Nefret çok da uzağımızda değilmiş. 17 Mayıs’ta Kuzey Kıbrıs’ta düzenlenen onur yürüyüşünün ardından sosyal medyayı açtığınızda karşınıza çıkan manzara, insanın içini karartıyor. Yürüyüşe katılanları hedef alan nefret dolu yorumlar, hakaret içerikli paylaşımlar, “tehdit” ve “çocukları özendirme” gibi söylemler. Sanki nefret, klavyenin tuşlarının arasında saklanıyor ve bir fırsatını bulduğunda patlamaya hazır bekliyor. Peki bu nefret nereden geliyor? Sadece bireysel önyargılardan mı, yoksa daha derin, kurumsal bir kökü mü var?

2014 yılında yapılan tarihi bir değişiklikle, “doğa kurallarına aykırı cinsel ilişki” maddesi yasadan tamamen kaldırıldı ve eşcinsel ilişkiler suç olmaktan çıkarıldı. Bir yasa, sadece kağıt üzerinde yazılmış maddelerden ibaret değildir. Yasa, topluma neyin “normal”, neyin “sapkın”, neyin “kabul edilebilir”, neyin “suç” olduğunu öğretir. İnsanların birbirine nasıl bakacağını, kimi insan yerine koyup kimi dışlayacağını da şekillendirir. Bu yüzden bazı yasaların etkisi, kaldırıldıktan çok sonra bile yaşamaya devam eder. 17 Mayıs’taki yürüyüş sonrası sosyal medyada gördüğümüz nefret, işte tam da bu zihniyetin ürünü. İnsanlar, yıllarca “yanlış” olarak öğretilen bir şeyin görünür hale gelmesini hâlâ bir tehdit gibi algılıyor. Bir kuir bireyin yalnızca var olması bile bazı insanlarda öfke yaratıyor. Çünkü mesele hiçbir zaman gerçekten “ahlak” olmadı. Mesele kontrol, korku ve normların dışına çıkan herkesi susturma arzusu oldu.
Sosyal medya ise bu nefreti sadece görünür kılmıyor; onu hızlandırıyor, yoğunlaştırıyor ve normalleştiriyor. Algoritmalar bizi benzer düşünen insanlarla çevreliyor, farklı sesleri ise görünmez hale getiriyor. Anonim hesaplar insanlara gerçek hayatta asla söyleyemeyecekleri şeyleri söyleme cesareti veriyor. Ve her nefret yorumu, bir sonrakine zemin hazırlıyor. Bir kişi hakaret ettiğinde, diğeri daha sertini yazıyor. Çünkü nefret bulaşıcıdır. Özellikle cezasız kaldığında. Fasıl 154 Ceza Yasası, cinsel yönelime yönelik ayrımcılığı ve nefreti suç sayarak yasal koruma sağlamaktadır. Yasanın 171. maddesi, cinsel yönelim veya cinsiyet kimliği temelinde bir kişiye veya gruba yöneltilen nefret söylemlerini, önyargılı saldırıları ve ayrımcılığı açıkça yasaklar. Yasanın güncellenen ilgili maddeleri uyarınca, cinsel yönelimi nedeniyle herhangi bir kişiye yönelik nefret, aşağılama veya önyargı içeren saldırılar suç teşkil eder.

Tam da bu yüzden nefret söylemi “sadece bir fikir” değildir. Çünkü bazı söylemler doğrudan insanların yaşam hakkını hedef alır. Bir topluluğu sürekli “hasta”, “tehlikeli”, “ahlaksız” ya da “çocuklara zarar veren” insanlar olarak göstermek, yalnızca bir düşünce açıklaması değildir, şiddeti meşrulaştıran bir zemindir. İnsanları insanlıktan çıkarmaya başlayan her dil, bir noktadan sonra fiziksel şiddetin önünü açar.
Bir onur yürüyüşü kimseye zarar vermiyor. Kimsenin özgürlüğünü kısıtlamıyor, kimsenin hayatına müdahale etmiyor. Sadece “Buradayız!” diyor. Ama bazılarının tahammül edemediği şey tam olarak bu görünürlük. Çünkü yıllarca korkuyla bastırılmış bir topluluk görünür hale geldiğinde, toplumun kurduğu “normal” anlatısı çatlamaya başlıyor.
Ve belki de en korkutucu olan şu: Bu nefreti kusan insanların çoğu kendini kötü ya da nefretten beslenen biri olarak görmüyor. Aksine, bir değeri, bir geleneği, bir “normalliği” savunduklarını düşünüyorlar. İşte nefretin en tehlikeli hali de burada başlıyor. Çünkü kendini haklı görüyor. Kendini “doğal” ve “ahlaki” ilan ettiği anda, karşısındaki insanın acısını önemsizleştirebiliyor.
Birkaç kişinin nefret söyleminin suç olduğunu öğrenmesinin ardından yorumlarını sildiğini görüyorum. Özür mesajları atanlar, “yanlış anlaşıldım” diyenler, geri adım atanlar. Ama bütün bunlar bana asla yeterli gelmiyor. Çünkü mesele yalnızca birkaç yorum değil. Mesele, o yorumları yazabilecek kadar rahat hissedilen bir toplumsal iklimin varlığı. Özetle şu anki durumda, başınız belaya girmeyecekse nefret kusabilirsiniz.

Kabul etmiyorum. Hiçbir özrü, bahaneyi ya da korkudan atılmış geri adımı yeterli bulmuyorum. Çünkü aklıma, bu nefretle büyüyen insanlar geliyor. Hayatı kararanlar geliyor. Kendinden uzaklaşanlar geliyor. Kendini sürekli sorgulamak zorunda kalanlar geliyor. Dışarıdan gelen bunca nefretle nasıl baş edeceğini bilemeyip, sonunda o nefreti kendine yöneltenler geliyor. Ve en acısı da artık aramızda olmayan kuirler geliyor aklıma.
Bir yorum silmek, o nefretin hiç var olmadığı anlamına gelmiyor. Silinen şey sadece cümleler oluyor. Ama o cümlelerin bıraktığı yük, insanların bedeninde ve hayatında kalmaya devam ediyor. Hak ettiğimiz şey yalnızca silinen yorumlar ya da korkuyla yazılmış özür mesajları değil. Hak ettiğimiz şey, bu nefretin gerçekten sorgulandığı, cezasız bırakılmadığı ve bir daha bu kadar rahat üretilemediği bir hayat. Herkes kadar var olmak bir hak meselesi olmamalı.




