Yarattığı dünyalarla hayatıma büyük etki etmiş, hayal gücüne hayran olduğum yazar Ursula Le Guin, yaratıcı yetişkini hayatta kalmayı başarmış bir çocuk olarak tanımlar. Burada kastettiği fiziksel anlamda hayatta kalmak değildir. Özellikle iç dünyasının derinliğini, merak duygusunu kaybetmemiş, etrafındaki dünyayı değişmez doğrulara indirgemeyen ve hayal kurabilme gücünü terk etmemiş bir yetişkindir. Le Guin’in düşüncesinde hayal gücü, çocuklukta gelişmeye başlar, sistem tarafından törpülenir ama tamamen yok olmaz ve geri çağrılabilir.
Çocukken hayal kurmak kırklı yaşlara göre çok daha kolaydı. Küçük yaşlarda zihnimiz henüz ihtimallerle sınırlanmamıştı. Bir şeyin olup olmayacağıyla değil, daha çok nasıl olabileceğiyle ilgileniyorduk. Gerçeklik henüz bu kadar kesin ve bu kadar tartışılmaz değildi. Bir sandalye gemiye, bir oda başka bir dünyaya dönüşebilirdi. Ve kimse bunun mümkün olup olmadığını sorgulamazdı. Ancak zamanla daha gerçekçi hayaller kurmayı, hayallerimizde de ölçülü olmayı öğreniyoruz. Hatta zamanla, hayal kırıklığına uğramamak adına belki de hayal kurmaya bile korkuyoruz. Halbuki hayal kurmak sadece gerçeklikten kaçmak değil, aynı zamanda geleceği kurabilmek için prova yapmaktır. Bu yüzden büyüdükçe yitirmeye başladığımız şey sadece hayal kurma alışkanlığı değil, alternatif bir hayatı düşünebilme cesaretidir de.
Çocukken oldukça hayalperesttim. Geriye dönüp baktığımda kendimi hayal kurarken, hayali oyunlar oynarken hatırlıyorum; Kimi zaman yalnız, kimi zaman da arkadaşlarımla. O dönemlerde bulunduğum her ortam, kafamda bambaşka dünyalara, hatta başka evrenlere dönüşebilirdi. Okuduğum kitaplardan, özellikle de Küçük Prens’ten çok etkilendiğimi hatırlıyorum. Hayal kurmak benim için yalnızca bir kaçış değil, bir varoluş biçimiydi. Sadece çocuklukta değil, ilerleyen yaşlarımda de kendime ait bir hayal dünyam vardı. Gerçekliğin sertliğine rağmen içimde başka ihtimaller taşıyabiliyordum. Kıbrıs’a ve dünyaya dair kurduğum inatçı ütopyalarım vardı. Sonra bir yerde, o dünya daralmaya başladı. Ne zaman olduğunu tam olarak hatırlamıyorum. Bir noktada, eskisi gibi hayal kuramadığımı fark ettim. Zihnim hâlâ çalışıyordu, düşünüyor, planlıyor, anlamlandırıyordu. Ama hayal etmiyordu. Ve bu eksiklik, zamanla sessiz bir boşluğa dönüşmeye başlayınca hayal kurma süreçlerine dair sorgulamalar, araştırmalar yapmaya başladım.
Jean Piaget’ye göre hayali oyun, çocuğun ‘sembolik düşünme’ kapasitesinin temelidir. Yani hayal kurarak yalnızca oyun oynamaz, gerçekliği anlamlandırır; bir dünya yaratır ve o dünyanın içinde kendini de kurar. Bu şekilde olduğundan daha ileri bir varlık haline gelir. Ve buradaki önemli bir nokta da bu kapasitenin yalnızca çocukluğa ait olmamasıdır. Piaget’ye göre hayal kurmak, yalnızca geleceği tasarlamak değil, aynı zamanda duyguyla temas edebilmektir.
