Boykot ilkesel olarak ne reddedilecek, ne de mutlaklaştırılacak bir mücadele aracıdır.
Bu nedenle, işçilerin grevlerini sadece işverenin mamüllerini satın almayı boykot ederek desteklemek kolaycılıktır. Halbuki, grevi maddi ve manevi olarak desteklemek, öncelikle mücadelenin siyasal anlamı konusunda grevci işçilere bilinç taşımak, mücadeleyi daha ileriye götürebilmelerine, yani grevlerini sadece ekonomik bir faaliyet olmaktan çıkarıp, ötesine, siyasal arenaya çekmelerine yardımcı olmaktır. Bunu yaparken tabi ki, bilimsel bilgi birikiminden ve sınıf mücadelesi tarihinin tecrübelerinden yararlanılmalıdır. Ama grevci işcilerden de öğrenilecek, dikkate alınması elzem birçok husus olacaktır ve komünistler bu hususlara gereken özeni göstermek zorundadırlar.
Komünistler tüm diğer birçok mücadele yöntemleri gibi boykotu da ne ilkesel olarak reddeder, ne de mutlaklaştırırlar. Tıpkı siyasal boykot gibi, ekonomik boykot da bir mücadele yöntemidir. Ama sadece boykot ile yetinmek ne genel işçi sınıfı mücadelesine, ne de somut grevci işçilerin mücadelesine hizmet eder. Tıpkı, savaş karşısında hümanizmanın ötesine geçememek gibi, burda da işçi grevine intikamcı bir yaklaşım aşılamanın ötesinde bir katkı sağlamaz. Her iki durumda da, işçi sınıfı mücadelesine gereken desteğin verilmemesi ile sonuçlanır.
Ama, bazı durumlarda, özellikle güç dengelerinin eşitsiz olduğu durumlarda işvereni ve ürünlerini boykot etmek, hele de bu kitleselleştirilebildiği oranda, işverenin gücünü azaltmak, güvenini sarsmak vs amaçlı yapılabilir ve etkili de olabilir.
En önemlisi de, hangi mücadele şekli kullanılırsa kullanılsın, öncelikle işçilerin, sadece grevdeki işçilerin değil, tüm işçi sınıfının dikkatini şu noktalara çekmekte büyük yarar var:
1. En küçük bir işçi-işveren mücadelesi sınıf mücadelesinin bir nüvesidir.
2. İşveren bu mücadelede sadece kendi bencil çıkarlarını değil, ait olduğu sistemin topyekün çıkarlarını savunmaktadır. Yani, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet düzenini (EKTAM özelinde fabrika, içindeki aletler, taşıma araçları vs, ülke genelinde ise, devletin tüm kurumlarıyla dahil olduğu-hukukuyla, kolluk güçleriyle, sermaye kaynaklarıyla ve yasalarıyla- bir sistemdir) yani, buruva sınıfın çıkarlarını savunmaktadır.
3. Grevci işçilerse, farkında olsunlar veya olmasınlar, kendi maddi özlük haklarını; maaşlarını, çalışma koşullarını, sendikalaşma haklarını savunurken aslında işçi sınıfının gerek ülke özelindeki haklarını ve gerekse uluslararası işçi sınıfının menfaatlerini de savunmaktadırlar.
4. Bu da, işçi sınıfı mücadelesini ister istemez, salt ekonomik bir mücadele olmaktan çıkarıp, siyasal bir mücadeleye doğru yol almaya sevkeder. Bu yolun bir yerlerinde, işçiler üretimde hakim güç olmanın yolunun iktidarı burjuvaların ellerinden alıp, kendi iktidarlarını kurma zorunluluğunu görmeye, kavramaya başlarlar.
5. Bu noktada, karşımıza türlü türlü akımlar ve onların mücadele yöntemleri çıkmaya başlar. Kimileri, işleri bu raddeye getirmemeyi, işçilerle işverenlerin anlaştırılabileceklerini, işi büyütmeden halledebileceklerini, işverenlerle işçilerin üretim denen faaliyetin vazgeçilmez öğeleri olduklarını iddia ederek, iş barışının korunması gerektiği iddia ederek devreye girerler. Kimileriyse, sadece boykot etme politikası güderek “günahlarından arınmaya, ruhlarını kurtarmaya” çalışırlar. Bir kısmı da, kapitalist koşullarda, model seçiciliğine koyulur; kamu ile özelin ortasına bir “çin seddi” çekerek, kamu cici, özel kaka imajı çizer. Kamunun da kapitalist sistemin elinde bir enstrüman olduğunu unutur. Kapitalist kamulaştırma ile sosyalist kamulaştırma arasındaki nitel farklılıkları görmezden gelir. Aslında, açıkça kapitalist koşullardaki kamulaştırmaya güzellemeler yapmaktadır, belki de farkında değildir.
Kapitalist kamu ile özel işletmeler arasında hiçbir fark yoktur demiyorum, tabi ki vardır. Özellikle bizim coğrafyamızda kamu, tarihsel bir dizi nedenlerden ötürü avantajlı sektör, özel ise işverenlerin insafına terkedilmiş “vahşi bir orman” durumundadır. Ama, özel sektörü bu duruma getiren, bu durumunu korumaya çalışan, kamudan kesip kesip özel sektöre kaynak aktaran da bu kamu sektörünü yürütenlerdir; yani devlettir, bu da unutulmamalıdır.
Evet, çözüm boykot değil, kamulaştırmadır.
KSP, çözümün boykot olduğunu zaten iddia etmiyor ki! KSP, boykotu birçok mücadele aracından biri olarak görüyor.
Evet, KSP çözümün kapitalist şartlarda değil, sosyalist bir düzende kamulaştırmada olduğunu söylüyor. Yani, kamulaştırmanın bir iktidar sorunu olduğunu savunur.
