Dr. Mustafa Billur
Tacan Reynar’ı eleştirmenin en kolay yolu, 2018’de yargıçlıktan istifa eden bir hukukçunun 2023’te (ve muhtemelen 2026’da) Cumhuriyet Meclisi’ne aday olmasını “tutarsızlık” diye özetlemektir. Kolaydır, çünkü tek cümlede biter; zayıftır, çünkü hiçbir şeyi açıklamaz. İnsanların siyasal stratejileri değişebilir, zaman zaman değişmelidir de. Asıl mesele bu değişikliğin arkasında hangi gerekçenin durduğudur. Çünkü 2018-2020 Reynar’ının yazdıkları sıradan bir “hükümetler kötü yönetiyor” şikâyeti değildi. Nüfus politikasını, vatandaşlığı, seçmen üretimini, mülkiyet düzenini, Ankara’nın belirleyiciliğini ve kurumların meşruiyet üretme işlevini tek bir tabloda birleştiriyordu. Dolayısıyla sorulması gereken soru “Reynar neden Meclis’e girmek istiyor?” değil, ondan daha ağır bir sorudur: Bir zamanlar kurulu düzenin içinde yararlı olmanın bile o düzene meşruiyet kazandırabileceğini düşünen bir siyasetçi, aynı düzenin Meclisini ve hükümetini hangi gerekçeyle kurtuluşun aracına çevirmiştir?
Bu yazının iddiası şudur: Kuzeyde Meclis içi mücadele, egemen bir devletin parlamentosunda yürütülen sıradan mücadeleyle aynı kefeye konamaz. Sorun Meclisin içinde faaliyet gösterdiği yapıdır. Bir yasama organının bir toplumu gerçekten dönüştürebilmesi yalnız kaç sandalyeye sahip olduğuna değil, güvenlik, dış politika, nüfus, vatandaşlık, sınırlar ve nihai anayasal düzen üzerinde ne kadar söz sahibi olduğuna bağlıdır. Kuzeyde bu başlıkların kritik kısmında son sözü söyleyen makam, tarihsel olarak defalarca görüldüğü gibi, Lefkoşa’daki Meclis olmamıştır. Ne Dianellos’tan çaldığımız sigara fabrikasında kurduğumuz Mecliste, ne de tapusu yine bize ait olmayan ve yapımı sırasında KKTC devletinin birçok organının dahil olamadığı, birçok onay sürecinin yasal yürümediği yeni “Külliyedeki” Mecliste, Türkçe konuşan Kıbrıslıların bir egemenlik ve irade beyanı mümkün olamamıştır. Yani mesele “Mecliste mücadele etmek yanlış mıdır?” değildir. Asıl soru şudur: Egemenlik yetkisi başka yerde duran bir yapının parlamentosunda kazanılan reformlar, o vesayet ilişkisini kırıyor mu, yoksa onu daha katlanılabilir ve dolayısıyla daha kalıcı mı hale getiriyor?
Burada “etkisiz” kelimesini abartı olarak değil, tam da teknik anlamıyla kullanmak gerekir. Meclis içinde bir ücret artırılabilir, bir hak genişletilebilir, kötü bir yasa durdurulabilir, bir yolsuzluk teşhir edilebilir. Bunlar gerçek kazanımlardır, kimse küçümsemesin. Ama bunların hiçbiri Meclisin kendi yetkisiyle askeri kontrolü, dış güvenlik rejimini, uluslararası statüyü ya da Ankara ile kurulan mali-siyasi ilişkiyi sona erdirebildiğini göstermez. Yani mesele gündelik reform kapasitesi değil, kurucu sorunu çözme kapasitesidir. Meclis iyi bir kürsü olabilir; kurtuluşun motoru olduğu ise henüz kimse tarafından ispatlanmamıştır.
