran ayında başlamış ve ilk dalga yaklaşık bir ay boyunca sürmüş. Salgının sürecine bakıldığında, başlangıçta ölüm oranı nispeten düşükmüş. Ancak kış aylarının gelmesiyle beraber, salgın tekrar canlanmış ve 50 milyon insanın ölümüne neden olmuş.

Bunun yanında, İngiltere’deki uzmanlar, ev hapsi önlemlerinin de ancak kısa süreli etkili olduğunu, örneğin bir ya da iki hafta sonra insanların disiplinini kaybettiğini ve dolayısıyla da, bu tedbirin etkinliğini yitirdiğini söylüyorlar. Bu nedenle, bu tür önlemlerin de en gerekli olduğu zamanda kullanılması gerektiğini düşünüyorlar.  

Özetle; Korona virüsü ile mücadelede iki farklı yaklaşımın olduğunu görüyoruz. Ancak bulunduğumuz noktada her iki yaklaşımın da doğru olması olasılığı çok düşük görünüyor. Ümit edelim ki, İngiltere’nin stratejisi yanlıştır ve uygulanan sosyal izolasyonla virüsün yayılmasının bir şekilde önüne geçilebilir.

Öte yandan, İngiltere’nin ulusal stratejisini üzerine kurduğu kötü senaryonun da gerçekleşme olasılığını yok saymak oldukça zor. Global Sağlık Güvenliği Endeksi’ne göre; İngiltere, dünyada bu tür bir salgınla en iyi baş edebilecek ülkeler sıralamasında ikinci (birincisi ise ABD). Her ne kadar, Almanya İngiltere’ye göre virüsle mücadelede daha agresif bir politika takip ediyorsa da, Almanya’nın da İngiltere ile benzer bir senaryoyu baz aldığını söylemek mümkün.  Almanya Başbakanı Angela Merkel, geçtiğimiz hafta yaptığı açıklamada; Almanya nüfusunun yüzde 60 ila 70’ine virüsün bulaşmasını beklediklerini söyledi.

***

Virüsün yayılması ile birlikte hastaneler üzerinde çok ciddi bir baskı oluşmaya başladı. Avrupa’nın en iyi sağlık sistemlerine sahip ülkeler bile virüsü karşılamada yetersiz kalıyor.

Bu nokta da akla gelen soru şu: Bu kötü senaryonun gerçekleşmesi durumunda; KKTC sağlık sistemi bu durumu kaldırabilecek güçte mi?

Sanırım, bu sorunun yanıtı; Hayır.  Normal zamandaki ihtiyacı bile karşılamakta zorlanan hastanelerimizin, böyle bir durumda oluşacak ihtiyacı karşılayabileceğini söylemek, aşırı iyimser bir yaklaşımdan öteye gitmez.

Bu aşamada yapılması gerekense; sağlık sistemimizin zaman kaybetmeden salgının yaratacağı baskıyı kaldırabilecek düzeye getirilmesidir.

Bununla bağlantılı olan en temel argüman ise ekonominin durumu olacaktır. Virüsün yayılmasıyla birlikte, kuşkusuz işgücünde yaşanan azalmayla beraber, üretimde de ciddi düşüşler yaşanacak. Ekonominin resesyona girmesi bu noktada kaçınılmaz görünüyor. Böylesi bir ortamda; üretimi artırıcı makroekonomik politikaları uygulamaya çalışmaksa, boşa kürek çekmekten öteye gitmeyecektir.

Dolayısıyla, uygulanacak ekonomi politikaları da bu olası resesyonun, firmalar ve vatandaş üzerindeki etkilerini minimize etmeyi amaçlamalı. Firmaların bu krizle birlikte nakit sorunu yaşayacağı da açık. Bu nedenle, devletin işletmelere olan borçlarını zamanında ödemesi bir zorunluluk. Bunun yanında, devletin nakit sıkıntısı yaşayacak firmalara da yardımcı olması gerekir. Aynı zamanda, maddi açıdan zora düşecek aileler de olacaktır. Din, dil ve ırk ayrımı gözetmeksizin, bu ailelere de destek olmak devlet olmanın asli yükümlülüğüdür. Ve tabi ki yukarıda da belirttiğim gibi; ekonomi politikalarının öncelikli olarak sağlık sektörü üzerine yoğunlaşması en etkili adım olacaktır.

Arif Hasan Tahsin kitaplarından birinde, 1974 sonrası Kıbrıs Türk toplumunu tarif ederken; “Karpaz’da birinin parmağına kıynık girse, acısı Omorfo’da hissedilirdi,” der.  1974 sonrasında ise bir çok şeyle birlikte bu anlayış da yok oldu. Bu büyük krizin etkilerini minimize etmek icin ihtiyacımız olan şey en temel şey; tam da bu anlayıştır. Geçmişimizde pek çok krizde büyük bir empati çemberi oluşturarak, sıkıntıların üstesinden gelmeyi başardık, yine yapabiliriz…

Engin Kara

Engin Kara

Engin Kara Cardiff Üniversitesinde ekonomi profesörü olarak görev yapıyor. Kara ayrıca Munich merkezli CESifo araştırma enstitüsünün üyesidir. Kara, lisans derecesini İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nden aldı. Lisans eğitiminin ardından İngiltere’ye giden Kara, yüksek lisans eğitimini Warwick Üniversitesi’nde, doktora eğitimini ise York Üniversitesi’nde tamamladı. İngiltere’nin Birmingham, Bristol ve Exeter Üniversitelerinde öğretim görevlisi olarak çalışan Kara, Belçika Merkez Bankası’nda ekonomist, Avrupa Birliği Merkez Bankasında danışman olarak görev yaptı. Makaleleri, Journal of Monetary Economics ve Journal of Money, Credit and Banking gibi alanının önde gelen akademik dergilerinde yayınlandı. Çalışmaları, makroekonomik genel denge modelleri, enflasyon dinamikleri, para ve maliye politikaları üzerinde yoğunlaşır. Mail: [email protected]

Music will never ends..

Gazeddakıbrıs yurttaş gazeteciliği anlayışı ile yayın yapan, yurttaştan yana taraf olan ve gazetecilikte meslek etiği ilkelerine inanan bir yayın organıdır.
Gazeddakıbrıs unutulanları, unutturanlara inat hatırlatandır.
Gazeddakıbrıs her koşulda barıştan yanadır.
Gazeddakıbrıs yurttaşın kendisi, O’nun sözüdür.

Gazeddakıbrıs, 2020 ↄ⃝ copyleft