Giriş:
Anayasanın 1’inci maddesinde “hukuk devleti” ilkesi devletin temel niteliği olarak düzenlenmiş, bu ilke Anayasa Mahkemesinin yerleşik içtihatlarında “eylem ve işlemleri hukuka uygun, insan haklarına saygı gösteren, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, Anayasaya aykırı tutum ve davranışlardan kaçman, Anayasa ve hukukun üstün kurallarıyla kendini bağlı sayan, yargı denetimine açık olan devlet” olarak tanımlanmıştır.
Hukuk devleti, bireylerin temel hak ve özgürlüklerini güvence altına alırken, toplumsal düzeni koruma görevini de üstlenir. Bu dengeyi kurarken başvurduğu araçlar arasında en ağır ve en müdahaleci olanı şüphesiz ceza hukukudur. Ceza hukuku, yaptırımlarının niteliği (özellikle özgürlüğü bağlayıcı cezalar) itibarıyla bireyin hayatına en derinlemesine etki eden hukuk dalıdır. İşte bu noktada, ceza hukukunun ne zaman ve hangi koşullarda devreye girmesi gerektiği sorusu, hukuk devletinin meşruiyeti açısından hayati bir önem taşır. “Ultima Ratio” veya “son çare” ilkesi, bu soruya verilen en temel yanıttır. Bu ilke, ceza hukukunun toplumsal barışı ve düzeni korumak için başvurulacak en son, en nihai araç olması gerektiğini ifade eder. (1)
Bu ilkeye göre ceza hukuku, toplumsal bir sorunu çözmek için başvurulacak ilk araç değil; aksine diğer tüm hukuki, idari ve sosyal mekanizmalar etkisiz kaldığında devreye girmesi gereken en son ve en ağır yaptırım yoludur. Çünkü ceza normları, özellikle özgürlüğü bağlayıcı cezalar nedeniyle bireyin temel haklarına en yoğun müdahaleyi içerir. Bu nedenle bir davranışın cezalandırılması, ancak daha hafif araçlarla korunamayacak derecede önemli bir hukuki değeri ihlal ettiğinde ve başka hiçbir çözüm yolu kalmadığında meşru kabul edilir. Bu yaklaşım, hukuk devletinin keyfi cezalandırmayı engelleyen yapısal bir güvencesi niteliğindedir. (2)
Çağdaş ceza hukukunun temel ilkelerinden birini oluşturan “hukuk devleti” ilkesi gereğince, kişilerin hak ve özgürlüklerinin güvence altına alınması cezalandırmada temel amaç olmalıdır. Bu ilkenin bir gereği olarak, suçta ve cezada yasallık esası benimsenmiş; yine bu ilke doğrultusunda, ceza hukukunun toplumsal barışın korunması bakımından “en son çare” (ultima ratio) olduğu düşüncesiyle, yasa koyucunun ceza yaptırımı uygulamasını en ağır ihlâller için ve son bir çare olarak düşünmesi gerektiği vurgulanmıştır.
Ceza hukukunun keyfi ve sınırsız bir şekilde kullanılması, hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmaz. Ultima Ratio ilkesi, yasa koyucunun ceza normu yaratma yetkisini sınırlayarak bu keyfiliğin önüne geçer.
Ceza (Değişiklik) Yasa Tasarısının, kişilerin hak ve özgürlüklerine doğrudan müdahale oluşturacak düzenlemeleri içermesi nedeniyle, hukuk devleti ilkesi ve Ceza hukukunun temel prensiplerinden biri olan Ultima Ratio ilkesiyle bağdaştığını söylemek olanaksızdır.
Tasarıya Genel Bir Bakış:
Bu özlü girişten sonra, Tasarının esasına girmeden önce belirtmek isterim ki, seçim öncesi dönemlerde, demokrasinin ve hukukun üstünlüğünün kurumlaşamadığı, mafyalaşmanın, rüşvetin, yolsuzluğun, kara para aklama işlemlerinin, silahlı tetikçiliğin artan bir şekilde yoğunlaştığı ülkelerde, yarattıkları batağın altından kalkamayan iktidarların genelde yaptığı şey, yeni suç türleri/kanalları yaratmak ve özellikle de düşünce ve ifade özgürlüğü, basın özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü ve toplanma ve gösteri özgürlüğü gibi özgürlüklere dayalı hareketleri önlemek ve bastırmak amacıyla, temel hakları kısıtlama yönüne gitmeye ve bu yolla, oluşan güvensiz ortamı lehlerine çevirmeye çalışmaktadırlar. Tasarı tam da bu amaca dönük içerik taşımakta. Türkiye’de benzer kaygılarla Türk Ceza Kanunda yer verilen suç ve cezalar, aynı anlayışla, Tasarıya aktarılmaktadır. Ayrıca, TC’deki, yargıcın takdir yetkisini kısıtlayıcı ceza sistemi de Ceza hukukumuza Tasarı ile aktarılmaya çalışılmaktadır.
29 Aralık 2025 tarih ve 260 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak Halkın Bilgisine sunulan ve 21 gün içinde Tasarı ile ilgili görüşlerin Meclis Başkanlığına yazılı olarak sunulabileceği belirtilen Ceza (Değişiklik) Yasa Tasarısının Genel Gerekçesinde, Tasarının yapılış amacı şöyle özetlenmektedir:
“…..Ceza Yasası’nın, örgütlü suç, bilişim suçları, internet ve sosyal medya yoluyla işlenen fiiller karşısında yetersiz kalmasını gidermek amacıyla, suçların artık münferit değil, örgütlü ve çıkar amaçlı işlendiği gerçeğinden hareketle tekil suç mantığına dayalı yapıyı, örgütlü, organize ve dijital ortamda işlenen suçları kapsayacak şekilde genişletmek, Yasa içi yeknesaklığı (norm içi tutarlılığı) sağlamak ve cezasızlık algısını ortadan kaldırmak ve uygulamada boşlukları kapatmak için birtakım değişiklikler yapılması gerekliliği ortaya çıkmaktadır.
Bu nedenle Tasarı ile:
• Ceza Yasası’nın çeşitli maddelerinde yer alan suç tiplerinin, bilişim sistemleri, internet medyası ve sosyal medya aracılığıyla işlenmesini de kapsayacak şekilde güncellenmesi,
• Yasa maddeleri arasında yeknesaklık sağlanması,
• Örgütlü suç faaliyeti kapsamında değerlendirilen fiillerin daha etkin şekilde cezalandırılması,
• Dijital ortamda işlenen suçlar bakımından belirlilik ve öngörülebilirliğin artırılması,
amaçlanmaktadır.
Gerekçeden de açıkça görüleceği gibi, düşünce ve kanaat açıklama özgürlüğü ile örgütlenme özgürlüğü ve Basın özgürlüğüne yönelik mevcut düzenlemelerin yetersizliği ileri sürülerek, kısıt ve sınırlamaların artırılması yönüne gidilmiştir.
Bu yapılırken de, öncelikle, ceza yasasında var olmayan, ancak cezalandırılmaı amaçlanan suçların tanımlamasına gidilmiş ve tanımlanan suçların kapsamı, günün koşulları dikkate alınarak genişletilmiştir. Ancak bu koşulların neler olduğu açıkça ve doyurucu bir biçimde ortaya koyma gereği duyulmamıştır.
Tasarının Özgürlüklere Müdahale ve sınırlama Getiren Maddelerinin Eleştirisi
1.Madde 20A. Suç İşlemek Amacıyla Örgüt Kurma
Değişiklik Yasasının 3’üncü maddesi ile Esas Yasaya eklenmesi öngörülen yeni 20A maddesi ile, yürürlükteki yasalar uyarınca üç yıl veya daha fazla hapis cezası gerektiren bir suçu işlemek amacıyla örgüt kurma, yönetme, örgüte üye olma, örgüt faaliyetlerine katılım veya yardım ve Örgüt faaliyetlerini destekleyici propaganda ve yayın yapma, suç olarak düzenlenmekte ve cezalandırılmaktadır.
Bu madde, Türk Ceza Kanunun, Suç İşlemek Amacıyla Örgüt Kurma başlıklı 220’nci maddesi ile büyük ölçüde örtüşmektedir.
Maddeki cezalandırma yöntemi, tümüyle Türkiye’deki cezalandırma sistemini yansıtmakta, böylelikle de bizde uygulanmakta olan Anglo -Sakson cezalandırma sistemi ile bağdaşmamakta ve ceza yargıcının suçun unsurlarını dikkate alarak takdir yetkisini kullanmasını yasa ile katı bir biçimde sınırlandırmakta ve cezanın üst sınırını belirleyerek beş yıla, yedi yıla, on yıla veya onbeş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır amir kuralını düzenlemek suretiyle, bir yandan çağdaş ceza hukukunun temel ilkelerinden biri olan Ultima Ratio-Son Çare İlkesine; bir yandan da, cezalandırma sistemimize aykırı davranılmaktadır.
Bizde uygulanmakta olan ceza sistemi, Ultia Ratio-Son Çare ilkesine uygun bir sistemdir. Bu sisteme göre düzenleme, “……..…bir kişi, .suç işlemiş olur ve ……………….TL’na kadar para cezasına veya ………. Kadar hapis cezasına veya her iki cezaya birden çarptırılabilir” biçiminde ifadelendirilmektedir.
Ultima Ratio ilkesi, Giriş bölümünde de değindiğim gibi, modern ceza hukukunun vazgeçilmez bir yapı taşıdır. Bu ilke, devletin cezalandırma yetkisini keyfilikten uzaklaştıran, temel hak ve özgürlükler lehine bir güvence mekanizmasıdır. Yasa koyucuyu, toplumsal sorunların çözümünde popülist ve kolaycı bir yöntem olarak ceza hukukuna sarılmaktan alıkoyar ve onu daha rasyonel, ölçülü ve insan onuruna saygılı çözümler üretmeye teşvik eder.