2018: İstifanın ardındaki meşruiyet sorusu
Bu ayrımın nereden geldiğini anlamak için 2018’e dönmek gerekir. Reynar’ın o yıl yargıçlıktan ayrılışını kişisel bir meslek değişikliği saymak büyük bir yanlış olur. Kendisi hukuka tamamen uygun kararlar verse bile, içinde bulunduğu kurumun meşruiyetini yeniden üreten çarklardan biri olabileceğinden rahatsızdı. “Bize bahşedilen düzenden aidiyetimizi kopartmalıyız” sözü, meselenin yalnızca hükümetin performansı olmadığını gösteriyordu. Bu, alışılmış reform mantığını tersine çeviren radikal bir duruştu: Reformcu mantık “kurum kötü işliyorsa içine gir, daha iyi işlet” der. 2018 Reynar’ının sorduğu soru ise şuydu: Ya kurumun iyi işlemesi, zaten yanlış kurulmuş bir egemenlik düzenini daha inandırıcı hale getiriyorsa? Bir yapının krizi yalnızca kötü yönetimden kaynaklanmıyorsa, onu daha iyi yönetmek krizi çözmez, sadece gözden saklar.
Benim sosyal medyada TDP eski Genel Sekreteri ile yaptığım bir tartışmada savunduğum ayrım tam olarak buradan geliyor: Vesayet altındaki bir yapıyı daha demokratik, daha şeffaf, daha yaşanabilir hale getirmek, kendi başına vesayeti ortadan kaldırmaz. Üstelik reformların başarısı, insanların gündelik hayatındaki maliyeti düşürerek yapının “geçicilik” hissini de zayıflatabilir. Dayanılmaz bir bağımlılık direniş üretirken, iyi yönetilen bir bağımlılık normalleşme üretebilir. Yani “Meclise girip hayatı iyileştirelim” önerisine verilecek cevap “iyileştirme kötüdür” değildir; asıl soru bu iyileştirmenin hangi egemenlik düzenini sessizce yeniden ürettiğidir.
Bunu hatırlamak önemli, çünkü Reynar’ı adil bir şekilde eleştirmenin yolu onu dışarıdan bir ölçütle değil, kendi 2018 ölçütüyle sınamaktır. Bir kurumun içinde bulunmak o kurumun meşruiyetine katkı sağlıyorsa, bu risk yargı için geçerliyken yasama ve yürütme için neden daha az geçerli olsun? Temsil iddiası taşıyan bir Meclis ve bir hükümetin meşruiyet üretme gücü, bir mahkeme kararından daha zayıf değil, muhtemelen daha güçlüdür.
Nüfus, vatandaşlık ve sınıf tartışması
2018-2020 Reynar’ının asıl kıymeti, meseleyi yalnız Türkiye’nin ekonomik yardımları ya da günlük siyasi müdahaleler üzerinden okumamasıydı. O dönemki yazılarında bilinmeyen nüfus, kontrolsüz girişler, vatandaşlıkla hızla seçmen üretilmesi, ganimet ve mülkiyet düzeni, Ankara’nın belirleyiciliği ve kurucu irade eksikliği ayrı başlıklar değil, aynı resmin parçalarıydı. Bunu söylerken onu karikatürleştirmemek de gerekir: Türkiye kökenli insanları sadece doğdukları yer yüzünden toplu halde suçlamıyordu, “Türkiyeli, Ayağa Kalk!” yazısı bunun açık kanıtıdır. Yani bugün “Suçun milliyeti yoktur” dediğinde aslında yepyeni bir ahlaki konuma geçmiş değildir; ırkçılık karşıtlığı eski Reynar’da zaten vardı. Ama eski Reynar bu iki fikri aynı anda taşıyabiliyordu: Bireyi kökeninden dolayı suçlamamak, ve nüfusun, vatandaşlığın, seçmenliğin nasıl üretildiğini acımasızca sorgulamak. Devlet destekli bir nüfus transferinin tarihini incelemekle bugün yaşayan insanları etnik kökenlerinden dolayı aşağılamak aynı şey değildir; biri tarihsel bir soru, öteki bir haksızlıktır ve ikisini birbirine karıştırmak, meseleyi anlamamaktır.
