İngiltere’de yaz zamanı, üniversiteme yakın Godalming adlı bir köyde rastgele bir parka girdim. Park gerçekten güzeldi; aileler piknik yapıyor, çocuklar oynuyor, gençler sohbet ediyordu. Yeşil bir alanın toplumun moralini yükselttiğini sezmek zor değil. Hatta bilimsel olarak da bunun insanları daha iyi hissettirdiğini biliyoruz. Ama beni asıl çarpan şey yeşilin kendisi değil, o yeşilin kime ait olduğuydu. Parkın bir köşesinde 65 yaş üstü insanlar ukulele dersi alıyordu. Elektrikli scooter üstünde dedeler, bastonlu neneler… Müzik öğreniyor, gülüyor, birbirlerini bekliyorlardı. O an şunu düşündüm: Kıbrıs’ta emeklilik dediğimiz şey, neden yaşamak değil de “kapanmak” anlamına geliyor?
Bu yazı, “Avrupa’da her şey mükemmel” demek için yazılmıyor. Ne İngiltere kusursuz bir ülke, ne de Kıbrıs sadece eksiklerden ibaret. Ama bazen tek bir sahne, bir toplumun önceliklerini tokat gibi yüzümüze çarpar. O parkta gördüğüm şey bir “lüks” değildi; yaşlıların hayata katılımının normalleştiği bir düzenin küçük bir görüntüsüydü. Sonraki günlerde 70 yaşında Margaret isimli bir kadınla tanıştım. Piyano öğreniyordu. Kayak yapıyordu. Yine yıllar önce, 2019’da Amerika’ya gittiğimde host family’lik yapan 75 yaşındaki Betsy’yle tanışmış, onunla gym’e gitmiştim. Bu insanların ortak noktası “çok paraları olması” değildi. Ortak noktaları, yaşlılığın “hayatın dışına itildiğin bir dönem” değil, hâlâ yaşayabildiğin bir dönem olarak görülmesiydi.
Kıbrıs’ta ise çoğu zaman yaşlılık, emeklilik, hatta “dinlenme” kelimeleri bile yanlış yerde duruyor. Bizde emeklilik çoğu insan için dinlenmek değildir; hayatın yavaşça daraldığı bir süreçtir. Devletin ve toplumun sunduğu seçenekler kısıtlı olunca, yaşlıların dünyası da istemeden küçülür: ev–market–kahvehane üçgeni. Bir kısmı evde, bir kısmı kahvehane önünde, bir kısmı “artık dışarı çıkmayayım” güvenliğinde… Bu tabloyu sadece maaş üzerinden okumak yetersiz kalır. Evet, ekonomik şartlar ağırdır. Ama mesele sadece para değildir. Mesele, emekliliğin yaşanacağı mekânın, altyapının ve kültürün olmamasıdır.
Kıbrıs’ta “park” kavramı bile çoğu zaman bir oyun alanına indirgenmiş durumda: birkaç salıncak, belki iki–üç spor aleti, minimum yeşillik, çoğu zaman da konseptsiz ve dar bir alan. Su yok, çeşme yok, gölge yok; yürüyüş için kesintisiz bir rota yok; oturup uzun süre kalabileceğin düzen yok; tuvalet yok; yaşlıların rahatça inip çıkabileceği erişilebilirlik çoğu yerde yok. Bu yazının konusu parklar değil, ama parklar aslında tam da konunun merkezinde: Çünkü yaşlıların “yaşayabilmesi” için, dışarıda var olabileceği güvenli ve anlamlı alanlara ihtiyaç var. Yaşlılık, “evde oturmak” zorunda bırakıldığında, insanın hem bedeni hem zihni küçülmeye başlar.
Bu noktada şunu açık açık söylemek gerekiyor: Bizim bugünkü emekli kuşağımız sıradan bir kuşak değil. Bu insanlar Kıbrıs’ta tarihsel kırılmaların en ağırlarını gördü. İngiliz yönetimini gördüler. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kuruluşunu, 1963 olaylarını, 1974’ü, yerinden edilmeyi, kayıpları, belirsizliği yaşadılar. 1983’te yeni bir düzenin içinde yeniden hayat kurmaya çalıştılar. Kısacası, bu insanlar bir ülkenin hafızası, emeği, omurgası. Şimdi devletin ve toplumun onlara söylediği şey çoğu zaman şu: “İdare et.” Bu, yalnızca ekonomik bir ayıp değildir; insani ve toplumsal bir ayıptır. Çünkü bu kadar yük taşımış bir kuşağın hakkı, sadece hayatta kalmak değil; güvenle, sağlıkla, saygınlıkla yaşayabilmektir.
Elbette “devlet yapmıyor” deyip tüm sorumluluğu tek bir yere yıkmak kolay. Ama mesele devletin çok ötesinde. Belediyecilik, şehir planlama, kamusal alan anlayışı, sağlık politikaları, kültürel normlar… Hepsi bu tabloyu büyütüyor. Bir de işin görünmeyen tarafı var: Biz bazen büyüklerimiz için “Onlar zaten istemez” diyoruz. “Bizim dedelerimiz ukulele öğrenmez.” “Bizim nenelerimiz kursa gitmez.” Belki gerçekten istemeyen vardır. Ama çoğu zaman bu cümleler gerçeği gizler: İstememek değil, seçenek olmaması. Seçenek yoksa, insanın “isteği” de zamanla körelir. Nerede sosyalleşecek? Nerede güvenle yürüyecek? Nerede yeni bir şey deneyecek? Nerede düşmeden, korkmadan, utanmadan var olacak?