Ancak ilkenin tam anlamıyla işlevsel olabilmesi için:
1. Yasama Sürecinde: Yasa koyucunun, yeni bir suç tipi ihdas ederken veya mevcut bir suçun cezasını artırırken, bu düzenlemenin “son çare” olup olmadığını, alternatif çözüm yollarının bulunup bulunmadığını titizlikle değerlendirmesi ve bu değerlendirmeyi yasa gerekçelerinde açıkça ortaya koyması gerekir.
2. Yargılama Sürecinde: Hâkim ve savcıların, önlerine gelen her uyuşmazlığı ceza hukuku kalıpları içinde çözmeye çalışmak yerine, olayın özel hukuk veya idare hukuku boyutlarını da göz önünde bulundurarak, ceza hukukunun “ikincil” niteliğini daima hatırlamaları önem arz eder.
3. Toplumsal Farkındalık: Toplumda, her sorunun çözümünün ceza yasalarından beklenmesi yönündeki yaygın kanının değişmesi ve ceza hukukunun ancak en ağır haksızlıklar için başvurulacak bir araç olduğunun anlaşılması, ilkenin etkinliğini artıracaktır.
Sonuç itibarıyla, Ultima Ratio ilkesi sadece teorik bir prensip değil, aynı zamanda hukuk devletinin, adaletin ve insan onurunun korunmasının pratik bir gereğidir. Ceza hukukunun meşruiyetini ve etkinliğini korumak, onun ancak gerektiğinde ve son çare olarak kullanılmasıyla mümkündür.
Gerek TC Anayasa Mahkemesi, gerekse TC Yargıtayı, kararlarında Ultima Ratio ilkesine sıkça atıfta bulunarak, bu ilkeyi yasaların Anayasallık denetiminde ve yorumlanmasında önemli bir ölçüt olarak kullanmaktadır. (3)
TC Anayasa Mahkemesi Kararları (4)
TC Anayasa Mahkemesi, özellikle ceza normu getiren yasaların Anayasa’ya uygunluğunu denetlerken, yasa koyucunun takdir yetkisinin sınırsız olmadığını ve bu yetkinin Ultima Ratio ilkesi çerçevesinde kullanılması gerektiğini vurgulamaktadır. Mahkeme, bir fiilin suç olarak düzenlenmesinin “son çare” olup olmadığını, yani daha hafif bir yaptırımla aynı korumanın sağlanıp sağlanamayacağını değerlendirmektedir.
Örneğin, Anayasa Mahkemesi’nin bir kararında, idari bir yaptırımla korunabilecek bir menfaatin doğrudan ceza hukuku yaptırımına bağlanmasının ölçülülük ilkesine ve dolayısıyla hukuk devleti ilkesine aykırı olabileceği belirtilmiştir. Mahkeme, yasa koyucunun bir eylemi suç haline getirirken, bu düzenlemenin toplumsal bir ihtiyaca cevap verip vermediğini ve ceza yaptırımının zorunlu olup olmadığını dikkate alması gerektiğini ifade eder.
TC Yargıtay Kararları (5)
TC Yargıtayı da ceza davalarında yasa hükümlerini yorumlarken Ultima Ratio ilkesini bir yorum aracı olarak kullanmaktadır. Özellikle suçun unsurlarının oluşup oluşmadığına ilişkin değerlendirmelerde, eylemin ceza hukuku tarafından cezalandırılmayı gerektirecek ağırlıkta olup olmadığı bu ilke ışığında değerlendirilir.
Örneğin, çok düşük değerli bir malın çalınması (kullanma hırsızlığı gibi) veya özel hukuk ilişkisinden kaynaklanan bir borcun ödenmemesi nedeniyle dolandırıcılık suçunun unsurlarının tartışıldığı durumlarda, Yargıtay, her hukuka aykırılığın otomatik olarak bir suç teşkil etmeyeceğini, eylemin ceza hukuku korumasını gerektirecek nitelikte olması gerektiğini vurgulamaktadır. Bu yaklaşım, özel hukuk veya idare hukuku alanına giren uyuşmazlıkların ceza mahkemelerini gereksiz yere meşgul etmesini önlemeyi amaçlar.
Anayasamızın 18’inci maddesinin (2)’nci fıkrasında yer alan “Hiçbir yasa, suçun ağırlığı ile orantılı olmayan bir ceza koyamaz” amir kuralı, hem TC Anayasa Mahkemesinin, hem de TC Yargıtayının bu yaklaşımını destekler nitelikte bir düzenlemedir.
20 A Maddesinin özüne ilişkin Değerlendirme:
Madde ile, “Suç İşlemek Amacıyla Suç Örgütü kurma Suçu” kavramı ve bu kavrama bağlı olarak “Suç Örgütü Hiyerarşisi”, “Suç Örgütü Üyesi Olma” ve “Suç Örgütünü Yönetmek” “Suç Örgütünün yasa dışı fiilere katılma ve yardım etme” kavramları da Ceza hukukumuza yerleştirilmeye çalışılmıştır. Bu yapılırken de, maalesef temel hak ve özgürlükler, özellikle düşünce ve ifade özgürlüğü ile toplanma ve gösteri yürüyüşü özgürlükleri ile Dernek ve benzeri örgütleri kurma özgürlükleri tehdit altına ve yasak kapsamına alınarak suç sayılmış ve cezalandırılması öngörülmüştür.
Madde, düzenleniş itibarıyla karmaşık yapılıdır. Yasaların taşıması gereken nitelikler açısından değerlendirildiğinde, açıklıktan, yalınlıktan ve anlaşılırlıktan hayli uzaktır. Madde ayrıca, hukuk devleti ilkesinin ve ceza hukukunun temel gereklerinden olan belirlilik ilkesi ile ölçülülük ve orantılılık ilkelerine aykırı bir içeriğe sahiptir. Belirlilik ilkesine aykırıdır, çünkü “yürürlükteki yasalar uyarınca üç yıl veya daha fazla hapis cezasını gerektiren suçtan” söz edilmektedir. Hangi yasalarda ve hangi tür suçlardan söz edildiği belirsizdir. Yasa koyucu hangi yasadan ve ne tür suçlardan söz ettiğini bilemiyorsa, uygulayıcılar veya haklarında suç isnat edilen kişiler nerden bileceklerdir. Bu düzenleme belirlilikten uzak olduğu için Anayasanın başlangıcında ve 1’inci maddesinde yer alan hukukun üstünlüğü ve hukuk devleti ilkesine de aykırıdır.
Öte yandan, Örgüte üye olanlar TC’de beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılırken; bizde yedi yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılmakta; TC’de Etkin Pişmanlık konusu ayrı bir maddede düzenlenmiş olmasına karşın, Tasarıda bu konuda herhangi bir düzenlemeye yer verilmemiş bulunmaktadır.
Örgütlenme hakkı, uluslararası ve ulusal düzeyde tanınan ve koruma altına alınan bir haktır. Örgütlenme özgürlüğü yurttaşların temel hakları arasındadır. Her yurttaş hak ve çıkarları için, önceden izin almaksızın hak ve çıkarlarını savunacak herhangi bir örgüte (Örneğin bir sendikaya veya bir siil toplum örgütüne) üye olabilir ve faaliyet gösterebilir. İnsanların taleplerini dile getirmesinde hiçbir sakınca olmamalıdır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi herkesin toplanma ve dernek kurma hürriyeti bulunduğunu kabul eder. Ayrıca Sözleşme açık bir şekilde bu hakkın içeriğinin sendika kurma ve örgütlenme yoluyla hak aramanın da temel haklardan biri olduğunu söyler (AİHM, m. 11)
Anayasamızın “Toplanma ve Gösteri Yürüyüşü Hakkı” başlıklı 32’nci maddesi ile, “Dernek Kurma Hakkı” başlıklı 33’üncü maddeleri, temel olarak AİHS ile benzerlikler göstermektedir.
20A Maddesine göre bir örgütün suç örgütü sayılabilmesi için, üç veya daha fazla kişi tarafından kurulmuş olması gerekli görülmüştür. Yürürlükteki 23/2016 sayılı Dernekler Yasasının (1)’inci fıkrasına göre ise, bir Dernek, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti yurttaşı olup, 18 (on sekiz) yaşını tamamlamış, fiil ehliyetine sahip en az beş kişi tarafından kurulabilmektedir. Üç kişinin bir araya gelip suç işlemek kastı ile, ast-üst ilişkisinin geçerli olduğu hiyerarşik yapılı bir suç örgütü kurmasının yasal çerçevede sayısal olarak belirlenmesi, sorgulanması gereken bir husus olduğu kanısındayım.
Maddenin (1) (A) bendinde suç örgütü kurmak, yönetmek ve suç örgütüne üye olmak suç oluşturmakta ve cezalandırılmaktadır. Görüleceği gibi cezalandırmak için örgütün amacı çerçevesinde bir suçun işlenmesi gerekmemektedir. Örgütün kurulması ve yönetilmesi, suç işlemiş sayılmak için yasa ile bağımsız, ayrı bir suç olarak değerlendirilmiştir.
Örgütün suç örgütü olduğunu veya suç işlemek kastı ile kurulduğunu kim veya kimler belirleyecektir? Örgütün suç işlemesi durumunda ise, hem örgüt kurmaktan ve yönetmekten, hem örgüte üye olmaktan, hem de maddedeki diğer suçlardan cezalandırma söz konusu olacaktır. Bir başka deyişle suç işlemek amacıyla örgüt kurmaktan veya yönetmekten suçlu bulunup cezalandırılan bir kişi aynı zamanda örgütün suç işlemesi durumunda, bu suçtan da cezalandırılabilecektir.
Öte yandan örgüt mensuplarına yapılacak her türlü yardım, yasal çerçevede suç olarak değerlendirilmiştir.
Maddenin (2)’nci fıkrası kuralları, hukuk ve yasa tekniği açısından hatalıdır. Yasalarda parantez içinde açımlama yapılamaz. Fıkra bütünüyle açıklıktan, belirlilikten ve öngörülebilirlikten uzaktır.
“Örgüt faaliyeti”nin ne olduğu belirsizdir; doğru bir biçimde ve açıklıkla ortaya konması önemli bir gereklilikir.
Sonuç olarak, bu madde, örgütlerin tepesinde demoklesin kılıcı gibi sürekli olarak sallanıp duracak ve örgütleri sürekli tehdit edecektir.