Yine sosyal medyada yayınladığım bir başka eleştirel makalemde, CTP’ye yakın duran bir akademisyene verdiğim yanıtta sınıf analizine yönelttiğim itirazın köklerini de burada aramak lazım. Kıbrıs’ın kuzeyinde elbette sınıf ilişkileri vardır. Ama sınıf mücadelesi, bir toplumun -demosun- nasıl oluşturulduğu, egemenliğin kimde bulunduğu sorularının yerine geçemez. “Hepimiz emekçiyiz” cümlesi insan hakları açısından değerlidir, ama TC devleti eliyle yürütülen nüfus transferinin, vatandaşlık ve seçmen üretiminin tarihini silmez. “Gelen Türk Giden Türk” denilerek girilen yolda, sistem içinde kalarak uluslararası hukuka aykırı seçmenlerden oy talep edilmesi refleksiyle bir anda öncü-teoreminizi “Gelen Emekçi Giden Emekçi” olarak değiştirdiğinizde (ki bu sözün sahibi C. Türk Partisi Milletvekili Doguş Derya’nın ta kendisidir), aslında sol olmuyorsunuz. Kolonyal bir konumun varlığı sınıf mücadelesini imkânsız kılmaz, sadece onu başka bir egemenlik ilişkisinin içine yerleştirir. Sorun sınıf mücadelesi değil, sınıf analizinin egemenlik analizinin yerine ikame edilmesidir.
1975’ten bugüne: Nüfus ve seçmenlik
Kuzeydeki meşruiyet tartışmasının en büyük eksikliklerinden birisi de, meseleyi seçim gününde başlatmasıdır. Oysa bir toplumun kim olduğu sorusu sandıktan çok önce başlar. Okuyucuyu yormamak adına, çok geçmişe gitmeyeceğim. İşgalin hemen ertesi senesinde, 2 Mayıs 1975 tarihli 7/9514 sayılı düzenleme, Türkiye’den ailelerin seçilip gönderilmesine ilişkin ayrıntılı bir devlet mekanizması kuruyordu: Türk vatandaşlığı ve Türkçe anadil şartı, iklimsel uyum kriterleri, belirli kırsal gruplara öncelik, Genelkurmayın da yer aldığı bir komisyon. Bu, sıradan bir serbest emek göçü tarifi değildir. Bunu tek başına her şeyi açıklayan sihirli bir belge yapmak da yanlış olur -1975’teki devlet iskânı ile sonraki bireysel ekonomik göçü aynı kefeye koymamak gerekir- ama tersi de savunulamaz: Devlet eliyle örgütlenen ilk nüfus transferi, sonradan vatandaşlık ve seçmenlik süreçlerine bağlandığında, bugünkü siyasal topluluğun oluşum tarihinin bir parçası olmaktan çıkmaz.
Bunu yalnız “karşı taraf” (= biz) söylemiyor(uz). TC eski Büyükelçisi İnal Batu uygulamayı bizzat “iskân politikası” olarak tarif eder ve kötü yürütüldüğünü söyler; aynı anlatıda Türkiye kökenli bazı örgütlenmelerin Büyükelçilik tarafından desteklendiğini de aktarır. Tamamen farklı bir konumdan İlber Ortaylı da “1974’te maalesef yanlış bir iskân politikası güttük” der. Ortaylı’nın niyeti benimkiyle bir olmayabilir, ama olgusal zemin ortaktır: 1974 sonrasında yaşanan yalnızca kendiliğinden ekonomik göç değildir; bunu Türkiye’nin kendi anlatısının içinden gelen isimler bile “iskân” kelimesiyle kabul etmektedir. Arif Hasan Tahsin’in 1976 seçmen kayıtlarına dair tanıklıkları, feribottan inenlere nasıl doğum yerleri değiştirilerek vatandaşlık verildiği, seçmen kütüklerinde yaşanan rezaletler, Kutlu Adalı’nın nüfus-vatandaşlık-seçmen zincirine dair yazıları, İsmet Kotak’ın anlattıkları ve Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi’nin 1992 ve 2003 belgeleri bu tabloyu gözümüze sokar. Kimse “bütün seçmenler gayrimeşrudur” gibi bir sonuca varmıyor; ama daha zor bir soru ortada duruyor: Bir toplumun bileşimi dış bir devletin nüfus ve vatandaşlaştırma politikalarından bu kadar etkilenmişse, o toplumun sandıktan çıkardığı çoğunluğun kurucu bir egemenlik iradesi taşıdığını yalnızca “bir kişi bir oy” ilkesiyle açıklayabilir miyiz? Sandık demokrasinin vazgeçilmez aracıdır, kimse bunu inkâr etmiyor; ama sandığın varlığı, ona kimlerin nasıl geldiği sorusunu geriye doğru silemez. Nüfus aktarımı ve demografik mühendisliğin boyutlarının artık herhangi bir egemenlik beyanını mümkün kılmadığı bu ortamda, oy almak için içine girilen kılıklar, ağızdan çıkan söylemler, Türkçe konuşan Kıbrıslıların kendi kaderlerini tayin edebilmeleri önündeki engellerden en önemlilerinden biridir, çünkü aydınlarımızın, toplumun düşünce önderlerinin, toplumun bizzat kendisinin halihazırda çok iyi bildiği ama yine de çok iyi gizlediği gerçek şudur: Biz 14 Ağustos 1974’ten beri Türk işgali altındayız.
