Kıbrıs’ın henüz bölünmediği, kuzeyinin uluslararası hukuk içinde nasıl konumlanacağına dair tartışmaların bile yapılmadığı zamanlardı.
Bir zamanlar Kıbrıs’ta krallar, Lefkoşa’daki St. Sophia Katedralinde ‘Kıbrıs tacını’, Mağusa’daki St. Nicholas Katedralinde ise ‘Kudüs tacını’ giyerdi. Bu gelenek, Lüzinyanların Kudüs üzerindeki gerçek hakimiyetlerini kaybettikten sonra bile sembolik olarak sürdü. Ancak 1489’da son Kıbrıs kraliçesi Caterina Cornaro’nun adayı Venedik Cumhuriyeti’ne devretmesiyle bu törenler sona erdi; Mağusa’daki son büyük seremoni ise bir taç giyme değil, bir feragatti.
Kıbrıs Kraliçesi Caterina Cornaro’nun hikâyesi, eril tarih yazımının alışılagelmiş “hüzünlü bir sürgün” anlatısına sığmayacak kadar karmaşıktır. Kadınların tarih boyunca siyasi çıkarlar uğruna nasıl araçsallaştırıldığını bilen bir gözle, bu süreci yeniden okumak gerekir.
Cornaro, o dönemde sadece bir kraliçe değildi. Venedik Cumhuriyeti, Papalık Devletleri, Napoli Krallığı ve Osmanlı İmparatorluğu gibi devasa güçlerin kesişim noktasında duran; diplomasi ve ticaret savaşlarının tam merkezine yerleştirilmiş stratejik bir figürdü.
Henüz 14 yaşındayken, hiç görmediği Kıbrıs Kralı II. James ile vekaleten evlendirilmesi, aristokraside kadının nasıl bir “ittifak aracı” olarak kullanıldığının açık bir örneğiydi. Kanımca Cornaro ailesinin ticari çıkarları ve Venedik’in Akdeniz hâkimiyeti uğruna, genç bir kadının hayatı adeta bir anlaşma maddesine dönüştürüldü.
Kıbrıs’ın son Lüzinyan kralı olan eşinin ve ardından henüz bir yaşındaki oğlunun ölümüyle, Caterina kendini büyük bir siyasi boşluğun ortasında buldu. Buna rağmen, 15 yıl boyunca Kıbrıs Krallığındaki tahtını korumayı başardı. Ancak bu, bir güç hikâyesi olduğu kadar bir yalnızlaştırılma hikâyesidir. Sarayındaki erkek danışmanların çoğu aslında Venedik’in gölgesiydi. Caterina, kendi krallığında hüküm süren ama özgürlüğü adetq altın bir kafeste sınırlanmış bir hükümdara dönüştü.
1489’da Venedik’in baskısıyla tahtı bırakmaya zorlanması, yalnızca bir kraliçenin sürgünü değil; bir halkın iradesinin sistemli şekilde devralınmasıydı. Bu durumdan da şunu anlıyoruz ki, kadının kendi bedeni ve geleceği üzerindeki tasarrufundan korkan bu düzen, onu siyasi bir tehdit olarak gördü.
Bugün Ortadoğu’da süregelen çatışmalara baktığımızda, tarihsel kalıpların ne kadar az değiştiğini görmek zor değil. Orta Doğu hâlâ büyük güçlerin çıkar mücadelelerine sahne olurken, sivil halk özellikle kadınlar, en ağır bedeli ödemeye devam ediyor. Kıbrıs ise hâlâ bölünmüş bir ada olarak, uluslararası hukuk, kimlik ve egemenlik tartışmalarının ortasında duruyor.
Kuzeyin tanınma meselesi, güneyin uluslararası sistem içindeki konumu ve iki toplum arasındaki kırılgan denge; aslında Caterina’nın dönemindeki güç mücadelelerinin modern bir yansıması gibi okunabilir. Denilebilir ki, değişen sadece aktörlerdir, yöntemler değil.
Bu nedenle Caterina’nın hikâyesi yalnızca geçmişe ait değildir. Kadınların karar alma mekanizmalarında yeterince yer almadığı her düzende, savaşların ve siyasi krizlerin yükünü daha ağır taşıdığı gerçeği bugün de geçerliliğini korur.
Bugün Kıbrıs’ta, Othello Kalesi’nin sert taşlarında ya da Lefkara’nın ince dantellerinde hissedilen şey, sadece tarih değil; aynı zamanda bir kadının görünmeyen direnişidir.
Özetle Caterina Cornaro, feodalizmden kapitalizme geçişin eşiğinde, devlet çıkarları uğruna tahtından edilen; ama zarafeti, zekâsı ve direnciyle silinmeyi reddeden bir figürdür.
Bir gün eğer yolunuz düşerse Lefkoşa Belediyesi Leventis Müzesi’nde karşılaşacağınız Caterina Cornaro’nun resmedildiği tuvaldeki o vakur bakış, aslında Kıbrıs tarihinin en büyük siyasi satranç oyunlarından birinde piyon yapılmak istenen ama kraliçe olarak kalmayı başaran bir kadının izidir.
Onun hikâyesine bakmak, sadece bir kraliçeyi hatırlamak değil bugünün dünyasını anlamaktır. Çünkü tarih, çoğu zaman değişmez; sadece kendini yeniden anlatır.
KAYNAKÇA:
Mağusa Öyküleri, 2022: Dervişe Güneyyeli, Okan Dağlı.