(2) Madde 50. “Halk Arasında Korku ve Endişe Yaratmak Niyeti ile Gerçek Dışı Haber Yayımlama”
Değişiklik Yasasının Mükerrer 3’üncü maddesi (4’üncü madde olarak sayılandırılmalıdır) ile, Esas Yasaya, 50’nci madde kaldırılmak ve yerine “Halk Arasında Korku ve Endişe Yaratmak Niyeti ile Gerçek Dışı Haber Yayımlama” yan başlıklı yeni 50’nci madde konmaktadır.
Bu madde, Türk Ceza Kanunun 217A maddesinde düzenlenmiş olan “Halkı Yanıltıcı Bilgiyi Alenen Yayma Suçu” esas alınarak düzenlenmiş bir maddedir.
TCK 217A maddesinin gerekçesinde, ceza nedeni olarak şunlar söylenmektedir:
“(1) …………….Maddeyle, sırf halk arasında endişe, korku veya panik yaratmak saikiyle, ülkenin iç ve dış güvenliği, kamu düzeni ve genel sağlığı ile ilgili gerçeğe aykırı bir bilgiyi, kamu barışını bozmaya elverişli olacak şekilde alenen yaymak suç olarak düzenlenmektedir. Fiilin, “kamu barışını bozmaya” elverişli olması aranarak, bu suçun somut tehlike suçu olduğu vurgulanmıştır. Bunun yanı sıra “dezenformasyon” olarak nitelendirilen bu fiillerin, kişilerin bireysel kanaatlerini açıklama veya haber verme haklarıyla karıştırılmaması için fiilin, halk arasında endişe, korku veya panik yaratma saikiyle gerçekleştirilmesi ilave bir unsur olarak aranmaktadır. “
Tasarıdaki 50’nci maddenin konuluş gerekçesi ise, şöyle özetlenmiştir:
“Ceza Yasasının 50’inci maddesinde düzenlenen “Halk Arasında Korku ve Endişe Yaratmak Niyeti ile Gerçek Dışı Haber Haber Yayımlama” suçunun kapsamı, günümüz koşulları dikkate alınarak genişletilmiş; bilişim sistemleri, İnternet medyası veya sosyal medya aracılığıyla yapılan “organize dezenformasyon” faaliyetlerinin de suç kapsamında değerlendirilmesi sağlanmıştır”.
Bu Gerekçeden de açıkça görüleceği gibi, 50’nci maddenin amacı, sosyal medyayı ve Sosyal medya paylaşımlarını suç kapsamına alarak cezalandırmak suretiyle, sosyal medyada görüş belirtenleri veya Hükümetin yanlış ve toplumu olumsuz etkileyen uygulamalarını eleştirenleri hizaya getirmektir. Bu açık bir tehdittir. İfade özgürlüğüne, Basın özgürlüğüne ve düşünce ve kanaatlarını açıklama özgürlüğüne açık bir saldırıdır. Çağdaş Ceza hukuku anlayışıyla bağdaşan bir yaklaşım değildir. Otoriter iktidarların, korkularının tahammülsüzlüğü ve korunma içgüdüsünün güçsüzlüğüdür.
Maddenin Özü itibarıyla Değerlendirme:
Kanımca, bu gerekçe ile maddenin içeriği ve amacı uyuşmamaktadır. Maddede öngörülen suç türü, Anayasanın 18’inci maddesinin (1)’inci fıkrasında ifadesini bulan “suçta ve cezada yasallık ilkesi”yle ilgili tartışmaları da beraberinde getirmiştir. Aynı şey, (2)’nci fıkradaki düzenleme için de geçerlidir. Suçta ve cezada yasallık ilkesinin öğelerinden birini “belirlilik ilkesi” oluşturmaktadır. Maddede yer alan ”Halk arasında korku, endişe veya panik yaratmak niyetiyle, ülkenin iç ve dış güvenliği veya kamu düzeni veya genel sağlıkla ilgili gerçeğe aykırı, kamu barışını bozmaya elverişli yayınlar” biçimindeki düzenleme ve bu düzenleme içerisinde yer alan “Gerçeğe aykırı bilgi, beyan, söylenti veya raporu”, “ülkenin iç ve dış güvenliği” ile “kamu barışını bozmaya elverişli” kavramları “belirlilik ilkesi” açısından sıkıntılara yol açacak nitelikte kavramlardır.
Bilgi , internet ve dijital çağının günümüze hızla şekil verdiği ve gerçeğin giderek değersizleştiği günümüzde, dezenformasyonla mücadele edilmesi anlaşılabilir ve kabul edilebilir bir olgudur. Ancak, ceza hukuku dışındaki hukuk disiplinlerine başvurulmadan veya hukuk dışındaki altarnatif mekanizmalar denenmeden, belirlilik ilkesinden yoksun kavramlara dayanılarak yayımlamanın doğrudan suç oluşturması “Ultima Ratio-Son Çare” ilkesi ile bağdaşmamaktadır.
Madde soyut, tanımlanmamış, belirsiz içeriği ve suç oluşumuna ilişkin düzenlemesiyle, ifade özgürlüğüne ciddi anlamda müdahale eden ve müdahale edilmesine olanak tanıyan bir yapıdadır.
(2)’nci fıkradaki düzenlemede,gerçeğe aykırı bilginin, tanımlanmaya muhtaç “internet medyası” veya “sosyal media” veya “iletişim sistemi” aracılığıyla yayınlanması, “organize dezenformasyon“ sayılmış ve suç oluşturduğu belirtilmiştir. Tasarının 2’nci maddesinde “organize dezenformasyon” şu şekilde tanımlanmıştır:
“Organize dezenformasyon”, bir gerçek veya tüzel kişinin, gerçeğe aykırı olduğunu bildiği veyabilmesi gerektiği bir bilgiyi, kamu barışını bozmnak, toplumu yanıltmak veya kamu düzeni bakımından açık veya yakın tehlike yaratmak amacıyla, bilerek ve isteyerek, kitle iletişim araçları veya sistematik soyla media yayınları yoluyla yaymasını anlatır.”
Maddede, dezenformasyonla mücadele için atılabilecek birçok daha başka seçenek varken, ceza hukuku yaptırımının seçilmesi, çağdaş ceza hukukunun temel ilkelerinden olan suçun ağırlığı ile orantılı olmayan (Bak Anayasa Madde 18(3), orantılılık ve ölçülülük ilkesi ile de bağdaşmayan bir yöntemdir.
Yasa koyucu suç hâline getirmek istediği fiilin unsurlarını mümkün olduğu kadar açık ve net olarak göstermek durumundadır. Hukuk devletinde “hukuki güvenlik ilkesi”nin bir sonucu olarak bireylerin kendilerini toplum içinde serbestçe ve özgür bir biçimde ifade edebilmelerine olanak tanınmalıdır. Bu olanağı tanımak ve güvence altına alabilmek için ihdas edilen suçların suçta ve cezada yasallık ilkesine, dolayısıyla da “belirlilik ilkesi”ne uygun olması gerekmektedir.
Belirlilik ilkesi, hukuk devleti ilkesinin temel gereklerindendir. Belirlilik ilkesine göre, yasa ile düzenlenen suç türlerinin ve suçun maddi unsurlarının herkes tarafından anlaşılabilecek şekilde açık ve yalın bir dille düzenlennmesi gerekmektedir.
50’nci maddedeki düzenleme metnine bir bütün olarak baktığımızda, İlgili düzenleme Anayasanın, “Düşünce, Söz ve Anlatım Özgürlüğü” başlıklı 24’üncü maddesi ile “Basın Özgürlüğü” başlıklı 26’ncı maddesinde koruma altına alınan düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğü ile basın özgürlüğü ile yakından ilgili olduğundan, Anayasanın “Temel hak ve Özgürlüklerin Özü ve Sınırlanması” başlıklı 11’inci maddesi gözönünde bulundurularak değerlendirme yapılmalıdır.
Anayasanın 11’inci maddesine göre; temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılması sözkonusu olduğunda dahi, sınırlandırılan hakkın ve özgürlüğün özüne dokunulacak düzenleme ve sınırlamadan kaçınılmalıdır.
Madde metni bu haliyle; Anayasada güvence altına alınmış yukarıda yer verdiğimiz temel hak ve özgürlükleri kullanmak konusunda kişiler tereddüde düşecek, üzerlerinde baskı hissedecek, muhalefet yapmanın veya basın ve sosyal medya eliyle muhalif düşünce paylaşmanın ceza yaptırımına tabi tutulma korkusu sebebiyle önüne geçilmiş olacak ve gerekçede hedeflenen aksine çoğulcu ve azınlık düşüncenin yayılmasına ve tartışmaya açılamasına engel olacaktır. Böyle bir durum ve uygulama, Anayasanın 11’inci maddesine aykırı olarak ilgili hak ve özgürlüklerin özüne müdahale oluşturacak, demokratik ve hukuki olmayan uygulamalara yol açacaktır.
Maddenin (4)’üncü fıkrasında, madde kapsamında yayınlanan bilgiyi, beyanı, söylenti veya raporu yayınlayan (Yayımlayan olmalı) – Tasarı metninde maalesef dil ve terim birliğine dikkat edilmemiştir) herhangi bir kişinin hafif bir suç işlemiş olacağı ve mahkumiyeti halinde, suçun işlendiği tarihte yürürlükte bulunan aylık Asgari ücretin (iki katına kadar para cezasına çarptırılabileceği düzenlenmiştir. Bu düzenleme, bir yandan Anayasanın 4’üncü maddesinde ifadesini bulan “yasama yetkisinin devredilmezliği ilkesine”, bir yandan da Anayasanın 18’inci maddesinde ifadesini bulan “suçta ve cezada yasallık ilkesi ile, suç ve ceza arasında orantılılık ve ölçülülük ilkesine”, aykırılık oluşturmaktadır. Suçta ve cezada yasallık ilkesi gereğince, ceza yasa koyucu tarafından açık ve kesin ifadelendirmelerle belirlenmeli, konunun esaslarına yasada yer verilmeli, yasa koyucu kendine ait olan asli düzenleme yetkisini, doğrudan doğruya yürütme organına terketmemelidir. Asgari ücret, bir komisyon tarafından ve her altı ayda bir değişmektedir. Hayatın pahalılanmasına bağlı olarak süreğen olan bu değişkenlikle, miktar artmaktadır. Böyle olunca da, parlamento, suç ile ceza arasında orantılılık ve ölçülülük ilkesine uygun olarak cezayı artırmak istediği zaman, orantılılık ve ölçülülük ilkesinin gereklerini gözeterek ceza saptamalıdır. Yasa koyucu bu yetkisini, Asgari ücret komisyonuna bırakamaz. Bıraktığı takdirde, Anayasanın hem 4’üncü maddesine hem de 1’incimaddesinde ifadesini bulan hukuk devleti ilkesine aykırı davranmış olur.
