Kasım ve Aralık ayında Avrupa’da olmak inanılmaz keyiflidir. Her yer süslenmiş, yollar, sokaklar ışıl ışıl. Ama bir de bembeyaz kar düşmüşse Noel zamanları bir o kadar daha keyifli olur.
Fransa seyahatim boyunca kaldığım Annecy “Fransa’nın güneydoğusundaki Alpler bölgesi” olduğundan bol bol kar görme şansına eriştim. Annecy ve Menthon-Saint-Bernard çok karlı olmasa da yukarılara Alplere çıktığımızda inanılmaz bir manzara ile karşılaştık.
Ben çocukken karı ilk kez yeni yıl kartlarında görmüştüm. Hatırlayanlarınız var mı bilmem. Ben mektup çağını yaşayan çocuklardandım. Ve kendimi inanılmaz şanslı sayıyorum. Her yeni yıl zamanı kitapçılara gider yeni yıl kartları alırdık. Hem okul arkadaşlarımıza kart yazardık hem yurt dışındaki akrabalarımıza hem de “Pen Friend”(mektup arkadaşlarımıza). Kartın arkasına güzel Yeni yıl dilekleri yazar postaya verirdik. Ben hep o kartları inceler oralarda olduğumu hayal ederdim.
İşte burada gezdiğim şehirler bana o kartları ve kartları satın aldığımız zamanları hatırlatmıştı. Karla kaplı manzaralardan oluşan kartların üzerine simler de konulurdu. Kartlarda noel ağacı, dumanı tüten ahşaptan evler ve rengarenk süsler olurdu. Tıpkı Alplerde gezdiğim şehirler gibi.
Fransa Alpleri yalnızca karla kaplı dağlardan ibaret değildir; göller, vadiler, kayak merkezleri, tarihi kasabalar ve kendine özgü Savoy kültürüyle ayrı bir coğrafya oluşturuyor.
Fransız Alpleri, ülkenin güneydoğusunda, İsviçre ve İtalya sınırlarına yakın bölgede yer alır. Özellikle bizim kaldığımız yerler olan Auvergne-Rhône-Alpes bölgesi Alplerin Fransız kesiminin önemli bölümünü kapsar.
MONT BLANC: FRANSA ALPLERİ’NİN SİMGESİ
Fransa Alpleri denildiğinde ilk akla gelen dağ Mont Blanc‘dır. Yaklaşık 4.805 metre yüksekliğiyle Alpler’in ve Batı Avrupa’nın en yüksek zirvesidir. Fransa ile İtalya arasındaki sınır bölgesinde bulunur; zirvenin hangi ülkeye ait olduğu konusunda tarih boyunca farklı sınır yorumları da olmuştur.

Biz Mont Blank’ın eteklerine arabayla çıktık. Dar ve şahane manzarası olan bir ormanın içinden geçiyorsunuz. Ağaçlar karla kaplı. Fransa Alpleri’nin belki de en etkileyici özelliklerinden biri, yüksek dağlarla büyük göllerin yan yana gelmesidir.
Daha önceki yazımda bahsettiğim Lac d’Annecy – Annecy Gölü, Alplerin eteklerinde uzanan, berraklığı ve çevresini saran dağ manzaralarıyla bölgenin en güzel doğal güzelliklerinden biri.
Bir başka önemli göl ise Lac du Bourget – Bourget Gölü. Tamamı Fransa sınırları içerisinde bulunan bu göl, ülkenin en büyük doğal gölü olma özelliğini taşıyor. Lac Léman – Cenevre Gölü ise İsviçre ile Fransa arasında paylaşılmış. Fransız kıyısında Évian-les-Bains ve Thonon-les-Bains gibi güzel yerleşimler bulunuyor.
Fransa’nın güneydoğusuna doğru ilerledikçe manzara yavaş yavaş değişiyor. Şehirler geride kalıyor, yollar kıvrılarak dağların arasına giriyor. Bir yanda gökyüzüne doğru yükselen Alpler, diğer yanda masmavi göller, yemyeşil vadiler ve dağların eteklerine serpiştirilmiş küçük köyler. Fransız Alpleri, doğayla iç içe kurulmuş bambaşka bir yaşam biçimi.
LA CLUSAZ
Mont Blank’ın eteklerinde karların içinde durup bol bol fotoğraf çektik Helin ile. Soğukta, karda vakit geçirip üşüdükten sonra mola vermek için La Clusaz’da durduk. Şahane bir köy pastanesine girip sıcak kahve yanında da denemediğim farklı tatlar seçerek sabah kahvaltımızı yaptık. Özellikle orman meyveli tartlar inanılmaz güzel.

