Kıbrıslılar olarak bir politik duruma doğduk.
Bu, sonradan edinilmiş bir bilinçten çok, içine düşülen bir hâl. Savaştan önce doğanların taşıdığı yara başka; sonrasında doğanların sırtlandığı gaile başka. Aynı coğrafyada, farklı zamanların yüküyle büyüdük. Kimimiz hatırlayarak, kimimiz hatırlamak zorunda bırakılarak.
Kimliğimizi anlatmak başlı başına bir mesele.
Harita üzerinde nerede durduğumuzu açıklamak, adımızı, statümüzü, hatta var olup olmadığımızı tarif etmek bile. “Kıbrıslıyım” demek çoğu zaman yetmiyor. Türkçe konuşan Kıbrıslıyım demek gerekiyor. Çünkü Kıbrıslı dendiğinde, sanki otomatik olarak başka bir yere yazılıyorsun. Bu yüzden kimlik, bizde tek kelimelik bir cevap değil; ek açıklamalı bir cümle hâline geliyor.
Kimilerine göre adı anılamaz bir “cumhuriyetiz”.
Kimilerine göre bir işgal bölgesi.
Pek azına göreyse gerçekten varız.
Bu belirsizlik yalnızca diplomatik bir sorun değil; gündelik hayata sızan, insanın kendilik algısını sürekli sınayan bir hâl. Nereden baktığına göre değişen bu tanım, burada yaşayanlar için hiçbir zaman sabit bir zemine dönüşmüyor.
İçinde doğduğumuz bu coğrafyanın varoluş mücadelesi, sanki bireysel varoluşlarımızın da arka planını oluşturuyor.
Kendini kabul ettirme çabası, tanınma isteği, sürekli açıklama ihtiyacı… Bunlar yalnızca devletlerin ya da kurumların meselesi değil. Günlük hayatta, ilişkilerde, hayallerde bile hissedilen bir yük. Burada büyümek bazen yalnızca yaşamak değil; kendini gerekçelendirmek gibi.
Belki de bu yüzdendir ki daha ilk gençliğimizden itibaren, yetişkin hayatımızdaki en ufak bir sıkışmada aynı cümle dolaşıma giriyor:
“Bu memleketten kaçmak lazım.”
Kimi zaman başkalarından bir tavsiye olarak duyuyoruz bunu. Kimi zaman kendi kendimize söylüyoruz. Gitmenin, başka bir yerde var olmanın umudunu yüklüyoruz bu cümleye. Sanki başka bir coğrafya, bizi bu belirsizliğin ağırlığından kurtaracakmış gibi. Ama bu söz her zaman gerçekten gitmekle ilgili değil. Bazen yalnızca nefes almakla ilgili. Burada sürekli açıklamak zorunda kaldığın hâlden, kısa bir süreliğine de olsa çıkma isteği.
Bu kendini var etme çabası ve KKTC gündemi, yıllar boyunca öyle baskın oldu ki zaman zaman Kıbrıs meselesinden körleştiğimiz anlar yaşadık.
Referandumlar, bitmek bilmeyen barış süreçleri, sürekli ertelenen çözümler… Hayatın bütün ağırlığı sanki tek bir başlık altında toplanmış gibiydi. Ve bu başlık o kadar merkezdeydi ki, onun dışında kalan her şey daha hafif, daha sonra bakılabilecek meseleler gibi durdu.
İnsan hakları, bireysel mücadeleler, kişisel başarılar; sanat, spor, gündelik hayatın küçük ama hayati meseleleri…
Hepsi bu büyük “mesele”nin gölgesinde kaldı. Sanki başka hiçbir şey, bu politik başlık kadar önemli olamazmış gibi. Hayatı büyük başlıklar üzerinden okumaya alıştıkça, kendi gündelik varoluşumuzu geri plana itmenin normal olduğuna inandık.
Ben bu satırları yazarken, İran’da halk kendi devrimini yapıyor.
Rejime karşı çıkıyor, bastırılıyor, susturuluyor. Ve içimde bir ses beliriyor: “Sen burada, Kıbrıslılığınla ilgili varoluş meseleleri mi yazıyorsun?” Bu ses rahatsız edici ama gerçek. Çünkü dünyanın başka yerlerinde insanlar hayatlarını ortaya koyarken, bizim gündelik dertlerimiz kolayca küçültülebiliyor.
Ama sonra şunu fark ediyorum: Bu karşılaştırma da insanı susturuyor.
Oysa burada yaşamak, bu politik ağırlığın içinde hayat kurmaya çalışmak, kendine bir alan açmak da başlı başına politik bir hâl. Kıbrıslılar için apolitik olmak bir tercih değil; çoğu zaman dışarıdan yapıştırılan bir etiket. Çünkü bu coğrafyada yaşamanın kendisi zaten politik.
Belki de bu yüzden, burada kalmak ya da gitmek meselesi hiçbir zaman sadece bir yer değiştirme sorusu olmadı. Daha çok, insanın kendi hayatını ne kadar kendine ait kılabildiğiyle ilgili. Sürekli başkalarının tanımlarıyla çevrili bir yerde, kendine ait bir gündem kurup kuramayacağıyla.
Bu soruların kesin cevapları yok.
Ama burada yaşarken, bu sorularla birlikte nefes almayı öğreniyoruz.
Ve bazen, yalnızca bu soruları sormaya devam edebilmek bile, bu coğrafyada kendini var etmenin bir yolu oluyor.