Sonuç olarak Kanımca, “Halk arasında Korku ve Endişe Yaratmak Niyeti ile Gerçek Dışı Haber Yayımlama” yan başlıklı 50’inci madde:
• Anayasa’nın belirlilik ilkesine aykırıdır. Bireyler belirli bir kesinlik içinde, hangi somut eylem ve olguya hangi hukuksal yaptırımın veya sonucun bağlandığını, bunların kamu otoritesine hangi müdahale yetkisini doğurduğunu, kanundan öğrenebilme imkânına sahip olmalıdır. Kanun maddesinde geçen ‘gerçeğe aykırı bilgi’ ölçütü, belirlilik ve öngörülebilirlikten fersah fersah uzaktadır.
• Anayasamızın 1’inci maddesinde ifadesini bulan “ hukuk devleti’ ilkesine aykırıdır.
• Anayasamızın, “Temel Hakların Niteliği ve Korunması” başlıklı 10’uncu maddesinin (2)’nci fıkrasında yer alan “(2) Devlet, kişinin temel hak ve özgürlüklerini, kişi huzuru, sosyal adalet ve hukuk devleti ilkeleriyle bağdaşmayacak biçimde sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal bütün engelleri kaldırır; insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli koşulkları hazırlar” kuralına aykırıdır.
• Yine Anayasamızın ‘Temel hak ve Özgürlüklerin Özü ve Sınırlanması” başlıklı 11’inci maddesinde yer alan “sınırlanmanın temel hak ve özgürlüklerin özüne dokunamayacağı” amir kuralına da aykırıdır; ve
• Anı zamanda, Anayasamızın 24’üncü maddesinde ifadesini bulan “Herkes, düşünce ve kanaat özgürlüğüne sahiptir; Kimse, düşünce ve kanaatlarını açıklamaya zorlanama. Düşünce suçu yoktur. Herekes, düşünce ve kanaatlarını, söz, yazı, resim veya başka yollarla , tek başına veya toplu olarakk açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu hak, herhangi bir resmi makamın müdahalesi ve Devlet sınırları söz konusu olmaksızın, kanaatını anlatma, haber ve fikir alma ve verme özgürlüklerini kapsar” kurallarına da açıkça aykırıdır
Anayasa hukukçusu Prof. Dr. Serap Yazıcı, düzenlemenin TC Anayasamızın 13. Maddesinde yer alan ‘’ Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz.” hükmünü ihlal ettiğini savunmuştur. (6)
Avrupa İnsan Hakları Makemesi yargıcı Rıza Türmen, madde ile ilgili olarak kaleme aldığı yazıda şu ifadeleri kullanmıştır: (7)
“AİHM’in ifade özgürlüğüne ilişkin davalarda ilk incelediği konu, hükümetin müdahalesinin yasadan kaynaklanıp kaynaklanmadığı. Ama yasadan kaynaklanması yetmez. Yasanın açık, erişilebilir, öngörülebilir olması gerekir. En önemli koşul öngörülebilirlik. Yasanın öngörülebilir olması, bireyin yaptığı bir eylemin sonuçlarının ne olacağını önceden açıklıkla görebilmesi anlamını taşıyor. Oysa bu yasa teklifi, belirsizliklerle dolu. Bilginin gerçeğe aykırı olduğuna kim karar verecek? Gerçeğin ne olduğunu hükümet mi saptayacak? Haber ya da bilginin hangi saikle yayımlandığı nasıl bilinir? Kamu barışını bozmaya elverişlilik ne demek? Bu yasa yürürlüğe girer ve AYM tarafından iptal edilmezse, örneğin TÜİK’in enflasyon rakamına itiraz etmek, doğru rakam budur demek pekâlâ bu yasa kapsamına girebilir. Bu yüzden gazeteciye de, vatandaşa da dava açılabilir. Böylesine belirsizliklerle dolu, sonuçları öngörülemeyen bir yasadan kaynaklanan devlet müdahalesi AİHM önüne gelirse AİHM başvurunun esasına girmeden, yasadaki belirsizliklerden dolayı ifade özgürlüğünün ihlal edildiğine karar verir.”
Madde ile ilgili olarak TC Anayasa Mahkemesi ve TC Yargıtayının vermiş olduğu kararlara da kısaca değinmek istiyorum:
TC Anayasa Mahkemesi – Esas Sayısı:2022/129, Karar sayısı:2023/189.
“Dava konusu kuralla sırf halk arasında endişe, korku veya panik yaratmak saikiyle, ülkenin iç ve dış güvenliği, kamu düzeni ve genel sağlığı ile ilgili gerçeğe aykırı bir bilgiyi kamu barışını bozmaya elverişli şekilde alenen yayan kimselere hürriyeti bağlayıcı ceza verilmesi öngörülmek suretiyle ifade özgürlüğüne sınırlama getirilmektedir
Kanunilik şartı kapsamında kuralın belirsizliğe yol açıp açmadığı değerlendirilirken kuralda düzenlenen suçun unsurlarının dikkate alınması gerekir. Kural uyarınca suçun oluşabilmesi için öncelikle gerçeğe aykırı bir bilginin varlığı gerekmektedir. Anayasa Mahkemesi ifade ve basın özgürlüğü kapsamında vermiş olduğu kararlarında, haberlerde veya makalelerde yer alan ifadelerin olgusal temele dayanıp dayanmadığı, uyuşmazlık konusu açıklamanın somut unsurlarla yeterince desteklenip desteklenmediği hususlarını çatışan haklar arasında dengeleme yapılabilmesinin ölçütlerinden biri olduğunu ifade etmiştir (Uğurlu Gazetecilik Basın Yayın Matbaacılık Reklamcılık Ltd. Şti. (3), B. No: 2016/5653, 9/1/2020, § 49; Estetik Yayıncılık A.Ş. (2), B. No: 2017/30591, 13/1/2021, § 47).
Anayasa Mahkemesi ayrıca basın özgürlüğü kapsamında bir değerlendirme yapılırken basının bir olgunun doğruluğunu kanıtlayan savcı gibi hareket etmesinin kendisinden beklenemeyeceğini, basının araştırma yükümlülüğünün somut gerçeklik anlamında değil yayının yapıldığı andaki olayın ortaya çıkma biçimine uygunluk olarak anlaşılması gerektiğini belirtmiştir (benzer değerlendirmeler için bkz. Orhan Pala, B. No: 2014/2983,15/2/2017, § 51; Uğurlu Gazetecilik Basın Yayın Matbaacılık Reklamcılık Ltd. Şti. (2) [GK], B. No: 2016/12313, 26/12/2019, § 52).
Benzer şekilde Yargıtay da basın özgürlüğü ile kişilik haklarının çatıştığı olaylara ilişkin verdiği kararlarında görünürdeki gerçekliğe uygun bir yayının hukuka aykırı kabul edilemeyeceğini ve yayın yoluyla kişilik hakkı ihlal edilen kişinin tazminat talebinde bulunamayacağını kabul etmiştir. Söz konusu kararlara göre, görünürdeki gerçekliğe uygun bir haberin maddi gerçekliğe aykırı olması nedeniyle tazminat istenmesi mümkün değildir. Görünür gerçeklik ise o anda belirlenen, var olan ve orta düzeydeki kişilerce de kabul edilen olguları ifade etmektedir.
Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay kararları dikkate alındığında kuralda ifade edilen ve yargı makamları tarafından gözetilecek olan gerçekliğin mutlak bir gerçeklik değil, olgusal temele dayanan bir gerçeklik olduğu anlaşılmaktadır.
Bu kapsamda diğer önemli bir husus ise ifadeye konu bilginin gerçekliğinin kanıtlanabilir olup olmamasıdır. Bu açıdan gerçeğe aykırı bilgi ancak doğruluğu kanıtlanabilir nitelikteki olay ve olgularla ilgili olabilecektir. Buna bağlı olarak bilginin gerçekliği, ifadeye konu olgularla sınırlı bir şekilde düşünülmelidir. Dolayısıyla ifadeye konu değer yargılarının veya bu yargılardaki hataların anılan suç kapsamında değerlendirilmesi mümkün değildir (Aras Türay ve diğerleri, “Halkı Yanıltıcı Bilgiyi Alenen Yayma Suçu (TCK M.217/A): Ceza Hukukuna İlişkin Değerlendirmeler”, İstanbul Bilgi Üniversitesi İnsan Hakları Hukuku Uygulama ve Araştırma Merkezi, 2022, s.12).”
(3) Madde 68. Yabancı Devlet ve Yetkililerine Hakaret
Tasarının 4’üncü maddesiyle, Esas Yasadaki 68’inci madde kaldırılmak ve yerine konan yeni 68’inci madde ile, Türk Ceza Kanunun 340 ‘ıncı maddesinde yer alan “Yabancı Devlet Başkanlarına Karşı Suç” ve 342’nci maddesinde yer alan “Yabancı Devlet Temsilcilerine Karşı Suç”a ilişkin düzenlemeler, bütünüyle olmasa da aynı temel yaklaşıma uygun bir düzenleme ile Ceza yasasına “Yabancı Devlet ve Yetkililerine Hakaret “ suçu olarak aktarılmaktadır.