BY çözümün boykot olmadığını söylerken çok haklıdır. Ama, BY aynı zamanda bugün içinde yaşadığımız düzende varolan, özel mülkiyetin ellerindeki işletmeyi, “halkın malı” ilan edip, bugünkü koşullar içinde kamulaştırılmasını öneriyor. Yani, işçilere ve halka, devlet kamunun devletine dönüşmeden de işyerlerinin “kamulaştırılmasının” çözüm olacağını vaaz ediyor. BY, devlet kamunun malı aline getirilmeden de, yani iktidar buruvaların elindeyken dahi, kamulaştırmanın “çözüm” olduğunu iddia ederek, aslında sosyalizme gerek yok diyor.
İşte yanlış olan budur!
Gerek Celal Özkızan’ın ve gerekse de Münür Rahvancıoğlu’nun bu olgulardan habersiz olduklarını düşünmüyorum. Politika sınıf mücadelesinin yansımasından başka bişey değildir. Sınıf mücadelesinde nerde durduğunuza göre şekillenir politikanız, talepleriniz ve hedefleriniz.
BY’nin politikaları büyük oranda “emekçiler” dedikleri kesimin bakışı, arzuları ve talepleri üzerinden şekillenmektedir. Bu nedenle kendilerini “emekçinin partisi” olarak isimlendirmektedirler. Olamaz mı? Tabi ki olabilir ve oluyor da… Sorun nerde o zaman? Şurda;
İşçiler de emekçidir, ama her emekçi işçi değildir! Ve, işçilerin dünyaya bakışları, arzuları ve talepleri obektif olarak, diğer kesimlerden farklıdır, daha doğrusu diğer emekçi kesimlerden çok daha ilerdedir. İşçi sınıfı, kurtuluşunu kapitalist üretim ilişkilerinin ortadan kaldırılmasında görür. Yani, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin sonlandırılması ve toplumsallaştırılması için mücadele eder. İşçi sınıfı üretimi toplumsallaştırmanın yolunun, devlet iktidarının işçi sınıfının ellerinde olmasının şart olduğunun bilincindedir. Yani işçi sınıfı, kurtuluşunun proletarya diktatörlüğü koşullarıyla paralel elde edileceğinin bilincindedir.
Tabi ki bu bilinç zaman içinde ve mücadelenin gelişmesiyle oluşur. Ama, nüvesi işçilerin mülkiyet ve yaşam koşullarında hep mevcuttur!
Emekçi sınıf ise üretim araçlarından yoksun bir sınıf değildir. Üretim araçları üzerinde bu mülkiyet sahipliği, tabi ki, büyük sermayedarlara göre devede kulaktır, ama bu mülkiyetin küçüklüğü onun özel mülkiyet savunusunu ortadan kaldırmaz. Onun derdi büyük sermayeyledir, tekelcilikledir. Bu nedenle bugünkü tekelleşmiş kapitalizmden değil, tekel öncesi “güzel günlerin” geri getirilmesinden yanadır. Nerede o eski günler…
Ama bu mümkün değildir. Tarihin tekerleğini kısa bir süreliğine geri çevirebilirsiniz, ama sadece kısa bir süreliğine…
Bu nedenle Marks ve Engels bu küçük mülkiyet sahibi küçük burujva sınıfını, sosyalist olduğunu iddia ettiği sürece gerici bir sınıf olarak isimlendirirler.
Ama bu durum, işçi sınıfının küçük burjuva sınıfına bakışı ile büyük sermaye bakışı aynı değildir. Koşulların, mücadelenin ve işçi sınıfının güç kazandığı koşullarda, işçi sınıfına yaklaşmasına engel olmayacaktır. İşçi sınıfı bunun da bilincindedir.
Açıkcası, küçük mülk sahibi emekçiler, bir yandan büyük sermayeye karşı mücadele ederken, diğer yandan da işçi sınıfı iktidarından (sosyalizm) da rahatsız olurlar, ürkerler, o küçücük ve aslında pek de bir işe yaramayan üretim araçları üzerindeki özel mülklerinin ellerinden alınıp, kamulaştırılacağından korkarlar.
Bu durumlar onu “iki arada, bir derede” bırakır, karar veremez, bir o yana, bir bu yana savrulur…
Yazımı 12 Nisan 23 tarihinde sosyal medyada yazdığım şu satırlarla sonlandırıyorum:
“Bir güççük burjuva
Bir gün, başkalarını sokaklara dökülmeyen “klavye devrimcisi” deye suçlar…
Başka bir gün, grev yapıp, elektriğini kesti diye sokaklara dökülen elektrik emekçisini; eğitime ara veren eğitim emekçisini; hastahaneyi kilitleyen sağlık emekçisini…
Böyledir benim ülkemin güççücük burjuvacığı…
Gerçek kavgadan yan çizmek için, burjuvazinin ona sunduğu, sözde mücadele alanlarıyla yetinir…
Bir gün lgbtci olur, onur yürüyüşü yapar, ertesi gün büyük çevreci olur, çöpleri toplar sokaklardan…
İşini kolaylaştırdı diye ödül alırken belediyeden, ya da övülürken, teşvik edilirken burjuva basın tarafından, hiç aklına bile düşmez; “ben kime hizmet ediyorum?” diye…
Böyle geçer bizim güççük burjuvacığın yaşamı, ta ki; “ne bamma, bir ben mi gurtaracam dünyayı? Bu halka mustahaktır!” deyip sırça köşkündeki güvenli köşeciğine çekilene kadar…
Bilmez ki, sömürü düzeni onu orda da bulacak, sıra ona da gelecek…
Bu nedenle benim sevgili güççük burjuvacığım, gel bir an önce farı bu güççük burjuvalıktan…”



