Tüketim kültürü içinde üretmenin ve entelektüel emeğin, incelikli işlerin değerinin bağlama göre şekillenen bağları, sınırları vardır. İnsan doğası, değişime ve gelişime uyum sağlayabildiği ölçüde; sorgulama ve risk alma becerisi sayesinde hayatta kalır. Alternatif olarak, risk faktörlerini dar bir çerçevede tutup başkalarının aklıyla oynayarak da bir mekanizma kurulabilir. Bu ikinci yol; kurnazlık, hesap ve bolca “nasıl yapılır” kitabı gerektirir. Profesyoneller tarafından sunulan pek çok yöntem vardır bu konuda.
Ancak umutsuzluk ve kısır döngüsü içinde aşınan etik değerler eşliğinde; ezberlediklerinden başka bir şey söyleyemeyen, konfor alanından hiç çıkmamış, üniversiteye özel talimat ve garantilerle yerleştirilmiş, mezun olur olmaz da işi hazır olan bir bireyle; önü kesilmiş, yeteneklerini ortaya koymasına izin verilmemiş, yetenek zorbalarıyla karşı karşıya kalmış birini aynı kefeye koyamayız. Bu adil olmaz.
Özellikle kültürel, sanatsal ve yaratıcı alanlarda görülen bu tekelleşme eğiliminin, Kıbrıs ve benzeri kültürlerin her zerresine sirayet ettiği açıkça ortadadır. Kişisel ifade özgürlüğünü sorgularken, kimsenin dile getiremediklerini konuşan, üreten ve yazanları takdir etmek yerine, kendini karar mekanizmasının tepesine yerleştirenlerle işgüzar işler yapmak son derece daha cazip geliyor. Bu durum fazlasıyla yıpratıcıdır ama güçlüye yakın olmaktan daha büyük bir özgürlüktür. Belki bir süre bu düzenin ekmeğini yiyenler, uzun vadede değişen ve gelişen dünyada bunu sürdürmeye çalışırken sanatın sorgulayıcı yönünü törpüler ve onu yalnızca bir amaca indirgerler. Fakat, işte tam bu noktada temel bir ikilem ortaya çıkar: Bu döngüden kurtulmak mı, yoksa karar mekanizmasının istediği kalıba girmek mi?
Kendisine benzemeyenin önünü kesmekle ün salmış bu kültürde, dijitalleşme ve evrenselleşmenin etkisiyle farklılıklara saygı göstermeye başlayanlar olduğu gibi; pedagojik olarak bir çocuğun ne yapabileceğini, neye yeteneği olup olmadığını, kişisel gelişiminin nasıl olumsuz etkilenebileceğini hiç düşünmeden hareket edenler de kendilerini karar mercii ilan edebiliyorlar. Bu mekanizmanın yarattığı tahribatı ise ancak birileri çıkıp bunları dile getirdiğinde fark edebiliyoruz.
Sahip oldukları büyük ego ve itibarın zedelenme korkusu nedeniyle yıllar sonra farklı kültürlerle etkileşime girip yeni anlatım, ifade ve yaklaşım biçimleri gerektiren bağlamlarda bulununca sanatın ve özgürlüğün, samimiyetin doğasına aykırı birçok sorunsal durumları olduğunu birileri çıkıp onlara söylemesi lazım.
Bazılarımız, insan doğasının zamanla daha mütevazı, değişime ve gelişime daha açık hale gelmesini belki de ölüme yaklaşıyor olmaya bağlar. Dünyanın kendi etraflarında döndüğünü sanan, yabancı dil konusunda sınıfta kalmış, sanat, edebiyat ve yenilikçi yöntemlerden bihaber kesimler ise kendilerini karar mekanizması konumunda tutma işgüzarlığından bir anda sıyrılıp ifade özgürlüğü, sanat ve kültür elçisi ilan edebiliyorlar.
Karşıma sürekli kültür-sanat komiteleri ve türlü istihdam alanları çıkıyor, giderek yabancılaşıyorum. Komiteler üstüne komiteler, istikrarlı projeler üstüne projeler üretiliyor. Tam olarak pratikte hangi değişime ve gelişime hizmet ettiği muamma olan. Bu yapılar, sınırlı bir alan içinde, sinirleri zorlayan, daraltılmış bir sorgulama zemininde varoluyor. Sanatın bile sınırlarını belirginleştiren düşünme ve üretme biçimleriyle insanlar ya bunu kabullenmeye ya da sorgulamaya zorlanıyor. Bu talan gerçekliğinde sanatı, sınırlarından taşmadan “taşıyoruz”.
Konfor ve yanılsama alanından çıkmayı gerektiren sanatsal ifadenin, güvenli bir alanda var olabileceğini sanırken aslında yok oluşa hizmet ettiğini fark etmiyoruz. Tedbirli, hesaplı, başı belaya girmeden, kimseyi rahatsız etmeden yapılan “sanatsal girişimler” belki de sanat değil de başka bir zanaattır.
Bu nedenle, belki de durumu bağlamından fazla koparmamak gerekir. Sınırların dışına çıkmadan, seçici tabular çerçevesinde, dengeleri koruma ve kimseyi rahatsız etmeme zemininde yapılan sanatla; esnekliğe, genişlemeye, gelişmeye ve risk almaya dayalı ifade biçimleri arasında seçim yapmakla karşı karşıyayız bu bölük pörçük adada. Aksi halde-Allah muhafaza-dengelerimiz, çıkarlarımız, ahbap ilişkilerimiz bozulur; ne olur halimiz? Biz de dağılırız… Ya da bir “ah” çekmek kalır bize, karşıdaki dağları yıkmadan…