Maddenin içeriğine ilişkin değerlendirmeye geçmeden önce, ceza koyma yetkisini kullanırken Yasama organının uyması gereken temel ilke ve kurallar ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ile TC Anayasa Mahkemesi ve Yargıtayı’nın Yabancı Devlet Başkanlarına ve Yetkililerine Hakarete İlişkin Kararlarına değinmekte yarar görüyorum.
Ceza koyma yetkisini kullanırken Yasama organının uyması gereken temel ilke ve kurallar:
Hukuk Devleti ilkesinin gereği olarak; konulan ve uygulanan yasaların, kamu yararına dayanması, herkes için konulması, adalet ve hakkaniyet ölçülerine uygun olması gerekir. Suç ve cezayı belirleme yetkisine haiz olan yasa koyucu, bu yönde düzenlemeler yaparken, hukuk devleti ilkesinin bir gereği olan ölçülülük ilkesiyle bağlıdır. Bu ilke ise “elverişlilik”, “gereklilik” ve “orantılılık” olmak üzere üç alt ilkeden oluşmaktadır. “Elverişlilik”, başvurulan önlemin ulaşılmak istenen amaç için elverişli olmasını, “gereklilik” başvurulan önlemin ulaşılmak istenen amaç bakımından gerekli olmasını, “orantılılık” ise başvurulan önlem ve ulaşılmak istenen amaç arasında olması gereken ölçüyü ifade etmektedir. Bir kurala uyulmaması nedeniyle yasa koyucu tarafından öngörülen yaptırım ile ulaşılmak istenen amaç arasında da “ölçülülük ilkesi” gereğince makul bir dengenin bulunması zorunludur.
Yasa koyucu, bir eylemi suç olarak belirlerken ve suç olarak belirlediği eylem için yaptırım saptarken, sahip olduğu takdir hakkını; evrensel normlara, hukukun temel ilkelerine, Anayasanın ortaya koyduğu genel ilkelere uygun olarak kullanmalıdır. Kısaca söylemek gerekir ise, hukuk devletinin olduğu yerde “adaletli bir hukuk düzeni” kurulmuş olmalıdır. Aksi yaklaşım hukuk devlet ilkesinin fiilen ortadan kaldırılması anlamına gelir.
TC Anayasa Mahkemesinin 2015/43 Esas ve 2015/101 Karar sayılı hükmünde de açıklandığı üzere; “Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirlerine ilişkin kurallar, ceza hukukunun temel ilkeleri ile Anayasa’nın konuya ilişkin kurallarına aykırı olmamak kaydıyla, ülkenin sosyal, kültürel yapısı, ahlaki değerleri ve ekonomik hayatın gereksinimleri göz önüne alınarak saptanacak ceza politikasına göre belirlenir. Yasa koyucu, cezalandırma yetkisini kullanırken toplumda hangi eylemlerin suç sayılacağı, bunun hangi tür ve ölçüdeki ceza yaptırımı ile karşılanacağı, nelerin ağırlaştırıcı veya hafifletici sebep olarak kabul edilebileceği konularında takdir yetkisine sahip olmakla birlikte, bu yetkisini kullanırken suç ve ceza arasındaki adil dengenin korunmasını da dikkate almak zorundadır. Ancak, suçun sadece failin eylemlerini esas alarak ve bu eylemler için öngörülen ceza miktarlarını kıyaslayarak suç ve ceza arasında adil denge bulunup bulunmadığı konusunda bir karar vermek sorunu tek yönlü ya da eksik olarak ele almak anlamına gelir. Suç ve ceza arasında adalete uygun bir oranın bulunup bulunmadığının saptanmasında herhangi bir suç için konulmuş ceza ile yapılacak bir kıyaslamanın değil, ceza siyaseti yanında o suçun toplumda yarattığı etkinin de dikkate alınması gerekir. Cezanın belirlenmesinde suçtan zarar görenin kişiliği ve ona verilen zararın azlığı veya çokluğu da etkilidir.”
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin Yabancı Devlet Başkanlarına Hakarete ilişkin Kararları (Bu kararlarla ilgili olarak Bakınız: TC Anayasa Mahkemesinin Esas Sayısı : 2016/25 Karar Sayısı : 2016/186 sayılı Kararı.):
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, ifade özgürlüğü ve hakaret iddialarına ilişkin olarak gördüğü davalarda, kamu görevlileri ile devlet yöneticilerine yönelik hakaret fiillerinin, diğer yurttaşlara yönelik hakaret fiillerine göre ayrı bir değerlendirmeye tabi tutulup tutulamayacağını ele almıştır.
AİHM. Colombani/Fransa davasında; Fas Kralı’na hakaret ettiği için cezalandırılan başvurucunun davasını incelemiştir. Mahkeme, yabancı devlet başkanlarına yönelik hakaret fiilleri bakımından, ayrı bir düzenleme yapılmasını ve bu fiiller bakımından daha ağır ceza belirlenmesini, Sözleşmeye aykırı bulmuştur. AİHM. söz konusu kararında; yabanca ülke devlet başkanlarına yönelik suç bakımından kabul edilen ayrıcalıklı hükmün, devletin başka devletlerle dostça ilişkiler sürdürme konusundaki çıkarı nedeniyle zaruri ve gerekli olduğuna ilişkin savunmayı yerinde bulmamış, yabancı devlet başkanı hakarete uğradığını iddia ediyorsa, herkes için olağan başvuru yollarını kullanabileceğini vurgulamıştır. AİHM’nin verdiği bu karar sonrasında, davalı durumundaki Fransa, karara konu olayda uygulanan yasa hükmünü yürürlükten kaldırmıştır.
AİHM. Artun ve Güvener/Türkiye davasında verdiği kararda; o tarihte yürürlükte olan 765 sayılı TCK’nın 158. maddesine göre yargılanan ve ceza alan başvurucunun başvurusunu haklı bulmuştur. Mahkeme, söz konusu kararında, başvuruda bulunanın beyanlarının hakaret oluşturup oluşturmayacağına ilişkin değerlendirmelerin yanı sıra, verilen hapis cezasını Sözleşme’nin 10. maddesine aykırı bulmuş, Cumhurbaşkanının konumu gereği ayrıcalıklı bir korumaya tabi tutulmasını yerinde görmemiş, kişilerin sahip olduğu ifade özgürlüğü bakımından devlet başkanlarının özel ve ayrıcalıklı statüde olamayacağını benimsemiştir.
AİHM. Pakdemirli/Türkiye davasında da konuyu tartışmıştır. Kendisi de bir siyasetçi olan başvuruda bulunanın, sarf ettiği sözler nedeniyle T.C. Cumhurbaşkanı olan Süleyman Demirel’e tazminat ödemesine ilişkin dava hakkındaki başvuruyu inceleyen AİHM., yerel mahkemede görülen tazminat davasında, davacının Cumhurbaşkanı olması nedeniyle daha fazla tazminata hükmedilmiş olmasını Sözleşmeye aykırılık olarak görmüştür. Söz konusu kararda; bir kişinin, hakaret davasında salt devlet başkanı olduğu için diğer vatandaşlardan daha fazla koruma göremeyeceği vurgulanmıştır.
AİHM’nin konuyu tartıştığı bir başka kararı ise Otegi Mondragon/İspanya kararıdır. Söz konusu kararda, cumhuriyetçi rejimlerde devlet başkanlarının statülerinin aşırı korunmasının Sözleşmenin ruhuna aykırı bulunmuştur. Devletin tarafsızlığını temsil eden İspanya Kralı’nın diğer insanlardan ayrıcalıklı bir hakaret hükmüyle korunmasının meşru olup olmadığını tartışan AİHM, Kral’ın bile ayrıcalıklı bir korumadan yararlanamayacağına karar vermiştir. Kral’ın politik tartışmalarda tarafsız bir hakem ve devlet simgesi konumunda olmasının, onun, resmi görevlerinin ifasıyla ilgili veya devletin temsilcisi olarak, bu devletin, monarşi rejimi dâhil, anayasal yapısına meşru yollarla itiraz eden kişiler başta gelmek üzere, başkaları tarafından eleştirilemeyeceği anlamına gelmeyeceğini özellikle vurgulamıştır.
AİHM’nin içtihatlarından da anlaşıldığı üzere; özellikle cumhuriyetçi rejimlerde ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine taraf olan monarşilerde, hakaret suçları bakımından kamu görevlilerinin korunması hususunda bir ayrım yapılması benimsenmemektedir.
Cumhurbaşkanlarının, devlet başkanlarının, monarşilerde kralın, kendisine karşı yapılan hakaret suçları bakımından, diğer kamu görevlilerine göre daha ayrıcalıklı durumda olmaları ve bu kişilere karşı işlenen suçlar bakımından daha ağır ceza yaptırımının benimsenmesi Sözleşmenin benimsediği eşitlik ilkesine ve Sözleşmenin ruhuna aykırı görülmektedir.
Bu içtihatların yorumundan çıkan özet; demokratik, eşitlikçi, insan haklarına saygılı ve bunları koruyup geliştirmekle yükümlendirilmiş bir hukuk devletinde, egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğu hukuk düzeninde, hiçbir makama özel bir suç tipi oluşturulmamasının gerekli olduğudur.
Türkiye Cumhuriyetinde Durum:
(1) TC Anayasa Mahkemesi Kararı:
Türk Ceza Kanunun 299’uncu maddesi, Cumhurbaşkanına Hakareti Ağırlaştırıcı Suç olarak Değerlendirmiş ve (1) Cumhurbaşkanına hakaret eden kişi, bir yıldan dört yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Suçun alenen işlenmesi hâlinde, verilecek ceza altıda biri oranında artırılır ceza kurallarını vazetmiştir.
TC Anayasa Mahkemesi, Esas Sayısı : 2016/25 Karar Sayısı : 2016/186 sayılı Davada, aşağıdaki kararı vermiştir:
“AİHS ve Sözleşme hükümlerini yorumlayan AİHM’nin genel uygulaması, siyasi kişilerin, kendilerine yönelik eleştirilere tahammül sınırının daha yüksek olması gerektiğidir. Oysa TCK’nın 299. maddesinde düzenlenen suç, Cumhurbaşkanına yönelik hakaret fiillerini, diğer kamu görevlilerine göre daha ağır şekilde cezalandırmaktadır.
