“Yaslarımız, parmak izlerimiz kadar kişiseldir.”
Vamık Volkan
Yüzünü hiç görmediğim çocuklar için yas tutuyorum. Hayattan koparılan çocuklar için. Savaşlarda hayattan koparılan çocukların acısı, aniden—kim bilir nasıl ihmaller zincirinin sonucunda—kendini hayattan koparan, tanımadığım başka bir çocuğun acısıyla birleşiyor. Adlarını bilmiyorum; en sevdikleri oyunu, gece uyumadan önce hangi hayalleri kurduklarını. Ama yine de içimde bir yer eksiliyor. Çünkü bir çocuğun ölümü, dünyanın neresinde olursa olsun, yalnızca bir hayatın sonu değildir. Bir ihtimalin, bir geleceğin ve aslında insanlığa dair umudun kaybıdır. Bu çocukları tanımıyor olmak, kaybı küçültmez; aksine, o kaybı herkesin kaybı hâline getirir. Bu yüzden bu his sadece derin bir üzüntü değil, adı konmamış bir yastır: vedası yoktur, kapanışı yoktur.
Bu duyguyu adlandırmakta uzun süre zorlandım. Çünkü yas dediğimiz şeyin hep tanıdığımız birine, dokunduğumuz bir hayata ait olması gerektiğini düşünürüz. Oysa bazı kayıplar kişisel değildir. Bazı kayıplar, insanlığın içinden eksilir. Ve belki de bu yüzden hissettiğim şey, ortak bir kırılmanın yasını tutmaktır.
Yas hakkında derin sorgulamalar yapmaya başlamam, teyzemi kaybetmemle başladı. Hastanede O’nun geride kalan eşyalarını toplarken; bir hırkanın, bir gözlüğün, bir bulmaca defterinin varken nasıl da anlamını yitirip yok olduğunu hissettim. Tıpkı eşyalar gibi, anıları da zamanla bir kutuya mı koymalıyım diye düşünmeye başladım. Kıbrıs’a dönerken O’nun sesini unutmamak için kendime hatırlatmaya çalıştım. Peki sevgi nereye konmalıydı?
Hissettiğim boşluğun giderek büyümesi, sadece O’nun yokluğuyla değil, O’nunla anlam kazanan şeylerin de çözünmesinden doğuyordu. O zamanlar bunun bir yas süreci olduğunu biliyordum; ancak yasın süreçlerinin neye benzediğini algılayamıyordum.
Bir süre sonra, çok sevdiğim bir dostumun önerisiyle Vamık Volkan’ın Kayıptan Sonra Yaşam kitabını okudum. Volkan, yasın kaybedilen kişiyle bağın tamamen kopması değil, bu bağın iç dünyada yeniden düzenlenmesi olduğunu söyler. Bu bakış açısı, yasın “biten” değil, dönüşen bir ilişki olduğunu gösterir. Bu noktada yas, ortadan kaybolan bir şey olmaktan çıkar; insanın onunla kurduğu ilişkinin değiştiği, sürekli etrafında dolandığı bir sürece dönüşür.
Belki de bu yüzden bazı kayıplar geçmez. Sadece biçim değiştirir. Başta keskin bir yokluk olarak hissedilen şey zamanla içselleşir. Dış dünyadaki eksiklik, iç dünyada sürdürülen bir ilişkiye dönüşür. Ve bir süre sonra yokluk, yok olmaktan çıkar; içimizde taşınan bir varlığa dönüşür.
Hamnet’i izlerken yas üzerine yeniden düşünmeye başladım. Yasın başka bir ihtimaline tanıklık ettim: mekânların içine sinişine, bedenlerde yankılanışına ve sonra yavaş yavaş başka bir şeye dönüşmesine. Bir hikâyeye. Bir dile. Bir hatırlama biçimine. Kısacası, dönüştürülebildiğine. Bu bana yasa dair yeni anlamlar kurabilme ihtimallerini hatırlattı.