2020: Seçim, iktidar ve egemenlik
Konumuzdan çok sapmadan, kaldığımız yerden devam edelim…
“Sen Hangisini Seçeceksin?” isimli Mayıs 2020 tarihli köşe yazısı, Reynar’ın düşünce çizgisinde bir dönüm noktasıdır, çünkü orada mesele artık kötü hükümetler veya yanlış vatandaşlık kararları değildir. Reynar “davul sende, tokmak Ankara’da” diyerek meselenin özünü tek cümleyle (Özker Özgür’den sonra yeniden) özetlemiş ve Kıbrıslı Türklerin gerçek siyasal özne olma iddiasını Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası’ndaki haklarında aramıştır. Bu, parlamenter reformizm için ağır bir sonuç taşır: Tokmak başka yerdeyse, davulu ne kadar güzel çalarsanız çalın, bu egemenlik olmaz! Mecliste daha iyi yasalar yapmak, hükümette daha dürüst bakanlar bulundurmak, tokmağın kimde olduğu sorusunu kendiliğinden çözmez. 2020 Cumhurbaşkanlığı seçimine dış müdahale iddialarını inceleyen ve Reynar’ın da raportörlüğünü yaptığı rapor, bu teorik tespitin somut karşılığıdır. Bir toplumun iradesi yalnızca nüfus ve vatandaşlık süreçleriyle değil, seçim kampanyasının kendisine yapılan dış müdahaleyle de şekillenebiliyorsa, “Mecliste halkın iradesini temsil edeceğiz” cümlesinin dayandığı bağımsız irade nerede duruyor, bunun ayrıca açıklanması gerekir. Seçim kazanmak iktidar olmak değildir; hükümet olmak da egemen olmak değildir. Bir parti sandıkta çoğunluğu alabilir, ama güvenlik, dış ilişkiler ve mali kaynakların yönü üzerinde kurucu bir yetkisi yoksa, iktidarın biçimiyle egemenliğin kaynağı birbirinden ayrı kalmaya devam eder.
Ankara ile ilişkiler: Söylemler ve tanıklıklar
Reynar’ın 2018’deki meşruiyet sorgusunu soyut bir hukukçu takıntısı sanmak yanlış olur; kuzeydeki yapının sıradan bir devlet olmadığını, işin garibi, en çok da karşı taraftakiler itiraf etmiştir. 2017’de Türkiye Cumhurbaşkanlığı başdanışmanı Yiğit Bulut, TRT ekranında KKTC’yi Türkiye’nin “denizaşırı vilayeti” olarak tarif etmiş, Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Meclisin masraflarını Türkiye’nin ödediğini söylemiş, işi “bir plakası olur, bir valisi olur” noktasına kadar götürmüştü. TC Cumhurbaşkanı Erdoğan bizzat kendisi, KKTC Anayasa Mahkemesine “laikliği öğrenmeniz lazım. TC’de nasıl uygulanıyor, öğrenmeniz lazım. Tavır değişti, değişti. Değişmezse, biz oradaki yavruların Kuran eğitimi noktasında engel teşkil edecek adımların atılmasına asla müsamaha edemeyiz…Kuzey Kıbrıs bir Fransa değildir. Orası, artık TC’deki uygulamalar neyse, bunları uygulamak zorundadır. Oradaki din düşmanı sendikaların attığı adımları kabul etmemiz mümkün değildir. Anayasa Mahkemesi başkanı bu hatadan dönmelidir. Dönmezse, atacağımız adımlar da bundan sonra farklı olacaktır” diyerek KKTC’deki en üst hukuki organa ön cepheden saldırıp tehdit etmesinin üzerinden sadece beş yıl geçmiştir.