Winnicott’un çalışmaları ise hayal kurmanın nasıl dönüştüğüne dair açıklayıcıdır. Winnicott’un tanımladığı “oyun alanı”, yani insanın kendini güvende hissederek yaratabildiği o içsel boşluk, zamanla daralmaya başlar. Çünkü yetişkinlik, çoğu zaman bu alanı korumayı öğretmez. Aksine, onu doldurmayı öğretir. Daha fazla bilgiyle, daha fazla sorumlulukla, daha fazla gerçeklikle. Ve dolu bir zihnin hayal kuracak yeri kalmaz.
Yapılan araştırmalar, günümüzde benzer bir daralmanın çok erken yaşlarda gerçekleştiğini gösteriyor. Çocukların hayal gücü yok olmuyor ama alan kaybediyor. Burada en kritik noktalardan biri, boş zamanın neredeyse tamamen yapılandırıldığı bir dünyada büyümeleridir. Her şeyin net bir karşılığı, net bir sonucu var. Doğru cevaplar hızla ödüllendiriliyor. Belirsizlik ise giderek daha az tolere ediliyor. Oysa hayal, belirsizliğe ihtiyaç duyar. Boşluğa. Cevapsızlığa. Hatta biraz da can sıkıntısına. Ama bugün o boşluk giderek ortadan kalkıyor. Sürekli uyarılan zihin, zamanla birden fazla uyaranı aynı anda yönetmeyi hızlıca öğrenirken bir yandan da artık üretmemeye başlar; yalnızca tepki verir. Ve tepki veren bir zihin, hayal kurmaz. Belki de bu yüzden günümüzde öncelikli mesele hayal kurmayı unutmak değil, hayal kurmanın gerektirdiği o kırılgan ve önemli alana girememektir. Hayal gücü yalnızca bireysel süreçler için değil çok geniş ölçekte de oldukça önemlidir. İlerlemenin motorudur. Bütün bilimsel ve sanatsal süreçler önce hayal etmekle başlar ve değişim, mevcut olanın ötesini düşünebilmekle mümkün olur. Bu nedenle toplumların ve insanlığın ilerleyişi, hayal kurabilme kapasitesiyle doğrudan ilişkilidir. Çünkü hayal kurmak, yalnızca güzel ihtimalleri düşünmek değildir. Aynı zamanda o ihtimallerin gerçekleşmeme ihtimaliyle de temas edebilmek, ama yine de gerçekleşmesi için eylemde bulunabilme cesaretidir. Ancak insan bazen tüm bunları göze almak istemez. Özellikle hızlıca akıp giden sert gündemler, sürekli analiz etmeye, anlamlandırmaya ve aslında sürekli tetikte olmamıza neden olur. Ve bu durum zihinlerimizi hayatta kalma moduna sokar. Bu yüzden hayal kuramamak bazen de bir korunma, bir donma biçimidir. O nedenle sorguluyorum: Acaba biz gerçekten hayal kurmayı mı bıraktık, yoksa hissetmeye cesaret edemediğimiz için mi artık hayal kuramıyoruz? Ve daha da önemlisi: Bugün çocuklara hayal kuracak alan bırakıyor muyuz, yoksa onları daha en başından, yalnızca gerçeklikle baş etmeyi öğrenen ama onu dönüştürmekte güçlük çeken zihinlere mi dönüştürüyoruz? Bu yüzden bazen geriye dönüp hatırlamamız gerekiyor. Bir zamanlar hiçbir şey kesin değildi (tıpkı bugün olduğu gibi). Ve tam da bu yüzden her şey mümkündü.
Kaynakça
Winnicott, D. W. (1971). Oyun ve Gerçeklik
Piaget, J. (1962). Play, Dreams and Imitation in Childhood
Vygotsky, L. S. (2004). Imagination and Creativity in Childhood
Han, B.-C. (2017). Yorgunluk Toplumu
Le Guin, U. K. (2019). Zihinde Bir Dalga