TCK’nın 299. maddesinde düzenlenen suçun Anayasa’ya aykırı görülmesi ve iptali halinde, Cumhurbaşkanına yönelik hakaret fiillerinin yaptırımsız kalması gibi bir durum söz konusu olmayacaktır. Zira söz konusu hüküm iptal edildiğinde veya yürürlükten kaldırıldığında, cumhurbaşkanlarına yönelik hakaret fiilleri TCK’nın 125/3-a maddesinde düzenlenen kamu görevlilerine hakaret suçu kapsamında ceza yaptırımına tabi tutulacaktır. Böyle bir düzenleme veya iptal, cumhurbaşkanlarının, diğer kamu görevlilerine (örneğin başbakana) göre daha ayrıcalıklı ve özel koruma altında olmaması sonucunu doğuracaktır.
Tüm bu nedenlerle; TCK’nın 299. maddesinin, Anayasanın 10. maddesine aykırı olduğu düşünülmektedir.”
(2) TCK 299 (Cumhurbaşkanına Hakaret Suçu) Emsal Yargıtay Kararları:
Ceza Genel Kurulu 2017/116E, 2021/481K. TCK 299.
Eleştiri Amaçlı sözler: “Ayakkabı kutularındaki paraları say” şeklindeki sözler Cumhur başkanına hakaret suçu oluşturmaz.
“…………….Bu kapsamda, Devletin birliğini temsil eden Cumhurbaşkanlığı makamının da diğer anayasal ve yasal kurumlar gibi eleştiriye açık olması doğaldır. Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde; CHP … İl Başkanlığınca terör olaylarının artması ve ülkemizin çeşitli yerlerinden şehit haberleri gelmesi üzerine, 09.09.2015 tarihinde terör olaylarını protesto etmek amacıyla düzenlenen toplantıda CHP … İl Başkanı olarak görev yapan sanık …’ın ”Öldüremezsin benim mehmetçiğimi, öldüremezsin benim polisimi, bize düşmanlık tohumu atamazsın”, ”400 vekile 400 şehit hesabımı yaptın”, ”Allah’ın kitabında mı var … Türkiye’nin başına bela olacak diye ”, ”Hangi projesin sen, nesin, git kardeşim, otur çoluğunun çocuğunun yanında, ayakkabı kutularındaki parayı say”, ”Sana mı kalmış Aleviliği yerde aşağılamak” şeklinde sözleri söylediği olayda; Demokratik bir toplumda siyasetçilere diğer siyasetçileri, hükûmet mensuplarını ve kamu görevlilerini eleştirme ve onlar hakkında yorum yapma hakkı tanınmış olduğu, seçmenlerini temsil eden, onların taleplerini, endişelerini ve düşüncelerini politik alana aktaran ve çıkarlarını savunan, seçilmiş kimseler için ifade özgürlüğünün özellikle değerli olduğu, bu sebeple müdahale eğer bir siyasetçinin ifade özgürlüğüne yönelik ise başvuruların çok daha sıkı bir denetimden geçirilmesi gerektiği göz önüne alındığında ve sanığın konuşma içeriği bir bütün olarak değerlendirildiğinde; sözlerinin ağır eleştiri niteliğinde olup mağdurun onur, şeref ve saygınlığını rencide edici boyuta ulaşmadığı, bu nedenle sanığa atılı Cumhurbaşkanına hakaret suçunun unsurları itibarıyla oluşmadığı kabul edilmelidir.”
Ceza Genel Kurulu 2018/62 E. , 2022/542 K. TCK 299
“Bir Cumhurbaşkanı ülkesinin gençliği insanları tarafından hırsız, katil, diktatör olarak anılıyorsa o Cumhurbaşkanı artık Cumhurun başkanı değildir.” şeklindeki sözler cumhurbaşkanına hakaret suçu teşkil etmez.
“……….Bir eylemin hukuk düzeni tarafından cezalandırılması ancak onu hukuka uygun kılan, diğer bir anlatımla hukuka aykırılığı ortadan kaldıran bir nedenin bulunmamasına bağlıdır. Bu kapsamda, basın yoluyla işlenen suçlarda hukuka uygunluk nedeni oluşturan haber verme ve eleştiri hakkı üzerinde de durulmasında yarar bulunmaktadır. Temelini Anayasa’nın 28 ve devamı maddelerinden alan haber verme ve eleştirme hakkının kabulü için, açıklama veya eleştiriye konu olan haberin gerçek ve güncel olması, açıklanmasında kamu ilgisinin ve yararının bulunması, açıklanış şekliyle konusu arasında düşünsel bir bağ bulunması gerekir. Düşünce özgürlüğü ve dolayısıyla eleştiri, demokratik toplumlarda vazgeçilmez bir haktır. Toplumun ilerlemesi ve yararı için zorunludur. İfade özgürlüğü sadece lehte olduğu kabul edilen veya zararsız veya ilgilenilmeye değmez görülen haber ve düşünceler için değil, devletin veya nüfusun bir bölümünün aleyhinde olan, onları rahatsız eden haber ve düşünceler için de uygulanır. Bu, demokratik toplum düzeninin ve çoğulculuğun gereğidir. Eleştiri de kaynağını bu özgürlükten alır. Eleştirinin doğasından kaynaklanan sertlik suç oluşturmaz. Eleştiri övgü olmadığına göre sert, kırıcı ve incitici olması da doğaldır.
Ancak eleştiri hak ve görevi kötüye kullanılmamalı; küçültücü, incitici, abartılı sözlerden kaçınılmalıdır. Sayılan öğelerden birisinin olmaması hâlinde haber verme ve eleştiri hakkından söz edilemeyecek, eylem hukuka aykırı olacaktır.
Bu kapsamda, Devletin birliğini temsil eden … makamının da diğer Anayasal ve yasal kurumlar gibi eleştiriye açık olması doğaldır.”
“…………Cumhurbaşkanına hakaret suçundan mahkûmiyetin zorunlu bir toplumsal ihtiyaca karşılık gelip gelmediği ve gerçekleşmesi amaçlanan meşru amaçla orantılı olup olmadığı hususu açısından; siyasetçilerin, kamuoyunca tanınan kişilerin ve kamusal yetki kullanan görevlilerin gördükleri işlev nedeniyle eleştiriye daha fazla katlanmak durumunda oldukları ve bunlara yönelik eleştirinin sınırlarının çok daha geniş olduğu her zaman vurgulanmıştır. Demokratik bir toplumda siyasetçilere diğer siyasetçileri, hükûmet mensuplarını ve kamu görevlilerini eleştirme ve onlar hakkında yorum yapma hakkı tanındığı, seçmenlerini temsil eden, onların taleplerini, endişelerini ve düşüncelerini politik alana aktaran ve çıkarlarını savunan seçilmiş kimseler için ifade özgürlüğünün özellikle değerli olduğu, bu sebeple müdahale eğer bir siyasetçinin ifade özgürlüğüne yönelik ise başvuruların çok daha sıkı bir denetimden geçirilmesi gerektiği göz önüne alındığında ve sanığın konuşmasının içeriği bir bütün olarak değerlendirildiğinde sözleri ağır eleştiri niteliğinde olan ve mağdurun onur, şeref ve saygınlığını rencide edici boyuta ulaşmayan sanığa atılı Cumhurbaşkanına hakaret suçunun unsurları itibarıyla oluşmadığı kabul edilmelidir.”
Ayrıca bakınız: Yargıtay 4. Ceza Dairesi 2024/780 E. , 2024/1120 K.; YARGITAY 16. CEZA DAİRESİ Esas: 2016/6928 Karar: 2017/4807 Tarih: 19.07.2017; YARGITAY 16. CEZA DAİRESİ Esas : 2017/3601 Karar : 2018/2785 Tarih : 14.09.2018; YARGITAY 16. CEZA DAİRESİ Esas : 2018/511 Karar : 2018/2459 Tarih : 5.06.2018; YARGITAY 16. CEZA DAİRESİ Esas : 2016/5170 Karar : 2017/5835 Tarih : 29.12.2017.
İfade Özgürlüğü İle İlgili AİHM ve AYM Kararları Kapsamında Değerlendirme:
Temel insan haklarından olan düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğü, Anayasamızın 24.’üncü maddesi ile güvence altına alınmıştır. Anayasa’nın “Düşünce, Söz ve Anlatım Özgürlüğü” başlıklı 24’üncü maddesi şöyledir: “(1) Herkes, düşünce ve kanaat özgürlüğüne sahiptir; Kimse, düşünce ve kanaatlarını açıklamaya zorlanamaz. Düşünce suçu yoktur. (2) Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla, tek başına veya toplu olarak, açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu hak, herhangi bir resmi makamın müdahalesi ve Devlet sınırları söz konusu olmaksızın, kanaatını anlatma, haber ve fikir alma ve verme özgürlüklerini kapsar. (3) Söz ve anlatım özgürlüklerinin kullanılması, yalnız ulusal güvenlik, anayasal düzen, kamu güvenliği, kamu düzeni, genel sağlık, genel ahlak yararı için veya başkalarının şöhret veya haklarının korunması veya bir sırrın açıklanmasının önlenmesi veya yargının otorite veya tarafsızlığının sürdürülmesi için gerekli ve yasanın koyduğu yöntemlere, koşullara, sınırlamalara veya cezalara bağlı tutulabilir.”
Anayasa Mahkemesinin 2014/3986 sayılı ve 02/04/2014 tarihli kararında;
“Paragraf-33- İfade özgürlüğü, sadece “düşünce ve kanaate sahip olma özgürlüğünü değil aynı zamanda sahip olunan “düşünce ve kanaati (görüşü) açıklama ve yayma”, buna bağlı olarak “haber veya görüş alma ve verme” özgürlüklerini de kapsamaktadır. Bu çerçevede ifade özgürlüğü bireylerin serbestçe haber ve bilgilere, başkalarının fikirlerine ulaşabilmesi, edindiği düşünce ve kanaatlerden dolayı kınanamaması ve bunları tek başına veya başkalarıyla birlikte çeşitli yollarla serbestçe ifade edebilmesi, anlatabilmesi, savunabilmesi, başkalarına aktarabilmesi ve yayabilmesi anlamına gelir (B.No:2013/2602,23/1/2014, §40).