Bu sözler “Türkiye’nin resmî politikası değildir” denecek noktayı çoktan geçtik, çünkü bu böyledir. Ankara’nın, devletin merkezinde oturan birinin kuzeydeki kurumları ayrı bir egemenliğin kurumları değil de teorik olarak bir valilik düzenine dönüşebilecek katmanlar gibi hayal edebilmesi, hafife alınacak bir ayrıntı değildir. İnal Batu’nun anlatımı bunu başka bir açıdan doğrular: Büyükelçiliğin siyasi örgütlenmeler, seçimler, hatta bazı dönemlerde Bakanlar Kurulu üzerindeki nüfuzu, 1981 seçiminde yaşananlar, esasen tüm seçimlerde yaşadıklarımız toplumsal belleğimizde kayıtlıdır. Avrupa hukukunun bile “alt yönetim” dediği şeyi Bulut’un pervasızca “vilayet”e çevirebilmesi ilginçtir: Biri bunu kınıyor, öteki arzuluyor, ama ikisi de Ankara-kuzey ilişkisinin iki sıradan egemen devlet ilişkisi olmadığını itiraf ediyor.
Şener Levent ve Selma Eylem’in yaklaşımları
Şener Levent, Reynar’ın değişimini ölçmek için iyi bir kıyaslama noktasıdır. Levent’in her fikrine katılmak gerekmez. Ama Levent meşruiyet konusunda yıllardır aynı çizgiyi savunur: Kuzeydeki Meclis, hükümet ve seçimlerin, Ankara vesayetini “normal devlet” görüntüsü altında yeniden üretebileceğini söyler. Levent’in zayıf noktası da açıktır: Bütün mevcut kurumlar sadece işgalin vitriniyse, insanlar eğitimde, iş hayatında, kadın haklarında, çevre veya ceza hukukunda nerede mücadele edecek? Reynar’ın 2023 duruşunun en güçlü savunması tam burada devreye girer: Çözüm gelene kadar toplum yaşamaya devam ediyor, mevcut kurumlar topyekûn terk edilemez. Bu doğrudur, ama meşruiyet sorununu çözmez, sadece bir zorunluluğu açıklar. Bir kurumu gündelik hakları korumak için kullanmakla, o kuruma kurucu bir demokratik kapasite yüklemek aynı şey değildir. Meclis kürsüsünü teşhir ve savunma alanı olarak kullanmak başka, hükümet olmayı sistemi dönüştürmenin ana yolu saymak başkadır. Reynar’ın 2023 sonrası çizgisinde asıl tartışılması gereken de bu geçiştir. Levent burada bir tür kontrol grubu görevi görür: Aynı koşullar altında bir başka muhalif, kurum içi siyasetin normalleştirici etkisini hâlâ asıl tehlike sayıyor. Demek ki Reynar’ın stratejik değişimini “zaten koşullar herkesi buraya getirdi” diyerek açıklayamayız; ortada değişen bir teori var: Kurum dışından meşruiyeti reddetmekten, kurum içinden dönüştürmeyi iddia etmeye geçiş.