La Clusaz Fransa’nın Haute-Savoie bölgesinde, Annecy’nin yaklaşık 30–35 kilometre güneydoğusunda, Aravis Dağları’nın eteklerinde yer alan küçük bir dağ yerleşimi ve önemli bir kayak merkezidir.

La Clusaz’ı ilginç yapan şey, yalnızca bir kayak merkezi olması değil. Geleneksel Savoy köyü görünümünü koruyarak modern bir dağ turizmi merkezi haline gelmiş olmasıdır. Hayatımda gördüğüm en güzel manzaraya sahip dağ köyüydü. Burayı araştırırken tam da hissettiğim gibi buraya Alplerin Kartpostal köyü deniliyormuş. Gerçekten öyleydi.
La Clusaz, Aravis sıradağlarının kalbinde bulunuyor. Çevresindeki yüksek zirveler ve özellikle kireçtaşı kayalıkları bölgeye oldukça karakteristik bir görünüm veriyor.
Bölgenin en bilinen zirvelerinden biri Pointe Percée‘dir. 2.750 metre yüksekliğindeki bu zirve, Aravis’in en yüksek noktasıdır. La Clusaz özellikle kayak sporuyla tanınıyor. Bölgenin kayak alanı, farklı seviyelerde kayakçılara hitap eden çok sayıda pist ve teleferik sistemiyle oldukça gelişmiş. Burada biraz gezip bol bol fotoğraf çektikten sonra yolumuza devam ettik.
Çıktığımız hafta sonu gezimizde ikinci durağımız Mont Blanc’ın eteklerinde yer alan Alp dağcılığının tarihinin yazıldığı, Mont Blanc’ın gölgesinde kurulmuş dünyaca ünlü bir vadi ve kasaba Chamonix-Mont-Blanc oldu.
CHAMONİX MONT BLANC
Fransa’nın Haute-Savoie bölgesinde, İsviçre ve İtalya sınırlarının hemen yakınında, yaklaşık 10 kilometre uzunluğundaki Chamonix-Mont-Blanc Vadisi’nde bulunuyor.
Kasabanın en büyük özelliği ise kuşkusuz Mont Blanc. Yaklaşık 4.805 metre yüksekliğindeki Mont Blanc, Alpler’in en yüksek zirvesi ve Avrupa’nın en yüksek dağlarından biri. Dağın görkemli kütlesi Chamonix-Mont-Blanc Vadisi’nin üzerinde yükseliyor. Bu nedenle Chamonix-Mont-Blanc’ta nereye dönerseniz dönün, gözünüzün bir şekilde dağlara takılması kaçınılmaz.

Chamonix-Mont-Blanc Alp dağcılığının doğduğu yerlerden biri. Chamonix-Mont-Blanc’ın dünya çapındaki ünü aslında turizmden çok dağcılıkla başladı. 18.yüzyılın sonlarında Avrupalı gezginlerin Alpler’e ilgisi arttı. Mont Blanc’ın ilk başarılı tırmanışı 1786 yılında Jacques Balmat ve Michel-Gabriel Paccard tarafından gerçekleştirilmiş. Bu olay, modern Alp dağcılığının başlangıç noktalarından biri kabul edilir. Daha sonra Chamonix-Mont-Blanc, dünyanın dört bir yanından dağcıların ve macera tutkunlarının buluşma noktalarından biri haline geldi.
Chamonix-Mont-Blanc’ın en etkileyici deneyimlerinden biri Aiguille du Midi teleferiği. Teleferikle yaklaşık 3.842 metre yüksekliğe çıkılıyor. Zirveye ulaştığınızda Mont Blanc ve çevresindeki Alpler neredeyse göz hizasında. Ben cesaret edemedim ama siz giderseniz deneyebilir burada bulunan cam platformdan binlerce metre aşağıdaki vadiye bakma fırsatı bulabilirsiniz. Bu kadar yükseklik hiç benlik değildi.
Chamonix-Mont-Blanc’ın bir başka simgesi Mer de Glace. Fransızca’da “Buz Denizi” anlamına geliyor. Fransa’nın en büyük buzullarından biri olan buzul, yüksek Alplerden Chamonix Vadisi’ne doğru uzanıyor. Buzula ulaşmak için Montenvers dişli treni kullanılıyor. Bu tren yolculuğu da başlı başına turistik bir deneyim.
Burada özellikle dikkat çekici olan noktalardan biri ise iklim değişikliği nedeniyle buzulların yıllar içinde ciddi biçimde gerilemiş olması. Dolayısıyla Mer de Glace, yalnızca doğal bir güzellik değil, aynı zamanda Alpler’deki iklim değişiminin gözle görülebilen sonuçlarından biri.
Chamonix-Mont-Blanc’ın başka bir güzelliği: Tren. Chamonix-Mont-Blanc’a ulaşımın kendisi bile seyahatin bir parçası. Kasaba, Fransa’nın demiryolu ağına bağlı ve vadinin içinden geçen trenlerle çevredeki yerleşimlere ulaşılabiliyor. Ayrıca Mont Blanc Express ile İsviçre tarafına doğru ilerlemek de mümkün.
INSEE’nin 2023 verilerine göre Chamonix-Mont-Blanc belediyesinin nüfusu 8.705 kişi. Burada sürekli yaşayan toplumun nüfusu bu. Yani burası yalnızca otellerden ve ikinci evlerden oluşan bir turizm merkezi değil. Ancak çok ilginç bir ayrıntı var: 2023’te belediyedeki 14.676 konutun yalnızca %29,7’si sürekli ikamet edilen ana konut, %69,2’si ise ikinci konut veya dönemsel kullanılan konut olarak kayıtlı.
Chamonix-Mont-Blanc’a ilk bakışta dünyanın dört bir yanından gelen kayakçıların, dağcıların ve turistlerin doldurduğu bir tatil kasabası sanabilirsiniz. Oysa Chamonix-Mont-Blanc’ın dağların arasında kurulmuş gerçek bir hayatı var. Burada insanlar yalnızca tatil yapmıyor; yaşıyor, çalışıyor, çocuk büyütüyor, alışverişe gidiyor, sabah işe yetişiyor. Mont Blanc, onların penceresinden bakıldığında bir turistik manzara değil, hayatlarının bir parçası.