Paragraf-34. İfade özgürlüğü, demokratik toplumun temellerinden biri olup toplumun gelişmesi ve bireyin kendini geliştirmesi ve gerçekleştirmesi için vazgeçilmez koşullar arasında yer alır. Hakikat ışığı fikirlerin çarpışmasından doğar. Bu bağlamda toplumsal ve siyasal çoğulculuğu sağlamak, her türlü düşüncenin barışçıl bir şekilde ve serbestçe ifadesine bağlıdır. Aynı şekilde birey özgün kişiliğini düşüncelerini serbestçe ifade edebildiği ve tartışabildiği bir ortamda gerçekleştirebilir. İfade özgürlüğü, kendimizi ve başkalarını tanımlamada, anlamada ve algılamada, bu çerçevede başkalarıyla ilişkilerimizi belirlemede ihtiyaç duyduğumuz bir değerdir (B., .söz ve yollar” ifadesiyle her türlü ifade aracının anayasal koruma altında olduğu gösterilmiştir (B.No:2013/2602,23/1/2014, §43).
Paragraf 35. İfade özgürlüğünün, toplumsal ve bireysel işlevini yerine getirebilmesi için AİHM’nin de ifade özgürlüğüne ilişkin kararlarında sıkça belirttiği gibi, sadece toplumun ve devletin olumlu, doğru ya da zararsız gördüğü “haber” ve “düşüncelerin” değil, devletin veya halkın bir bölümünün olumsuz ya da yanlış bulduğu, onları rahatsız eden haber ve düşüncelerin de serbestçe ifade edilebilmesi ve bireylerin bu ifadeler nedeniyle herhangi bir yaptırıma tabi tutulmayacağından emin olmaları gerekir. İfade özgürlüğü, çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin temeli olup bu özgürlük olmaksızın “demokratik toplumdan” bahsedilemez (Handyside/Birleşik Krallık,B.No: 5493/72, 7/12/1976, §49).
Paragraf 36. Anayasa’da sadece düşünce ve kanaatler değil, ifadenin tarzları, biçimleri ve araçları da güvence altına alınmıştır. Anayasa’nın 26. maddesinde düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğünün kullanımında başvurulabilecek araçlar “söz, yazı, resim veya başka yollar” olarak ifade edilmiş ve “başka yollar” ifadesiyle her türlü ifade aracının anayasal koruma altında olduğu gösterilmiştir.
Paragraf-37. Bu bağlamda ifade özgürlüğü, Anayasa’da güvence altına alman diğer hak ve özgürlüklerin önemli bir kısmı ile doğrudan ilişkilidir. Görsel ve yazılı medya araçları yoluyla fikir, düşünce ve haberlerin yayılmasını güvence altına alan basın özgürlüğü de düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğünün kullanılma araçlarından biridir. Basın özgürlüğü, AİHS’de ifade özgürlüğüne ilişkin 10. Madde kapsamında koruma altına alınmışken, Anayasamın 28 ilâ 32. maddelerinde özel olarak düzenlenmiştir (B.No:2013/2602, 23/1/2014,)
Paragraf-38. Demokratik bir sistemde, kamu gücünü elinde bulunduranların yetkilerini hukuki sınırlar içinde kullanmalarını sağlamak açısından basın ve kamuoyu denetimi en az idari ve yargısal denetim kadar etkili bir rol oynamakta ve önem taşımaktadır. Halk adına kamunun gözcülüğü işlevini gören basının işlevini yerine getirebilmesi özgür olmasına bağlı olduğundan basın özgürlüğü, herkes için geçerli ve yaşamsal bir özgürlüktür, (bkz. AYM, E. 1997/19, K. 1997/66, K.T. 23/10/1997),(benzer yöndeki AİHM kararları için bkz. Lingens/Avusturya, B. No: 9815/82, 8/7/1986, § 41; Özgür radyo-Ses Radyo Televizyon Yapım ve Tanıtım AŞ/Türkiye, B.No: 64178/00, 64179/00, 64181/00, 64183/00, 64184/00, 30/J/2006 § 78: Erdoğdu ve İnce/Türkiye, B. No: 25067/94, 25068/94, 8/7/1999, § 48; Jersild/Danimarka, B.No: 15890/89, 23/9/1994, §31).
Paragraf-39. İnternet modern demokrasilerde başta ifade özgürlüğü olmak üzere temel hak ve özgürlüklerin kullanılması bakımından önemli bir araçsal değere sahip bulunmaktadır. İnternetin sağladığı sosyal medya zemini kişilerin bilgi ve düşüncelerini açıklama, karşılıklı paylaşma ve yaymaları için vazgeçilmez niteliktedir. Bu nedenle düşünceyi açıklamanın günümüzde en etkili ve yaygın yöntemlerinden biri haline gelen internet ve sosyal medya araçları konusunda yapılacak düzenleme ve uygulamalarda devletin ve idari makamların çok hassas davranmaları gerektiği açıktır”
Şeklinde tespit ve değerlendirmelere yer verilerek ifade özgürlüğünün kapsamı ve sınırlarına işaret edilmiştir.
Anayasanın “Hukuk Devleti” İlkesine İlişkin 1’inci Maddesi Kapsamında Değerlendirme:
Anayasanın 1’inci maddesinde yer alan “ Hukukun Üstünlüğü ilkesi” ile, bir başka deyişle “Hukuk Devleti” ilkesi ile, Devletin tüm faaliyetlerinin hukuk normlarına ve temel hukuk ilkelerine uygunluğunun sağlanması, Devlet yönetiminin ve Devlet gücünün bireylerin temel hak ve özgürlükleri doğrultusunda sınırlanması, böylece her türlü keyfiliğin engellenmesi amaçlanmaktadır. Hukukun Devletinde, milli egemenlik yetkisi hukukla sınırlanmakta, kamusal yetkilerin kaynağı, dayanağı ve sınırı Devletin esas yapılanma yasası olan Anayasa ve temel evrensel hukuk ilkeleri ile belirlenmektedir. Dolayısıyla hukuk devleti; bireylerin temel hak ve özgürlüklerinin, devleti yönetenlere ve devlet gücünü kullananlara karşı korunduğu devlet düzenidir.
TC Anayasa Mahkemesi, 1963 yılında vermiş olduğu bir kararda “hukuk devleti” kavramının tanımına ilk kez değinmiş ve “Hukuk devleti, insan haklarına saygı gösteren ve bu haklan koruyucu, âdil bir hukuk düzeni kuran ve bunu devam ettirmeye kendini zorunlu sayan ve bütün faaliyetlerinde hukuka ve Anayasaya uyan bir devlettir” şeklinde bir tanımlamaya yer vermiştir. (AYM; E. 1963/124, K. 1963/243, KT: 11.10.1963.)
TC Anayasa Mahkemesi aynı kararında “Hukuk devletinde kanun koyucu organ da dâhil olmak üzere, devletin bütün organları üstünde hukukun mutlak bir hâkimiyeti haiz olması, kanun koyucunun yasama faaliyetlerinde kendisini her zaman Anayasa ve hukukun üstün kuralları ile bağlı tutması lâzımdır. Zira kanunun da üstünde kanun koyucunun bozamayacağı temel hukuk prensipleri ve Anayasa vardır ve kanun koyucu bunlardan uzaklaştığı takdirde meşru olmayan bir tasarrufta bulunmuş olur. Hukukun ana prensiplerine dayanmayan, devletin amacı ve varlığı sebebiyle bağdaşmayan ve sadece belli bir anda hâsıl olan geçici bir çoğunluğun sağladığı kuvvete dayanılarak çıkarılan kanunlar toplum vicdanında olumsuz tepkiler yaratır. Böyle bir kanun hukukun yüceliğini temsil etmez. Böyle bir kanunun kabulünü ve uygulanmasını hukuk devleti tasarrufu niteliğinde saymak da mümkün değildir.” şeklinde tespit ve değerlendirmelere yer vermiştir.
Yüksek Mahkeme 01.07.1998 tarihli (E. 1996/74 , K. 1998/45) bir başka kararında ise “Anayasa’nın 2. maddesine göre, Cumhuriyetin temel ilkeleri arasında sayılan hukuk Devleti, insan haklarına saygılı ve bu haklan koruyan, adaletli bir hukuk düzeni kuran ve bunu sürdürmekle kendini yükümlü sayan, bütün işlem ve eylemleri yargı denetimine bağlı olan Devlettir. Böyle bir düzenin kurulması, yasama, yürütme ve yargı alanına giren tüm işlem ve eylemlerin hukuk kuralları içinde kalması, temel hak ve özgürlüklerin, Anayasal güvenceye bağlanmasıyla olanaklıdır” şeklinde değerlendirmede bulunarak hukuk devletinin “olması gereken” esaslı ilkelerini göstermiştir.
TC Anayasa Mahkemesi 24.6.1993 tarihli diğer bir kararında, hukuk devletine ilişkin olumsuz (olmaması gereken) koşulları gösteren değerlendirmede bulunarak “Yasal düzenlemelerin Cumhuriyetin temel niteliklerinden birisi olan ‘Hukuk Devleti’ ilkesine uygun olması kaçınılmaz bir zorunluluktur. Yönetilenlere, en güçlü, en etkin ve en kapsamlı biçimde hukuksal güvenceyi sağlayan ‘Hukuk Devleti’, tüm devlet organlarının eylem ve işlemlerinin hukuka uygunluğunu başlıca geçerlik koşulu sayarak insan haklan, temel haklar ve özgürlükler yönünden anayasal ilkeler düzeyine ulaşmış kurallara dayanır. Hukukun üstünlüğünü, toplumsal barış ve ulusal dayanışmayı amaçlayan, Anayasanın öncelik ve bağlayıcılığını gözetmeyen, hukukun evrensel kurallarına saygılı olmayan, adaletli bir düzeni gerçekleştirmeyen, kişilere değer vermeyen, çağdaş kurum ve kurallarla uyum sağlamayan Devletin, ‘Hukuk Devleti’ olduğundan söz edilemez.” demek suretiyle hukuk devletinde kabul edilemez nitelikte uygulamaların neler olabileceğini örnekleme yoluyla açıklamayı tercih etmiştir.(E. 1992/29, K. 1993/23)
Esas Sayısı : 2016/30 Karar Sayısı : 2016/24
Anayasanın “Eşitlik” İlkesine İlişkin 10. Maddesi Kapsamında Değerlendirme:.
