Derse geç mi kaldık öğretmenim? Zil çaldı mı, toplandı mı tüm çocuklar, sıralandı mı kapı önüne, sınıf dibine, büst karşısına?
Gelmeyen yok, geç gelen geç yazıldı mı yine?
Bitmek bilmez imtihanlardan kalan kaldı, geçen geçti mi söylesene…
Bugün hangi dersi işliyoruz öğretmenim; matematik, fen, sosyal bilgiler, müzik, resim… Hangi defteri çıkaralım şimdi önümüze, kitaptan hangi parçayı işaretleyelim okumak için evde?
Tenefüse çok var mı? Peki, ya teneffüse?
Öğretmenim bana sorma bu parça ne anlatmak istiyor diye, kişileri, yeri-zamanı bana sorma. Hepimiz içindeyiz bu parçanın, kim hangi paragrafta ne demek istemiş diye anlatmamı bekleme ya da imlâ kurallarına uyarak defterime geçirmemi söyleme. Ne noktalama işaretlerini gerekli yerlere koyabilirim, ne de kurallı cümleler halinde yazabilirim defterime. Kenar çizgisi bile çekemem kırmızı kalemle. Çizgileri oldum olası sevmedim ben öğretmenim, sakın beni ve de elimi suçlu görme.
Yarım kalmış çeyrek adamın çizgilerinden öğrendim çizgileri sevmemeyi, eskiden her ülke kenar çizgili sanırdım ben dünyayı görmeden önce. Gidip yerinde teyit etmesem de görme isteğim yetti görmeye.
Şair ne demek istemiş vatanım şiirinde diye hiç sorma öğretmenim. Ne demek istemişse istemiş, şiir bir şey demek istemez zaten özünde; söyler ve susar açıklama kabul etmez sen ne kadar açıkla desende. Hayır, hayır bekleme benden dizeleri bir bir açıklamamı, bir bir söz sanatlarını bulmamı, bilmediğim kelimelerin anlamına sözlükten bakmamı bekleme sakın.
Sözlükleri diller belirledi belirleyeli, ben hangi kelime ne anlama çıkar bilemem. Dilden dile duyduklarım ile devam ederken cümlelere, kim nerede neyi yanlış anlamış diye altını çizemem kırmızı kalemlerimle.
Ben kırmızı kalemi de sevmem öğretmenim. Kenar çizgileri, çizgili defterleri de. Hatta çizgili kıyafetleri bile sevmem.
Nedir yüzölçümü adanın diye sorma hiç öğretmenim, dağlarını sen ölç ve biç. Dağlar kalmışsa yerinde, yüzü kalmışsa derinde, biçilecek ürünler vermişse toprağı yeryüzüne.
Nüfusunu sorma sakın bana. Ah o nüfusu, o nüfusu var ya; o başlı başına dönem dersi işte, kişi başına. Belki de bu yüzdendir ki bu sınavları hiç veremem. Hep kalırım da neden kaldığımı bilmem.
Dersi geçebilmek için bilgi gerek de ben o bilgiye hangi kaynaktan erişeceğimi hiç bilmem. Bana başvuracağım kaynağı yazarsan ellerinden bir kez daha öperim öğretmenim.
İklimi mi? Şu dönemde mi, ah iklimi… İklimler her yerde hızla değişirken ona da nasıl cevap verebileceğimi bilmem elbet fakat izliyorum iklimini, her gün notlar alarak günbegün, ada defterine.
Öğretmenim körfezleri ezberlememi bekleme, kapılarını bir bir saymamı isteme. Hesap yapmam için matematiğe yönlendirme yarım kalmış çeyrek adayı. Sorma bana başka kapılar da açılacak mı diye çizgilerin olduğu yerlere. Ben çizgileri oldum olası sevmem.
Teneffüs için tenefüsü beklerken kapıcıbaşı aç kapıyı oyunu için eller bulurum da, eller karşılığında ne bekler bizden bilmem. Yine de severim bu oyunu, oyunları ve çizgileri sevmediğim kadar.
“Kapıcıbaşı aç kapıyı, feslikan girsin yasemin çıksın, en arkada kalan yadigâr olsun.”
…
Öğretmenim nasıl; kompozisyonum bu sefer istediğiniz gibi oldu mu? Şimdi açılır mı yüzüme kapanan tüm kapılar, çizgisiz?