Chamonix-Mont-Blanc’i Noel zamanında görmek ise bambaşka bir deneyim. Karlarla kaplanmış dağların eteklerinde, ışıklarla süslenmiş ahşap evler, küçük Noel stantları, sıcak şarap kokusu ve yılbaşı süslemeleriyle kasaba adeta bir masalın içine dönüşüyor. Bir tarafta gökyüzüne yükselen Mont Blanc, diğer tarafta ışıl ışıl sokaklar… Gündüzleri bembeyaz dağların ihtişamı, akşamları ise karın üzerine düşen ışıkların yarattığı romantik atmosfer hâkim.

Böyle bir zamanda buraları gezmek benim için rüya gibiydi. Chamonix’te gezip bol bol fotoğraf çektikten sonra yemek yiyeceğimiz çok güzel bir restoran seçtik.
Chamonix’te yemek kültürü, bulunduğu Haute-Savoie ve Savoy bölgesinin dağ mutfağına dayanıyor. Yani burada hafif Akdeniz yemeklerinden çok peynir, patates, et ve dağ ürünlerinin öne çıktığı, soğuk havaya uygun doyurucu yemekler bulabilirsiniz.
Burada yemek biraz da havaya, iklime ve coğrafyaya karşı verilen lezzetli bir mücadele gibi. Dışarıda karla kaplı Mont Blanc, içeride eriyen peynir… Fransız Alpleri’nin mutfak felsefesini bundan daha güzel anlatan bir manzara herhalde zor bulunur.
Bizler de başlangıçta Fondue Savoyarde ve ardından da oranın en meşhur et yemeklerini deneyimledik. İnanın fiyatlar 3 kişi için hiç de abartılacak fiyatlar değildi. Hem yemek hem de tatlı yediğimiz halde 100 euro civarı bir hesap ödedik. Açıkçası, böylesine ünlü ve turistik bir yerde bu hesabı beklemiyordum. Bizden bile daha uygundu.

Hafta sonu gezimizin son durağı Megève’di.
MEGÈVE
Alplerin zarif yüzü olarak bilinen Megève Haute-Savoie bölgesinde, Mont Blanc masifinin eteklerinde, yaklaşık 1.100 metre rakımda bulunan tarihi bir dağ kasabasıdır. Annecy’nin yaklaşık 70 kilometre, Chamonix’nin ise yaklaşık 30 kilometre uzağındadır.
Megève’i diğer Fransız Alpleri merkezlerinden ayıran en önemli özellik, lüks dağ tatili ile geleneksel Savoy köyü atmosferini bir arada taşımasıdır.
Megève’in uluslararası ününün arkasında ilginç bir hikâye var. 20.yüzyılın başlarında Megève, daha çok tarım ve hayvancılıkla geçinen geleneksel bir Savoy köyüymüş. Daha sonra Rothschild ailesinin bölgeyi keşfetmesi ve burada kış tatilleri yapmaya başlaması, Megève’in kaderini değiştirmiş. Ailenin amacı, İsviçre’deki St. Moritz’e alternatif olacak Fransız bir kış tatili merkezi oluşturmaktı.