“……………………..Cumhurbaşkanının Anayasa gereğince tarafsızlık yemini etmesi, bir takım anayasal görevleri üstlenmesi ve Devletin Başı olarak Türkiye Cumhuriyeti Devletini temsil etmesi onun siyasi bir aktör olması gerçeğini değiştirmeyecektir. Cumhurbaşkanının 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 6/1-c maddesinde tanımlandığı biçimde “kamusal faaliyetin yürütülmesine seçilme yoluyla süreli olarak katılan” en üst düzeyde kamu görevlisi olması dikkate alındığında, tüm kamu görevlilerine yönelik hakaret suçları bakımından tek bir yasal düzenleme olması gerekirken, TBMM Başkan ve üyeleri, Başbakan ve Bakanlar gibi siyasi kişilikler de dahil tüm siyasi kişiliklere ayrı himaye sağlayan yasal düzenlemeler bulunmadığı halde, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 101-102. maddelerinin 5678 sayılı kanun ile değişikliğe uğraması sonucu, siyasi bir kişilik hüviyetini taşımakla birlikte, süreli olarak kamu görevini yürüten Cumhurbaşkanına yönelik hakaret suçları bakımından farklı yasal düzenlemenin bulunması, Anayasanın 10. maddesinde yazılı eşitlik ilkesinin ihlali niteliğinde görülmüştür. “
“…………..Hukuk devleti ilkesinin ceza hukukuna yansımalarından birisi de “suç ve cezanın belirli olması” ilkesidir. Hangi eylemin suç olduğu, cezasının ne olduğu, yasada açık şekilde ortaya konulmuş olmalıdır. (TC AYMK. Esas Sayısı : 2016/25 Karar Sayısı : 2016/186)
Paragraf 13. TCK’nın 299. maddesinde düzenlenen suçun, genel hakaret ve kamu görevlisine hakaret suçlarında yer alan ve yukarıda açıklanan ayrıksı durumları içerip içermediği yasada açıkça düzenlenmemiş, bu yönde bir yollama yapılmamış olması da hukuk devletine aykırılık teşkil etmektedir.
Paragraf 14. Tüm bu nedenlerle; itiraz konusu yapılan TCK’nın 299. maddesinin, Anayasa’nın 2. maddesinde düzenlenen hukuk devleti ilkesine aykırı olduğu düşünülmektedir. Esas Sayısı : 2016/25 Karar Sayısı : 2016/186 .
“Basın özgürlüğü” kavramının esasını, insanın iki temel hakkı koiuşturmaktadır. Bunlardan birincisi, kişinin bilgi edinme hakkının karşı görünümü olan, haber verme hürriyetidir. Bir diğeri ise; düşünceyi açıklama hürriyetidir. Haber verme hürriyetinin amacaı, kamuyu aydınlatmaktır; toplumdaki fertlerin kendilerini ilgilendiren olaylar hakkında doğru bir şekilde bilgilendirilmesidir.
Maddenin Hukuksal ve İçeriksel Değerlendirilmesi:
68’nci madde, içerik ve düzenleniş açısından, Ceza koyma yetkisini kullanırken Yasama organının uyması gereken temel ilke ve kurallara uygun yapıda bir madde değildir. Bir defa suça ilişkin ceza, maddede açıkça düzenlenmiş değildir. Sadece hakaret ve söveme nitelikli bir yaıyı yayımlayan kişinin hafif bir suç işlediği öngörülmüş ve maddede, diğer maddelerde olduğu gibi suçun cezası belirlenmiş değildir. Bu durumda Hafif suçlara ilişkin Ceza Yasasının 35’ici maddesinde öngörülen ceza uygulanacak demektir.
“Hafif Suçlar İçin Genel Ceza” yan başlıklı 35’inci maddede: “Bu Yasada herhangi bir hafif suç için özel olarak ceza öngörülmediğinde, bu gibi suçlar için, mahkumiyet halinde, iki yıla kadar hapis cezası veya para cezası veya her iki ceza birden verilebilir.” Denmektedir. Bu kural 68’inci madde ile birlikte okunduğunda, hakaret ve sövme nitelikli bir yazıyı internette veya sosyal medyada yayınlayan bir kişi hafif bir suç işlemiş olacak ve mahkumiyeti halinde iki yıla kadar hapis veya para cezası veya her iki cezaya birden çarptırılabilecektir.
Kaliteli yasalar; genel, soyut, nesnel, öngörülebilir, ulaşılabilir ve sürekli olmalı, kamu yararını gözetmeli, hukuk devletinin gereği olarak demokratik ve özgürlükçü bir içeriğe sahip bulunmalı, hem şekil, hem de esas yönünden, bir başka deyişle içerik açısından anayasaya uygun olmalı ve toplumsal gereksinimlere yanıt verebilmelidir.
Öte yandan yasaların, kamu yararının sağlanması amacına yönelik olması, genel, nesnel, adil kurallar içermesi, yalın, sade ve kolayca anlaşılır bir yapıda olması ve hakkaniyet ölçütlerini gözetmesi hukuk devleti olmanın gereğidir. Bu nedenle yasa koyucunun hukuki düzenlemelerde kendisine tanınan takdir yetkisini anayasal sınırlar içinde adalet, hakkaniyet ve kamu yararı ölçütlerini göz önünde tutarak kullanması gerekir.
Bu açıdan bakıldığında da madde, özellikle yalınlık, kısalık, özlülük ve kolayca anlaşılırlık açısından yetersiz bir yapıdadır.
Şöyle ki, zem ve kadih suçunun maddi ve manevi unsurları açık ve belirgin değildir. Bir defa suçun oluşabilmesi için “yeterli olacak kadar haklı bir sebebin veya mazeretin” varlığı söz konusudur. Haklı sebep veya haklı mazeretle anlatılmak istenen şeyin ne olduğu tümüyle belirsizdir. Öte yandan, hakaret edilen kişinin bağlı olduğu ülke (ülke ile devlet burada karıştırılmaktadır – yan başlıkta devletten, içerikte ülkeden söz edilmektedir- dil ve terim birliği yoktur) ile KKTC arasındaki huzur ve dostluğu bozmak niyeti (kastı) veya ikili ilişkilerde sıkıntı ve gerilim yaşanmasına sebebiyet verilmesi aranmaktadır. Huzur ve dostluğu bozucu niyet unsurunu belirleyecek öğelerin ne olduğu en azından genel anlamda maddede yer alabilmeliydi. Aynı sakınca, ikili ilişkilerde sıkıntı ve gerilim yaratacak şeyler konusunda da söz konusudur.
Sosyal medyada veya internet ortamında yayınlanacak herhangi bir yazı veya görülecek herhangi bir işaret veya resimi, KKTC ile dostluk ilişkisi bulunan yabancı bir devletin başkanı, başbakanı, bakanı, yetkilisi (hangi düzeyde yetkili belirsiz) veya resmi diplomatik temsilcisi, elçisi veya diğer yüksek dereceli yetkilileri (yüksek derecenin çerçevesi çizilmiş veya sınırlandırılmış değildir) küçük düşürmek, tahkir etmek veya nefret veya hakarete uğratmak eğilimi ile yayınlamak maddedeki düzenleme ile suç olarak değerlendirilmiştir ki, suçun unsurlarını belirleme açısından, bu düzenlemenin ne denli sıkıntılar yaratabileceğini önceden kestirmek hayli güçtür. Madde bu yönüyle de açıklıkta, anlaşılırlıktan ve yalınlıktan uzaktır.
Yasa koyucunun kafasında, ilişki içinde olduğu Devletin yukarıdan aşağıya tüm yetkililerine karşı, düşünce açıklamasında bulunmak, ifade özgürlüğünü kullananları cezalandırabilmek için, çuvallama suç unsurlarını bir araya getirmek arzusu yatmakta, bunun için de, tekrar tekrar aynı sözcükleri yineleme gereği duyulmaktadır.
Maddede, cezalandırma açısından yabancı devlet başkanları ile yetkilileri arasında herhangi bir fark gözetilmemesi ve ayrım yapılmayıp eşitlik ilkesine uygun davranılması, maddenin tek olumlu yanıdır kanısındayım.
Sonuç olarak kişisel görüşüm, bu düzenlemenin, ifade özgürlüğünün, düşünce açıklamasının ve basIn özgürlüğünün önünü tümden kesmek amacıyla yapılmış olduğudur. Bu yaklaşım, üstelik para cezası yanında hapis cezası verilmesine olanak yaratılmasıyla, orantılılık ve ölçülülük açısından da, Anayasada öngörülen düşünce ve ifade özgürlüğünün özüne dokunan bir yaklaşımdır.
——————————-
Kaynakça:
(1) Kübra Yıldız Çolak, Ultima Ratio (Son Çare) İlkesi: Ceza Hukukunun Meşruiyet Sınırı, Aralık 2025.
(2) Kübra Yıldız Çolak, Aynı Makale.
(3) Kübra Yıldız Çolak, Aynı Makale.
(4) Kübra Yıldız Çolak, Aynı Makale.
(5) Kübra Yıldız Çolak, Aynı Makale.
(6) Serap Yazıcı, Dezenformasyon Yasası Hukuk Devletine Aykırıdır, Politikyol, 22 Haziran 2022, erişim tarihi: 3 Eylül 2022, https://www.politikyol.com/dezenformasyon-yasasi-hukuk…/.
(7) Aktaran: Gökçer Tahincioğlu, 20 soruda ‘dezenformasyon’ yasası; haber verme görevi ve halkın haber alma hakkı nasıl kısıtlanıyor?, T24, 14 Ekim 2022.