Psikolojide bu sürecin karşılığı vardır. George Bonanno, yasın her zaman kırılma ve çöküşle ilerlemediğini; birçok insanın kayıpla birlikte yaşamayı öğrenerek yeniden işlevsellik kazanabildiğini gösterir. Ancak bu “iyileşme”, kaybın ortadan kalkması değil; onunla birlikte yaşanabilecek bir form bulmaktır. Robert Neimeyer ise yasın bir anlamın yeniden inşası süreci olduğunu söyler. İnsan yalnızca kaybetmez; kaybı anlamlandırmaya çalışır. Ve bazen bu anlam, anlatı aracılığıyla kurulur.
Belki de Hamnet’te gördüğüm tam olarak buydu: yasın bir dile, bir hikâyeye dönüşmesi. Ama her yas böyle dönüşmez. Çünkü her yasın tam olarak bir adı yoktur.
Örneğin savaşlar ya da ihmaller sonucu hayattan koparılan çocuklar için tutulan yas, yalnızca tekil hayatların kaybı değil, korunması gerekenin korunmamış olmasıdır. Bu yüzden bu yasın dönüşümü; unutmamayı seçmekte, duyarlılığı sürdürebilmekte ve bu kayıpların yeniden olmaması için dış dünyaya karşı sorumluluk almakta mümkündür. Tanıklığın yasının içinden geçen insanlar için barış, artık bir tercih değil; vazgeçilmez, ulaşılması gereken bir zorunluluk hâline gelir.
Psikanalitik kuram, yasın kaybedilenle bağın çözülmesi olduğunu söyler. Ancak bu tanım, kaybın açık olduğu durumlar için geçerlidir. Oysa bazı kayıplar belirsizdir: biten bir ilişki, yavaşça uzaklaşan bir dostluk, gerçekleşmemiş bir hayat, bir potansiyelin ihtimali. Bunlar için kimse başsağlığı dilemez. Ama insan yine de eksilen bir şey olduğunu hisseder.
İşte bu yüzden bazı yaslar adlandırılamaz. Adı konmamış yas, yalnızca kaybın belirsiz olduğu değil; aynı zamanda kişinin neyi kaybettiğini tam olarak tanımlayamadığı bir deneyimdir. Bu tür yaslarda kayıp nesnesi doğrudan ve somut değildir. Çünkü bir ihtimal kaybedilmiştir. Bu yüzden süreç tamamlanamaz; çünkü vedalaşılacak net bir şey yoktur.
Üstünü kapatıp devam etmeye çalışsak da yalnızca geçmişe değil, zaman zaman yaşayamadığımız gelecek için de yas tutarız. Bu yasın bir ritüeli yoktur. Ama ağırlığı vardır.
Günümüzde ise bu ağırlık çoğu zaman taşınamaz. Çünkü çağımız durmayı değil, devam etmeyi empoze eder. Bu yüzden bazı yaslar yaşanmaz; ertelenir, bastırılır. Ama yok olmazlar. Bu nedenle bazı yaslar hiçbir zaman tam olarak başlayamaz. Derinlerde sessizce dönüşürler.
Yası tutulmamış kayıplar, ilişkilerimize ve hayatlarımıza gölge düşürürken; anlayarak içinden geçilen bir yas süreci, yaralayıcı ama öğreticidir. Bu hâliyle büyüme sürecimizin de anahtarlarından biridir.
Yas da tıpkı kaygı gibi, bastırıldığında değil; anlaşıldığında ve içinden geçildiğinde daha olumlu yerlere dönüşür. İnsan, içindeki eksikliğin şeklini tanımayı öğrenir. Onu yok etmeyi değil, onunla birlikte yaşamayı.
Kaynakça
Volkan, V. D. (2010). Kayıptan Sonra Yaşam: Yas ve Psikolojik Süreçler. İstanbul: Bağlam Yayınları.
Bonanno, G. A. (2009). The Other Side of Sadness: What the New Science of Bereavement Tells Us About Life After Loss. New York: Basic Books.
Neimeyer, R. A. (2001). Meaning Reconstruction and the Experience of Loss. Washington, DC: American Psychological Association.