Bunun sonucunda Megève giderek aristokratların, zenginlerin ve ünlülerin tercih ettiği bir kayak merkezine dönüştü.
Bugün de butik oteller, lüks restoranlar, spa merkezleri ve tasarım mağazaları ile Fransız Alpleri’nin en seçkin tatil merkezlerinden biri olarak biliniyor.
Kasabanın merkezine geldiğinizde devasa modern otellerden oluşan bir tatil şehriyle karşılaşmıyorsunuz. Taş binalar, ahşap cepheler, küçük meydanlar, kilise, at arabaları ve geleneksel Savoy mimarisi hâlâ korunuyor. Özellikle kışın kar yağdığında Megève neredeyse bir Noel kartpostalına dönüşüyor.
Kocaman beton binalar, Kocaman gökdelenler ve doğaya uymayan kocaman villalar yok yani buralarda.

Köyün kalbi: Place de l’Église
Megève’in merkezinde Église Saint-Jean-Baptiste (Katolik kilisesi ) ve çevresindeki meydan bulunuyor. Dar sokaklar, küçük dükkânlar, kafeler ve restoranlar buradan çevreye yayılıyor. Kışın meydan ve sokakların ışıklandırılması, buraya oldukça romantik bir hava veriyor.
Megève’in en karakteristik görüntülerinden biri de atlı kızaklar.
Karla kaplı sokaklarda atların çektiği kızaklarla dolaşmak, özellikle Noel döneminde kasabanın atmosferinin önemli bir parçası.
Megève’de Alpler, biraz daha zarif giyiniyor. Dağların görkemi aynı, kar yine bembeyaz; ama sokaklarda kayak kıyafetlerinin arasına şıklık, ahşap evlerin arasına lüks, dağ köyünün sessizliğine de biraz Fransız zarafeti karışıyor.
Chamonix daha maceracı ve dağcı ruhlu; Megève daha zarif, sakin ve gösterişli bir Fransız kasabası.
Buralarda gezmek, çocukken satın aldığım, hayranlıkla baktığım, hayaller kurduğum o karla kaplı yeni yıl kartlarının içinde gezmek gibiydi adeta. Üstelik kızım Helin ile birlikte.
Dağların arasında gezmek, karlarda oynamak, üşümek, küçük köylerde kahveler içmek, hiç bilmediğimiz tatları denemek, fotoğraflar çekmek, güzel ve farklı kültürler görmek beni için bir rüya gibiydi. Her defasında da Helin’e “iyi ki burayı seçmişsin” dedim.
Fransa’da beni en çok etkileyen şeylerden biri de, insanların hayatın tadını çıkarmayı bilmesi oldu. Güzel bir manzaranın karşısında kahveni yudumlamak, iyi bir yemek için zaman ayırmak, sevdiklerinle uzun uzun sohbet etmek, çalışmanın yanında yaşamaya da vakit ayırmak…
Lüks ya da kalite bizim ülkemizde yanlış anlaşılır. Lüks deyince akla hep marka ve pahalı kıyafetler, arabalar, pahalı restoranlar gelir. Oysa bence lüks bir restoranda sakince, huzurla yemeğini yiyebilmektir. Telaşsız bir yaşamdır lüks, sakinliktir. Yollarda güvenle arabanla gidebilmektir, yürürken çantanın çalınmasından korkmamaktır. Trafikte bağıran, küfreden korna çalan insanlar görmemektir lüks. Girdiğin dükkanlarda, restoranlarda ya da kafelerde sana saygı gösterilmesidir. Kazıklanmama hissidir lüks. Kaliteli yiyecekler yiyebilmektir. Kalite her zaman parayla ölçülmez. Görgüdür kalite, başkalarına saygıdır. Karşındakine yalan söylememektir kalite. Ortak yaşam alanlarını temiz tutmaktır. Katletmemektir doğayı.
Bunların hiçbiri de lüks değildir; aslında kaliteli bir hayatın doğal parçalarıdır. Mesele Fransızlar gibi yaşamak da değildir; hepimizin güzel, huzurlu ve nitelikli bir hayatı hak ettiğimizi hatırlamaktır. Çünkü hayat sadece geçinmek için değil, gerçekten yaşamak için de var olmalıdır.
Haftaya görüşmek üzere keyifli bir Pazar dilerim…..