Bir de daha rahatsız edici bir soru var: Bugünün yaşlılarının hayatı buysa, yarının yaşlıları ne olacak? Ben 2003’lüyüm. Benim ebeveynlerimin emekliliği de bu “kahvehane emekliliği”ne doğru gidiyorsa, bu yalnızca bugünün yaşlılarına değil, bizim geleceğimize dair bir alarmdır. Çünkü emeklilik, bir ülkenin geleceğini anlatır. Gençlere “yarın” vaat edemeyen bir düzen, yaşlılara da “bugün” veremez. Ve yaşlılara iyi bir yaşam sunamayan toplum, aslında kendi insanına değer vermeyi başaramamış demektir.
Peki ne yapılabilir? “Çok şey lazım” deyip umutsuzluğa kapılmak yerine, somut ve uygulanabilir adımlarla başlamak gerekiyor. Yaşlı dostu bir Kıbrıs, hayal değil; planla olur.
Bir: Yaşlı dostu park standardı.
Her ilçede, her bölgede “yaşlıların gerçekten kullanabileceği” parklar tasarlanmalı: gölge, oturma alanı, su/çeşme, yürüyüş yolu, güvenli zemin, tuvalet, aydınlatma. Park dediğin yer sadece çocuklar için değil; toplumun her yaşı için olmalı.
İki: 65+ sosyal ve kültürel programlar.
Belediyeler ve sivil toplum, yaşlılar için düzenli kurslar açmalı: müzik, resim, satranç, dil, el işi, dans, temel dijital okuryazarlık… “Hobi” dediğimiz şey, yaşlılıkta lüks değil; zihinsel sağlık ve sosyallik için ihtiyaç.
Üç: Hareket programları ve destekli yürüyüş grupları.
Yaşlıların spor salonuna yazılmasını beklemek gerçekçi değil. Ama mahalle bazlı, düşük yoğunluklu egzersiz, fizyoterapist destekli yürüyüş grupları, güvenli rotalar mümkün.
Dört: Erişilebilirlik.
Kaldırımlar, rampalar, otobüs durakları, geçitler… Bunlar “küçük detay” değil; yaşlıların dışarı çıkıp çıkamayacağını belirleyen şeyler. Yaşlılık dostu şehir, aslında engelli dostu, çocuk dostu, herkes için daha güvenli şehir demektir.
Beş: Güvenlik ve akşam hayatı.
Aydınlatma, güvenli yürüyüş hatları, parkların “korkulan yer” olmaktan çıkması… Yaşlı dışarı çıkamıyorsa, şehir onların değil demektir.
Altı: Nesiller arası mekânlar.
Çocuk parkı ayrı, yaşlı ayrı diye bölmek yerine aynı alan içinde farklı yaş gruplarının birlikte var olabileceği tasarımlar yapılmalı. Çünkü yaşlılık en çok yalnızlıkla ağırlaşıyor. Aynı mekânda hayat varsa, yaşlılık hafifliyor.
Bunlar ütopik değil. Bunlar “kaynak yok” bahanesiyle ertelenen küçük lüksler değil; bir toplumun nasıl yaşamak istediğini belirleyen en temel tercihler. Kıbrıs’ta çoğu zaman şehir planlama, planlama değil: beton dik, yolu nereye sığarsa oraya geçir, boş kalan iki metrekareyi de “park” diye etiketle; araya bir otopark sıkıştır. Sonra da aynı şehirde insanların neden gergin, yorgun, içine kapanık olduğunu konuşuyoruz. Oysa mesele bir bütçe kaleminden ibaret değil; mesele şu: Biz bu şehri insan için mi kuruyoruz, yoksa sadece araçlar ve binalar için mi? Eğer şehir otomobil içinden yaşanıyorsa, çocuk da özgürleşemez, genç de nefes alamaz, yetişkin de dinlenemez, yaşlı da dışarı çıkamaz. Eğer şehir yalnızca iş–ev arasında taşımak için tasarlanmışsa, toplumun “hayatı” değil sadece “trafiği” akar. Ve eğer şehir sadece gösteriş için büyüyorsa, geriye kalan şey yaşam değil; betonun içinde idare etmektir.
O Godalming parkında 65+ insanların ukulele çalması, benim için sadece tatlı bir sahne değildi. O sahne şunu söylüyordu: Yaşlılık, hayatın kenarında beklemek zorunda değil. Biz de bunu seçebiliriz. Ama bunun için önce şunu kabul etmemiz gerekiyor: Emeklilik, maaş meselesi değil; yaşam hakkı meselesi.
Bugün büyüklerimizi kahvehane kapısına, evin salonuna, dar bir hayata sıkıştıran düzen; yarın bizi de aynı yere sıkıştıracak. O yüzden bu mesele “onların” değil, hepimizin meselesi. Çünkü bir ülkenin yaşlılarına sunduğu hayat, aslında o ülkenin kendine verdiği değerdir. Ve ben şuna inanıyorum: Bu ada, tarih taşıyan büyüklerini “idare et” diyerek değil, “yaşa” diyerek onurlandırmayı hak ediyor.