Yakin tarihimizin sendikal mücadele önderlerinden Selma Eylem hocamizin bize sundugu örnek de başka bir itirazı çürütür. Nüfus transferini, Ankara müdahalesini ve Kıbrıslı Türklerin iradesini tartışmak için emek ve sınıf siyasetinden vazgeçmek gerekmez; Eylem yıllardır sendikal hakları, kamusal eğitimi ve iki toplumlu çözümü savunurken aynı zamanda nüfus politikası ve irade kaybı üzerinde de durur. Eylem’in temel örneği ayaktadır: Irkçılık karşıtlığı, emek siyaseti ve demografik egemenlik eleştirisi aynı anda yürütülebilir. Bu tam olarak Reynar’ın bugünkü söylemini sınayan bir örnektir. Sorun onun “Suçun milliyeti yoktur” demesi değildir; bu cümle zaten büyük ölçüde doğrudur. Sorun, bu doğru cümlenin nüfus ve toplumun oluşum tarihine dair tartışmanın yerine geçip geçmediğidir. Aynı ölçüyü Reynar’ın kendisine de uygulamak gerekir: Hükümetin suç istatistiklerine karşı ağır ceza mahkemesi sayısının artışını delil göstermek de tek başına suçun arttığını kanıtlamaz, çünkü mahkeme sayısı nüfus, dosya yükü ve kovuşturma politikası gibi bambaşka nedenlerle artabilir. Bugünkü bir yabancı için “nasıl geldi, hangi statüyle yaşıyor, devlet neden takip etmedi?” diye sormak meşruysa, aynı soruyu 1975’te ve sonrasında devlet eliyle gönderilen nüfus için sormamak için hiçbir gerekçe yoktur. Bu soru kimseyi suçlamaz, sadece devleti ve o dönemki mekanizmayı sorgular.
2023–2026: Adaylık ve hükümet ortaklığı tartışması
Reynar 2023’te Meclise aday olurken dönüşümünü tamamen gizlemedi; Meclise girmeyi rejime teslimiyet değil, çok odaklı bir mücadelenin parçası olarak savundu. Bunu ciddiye almak gerekir, aksi halde eleştiri kolayca bir “saman adam” safsatasına döner. Hiçbir toplum nihai çözümü beklerken hayatını askıya alamaz; öğretmen maaşı, hastane, kadınların korunması, çalışma hukuku bugün var olan sorunlardır ve bunları “önce kurtuluş, sonra hayat” diyerek ertelemek ne etik ne siyasi olarak savunulabilir. Ama bu savunmanın açık bıraktığı soru şudur: Taktik kullanımın kalıcı bir normalleşmeye dönüşmesini ne engelleyecek? Bir milletvekili kürsüyü teşhir için kullanabilir; ama parti giderek sandalye sayısını, grup kurmayı ve hükümet ortaklığını başarının asıl ölçütü sayarsa, araçla amaç arasındaki çizgi kaymaya başlar. Sisteme karşı kullanılan kürsü, sistem içinde iktidar olma projesine dönüşebilir. C. Türk Partisi pratiğinin bize kanıtladığı şey tam da budur…
Bu noktada 2018 Reynar’ının sorusu geri döner: Ben burada yararlı olduğum için mi kalıyorum, yoksa yararlı olmam sistemin sürmesine mi hizmet ediyor?
2026’da mesele artık bir muhalif aydının Meclise girip girmemesi değil; Reynar, TDP’nin Mecliste güçlü bir grup oluşturup hükümet ortağı olabileceğinden söz ediyor. Bu, 2018’e göre çok daha büyük bir sıçramadır, çünkü muhalefet kürsüsü kullanmakla hükümet ortaklığı aynı kategoride değildir. Hükümet olmak, sadece mevcut kurumu kullanmak değil, onun bütçesini uygulamak, mevzuatını üretmek, protokollerini yürütmek ve halka “bu yapı içinde yönetilebilir bir gelecek var” mesajı vermektir. Temel egemenlik ilişkisi değişmediyse, iyi bir hükümetin başarısı -tuhaf ama gerçek bir paradoksla- sistemin meşruiyet krizini azaltmış gibi görünebilir. Burada “iyi yönetim kötüdür” gibi saçma bir sonuca varmıyorum; iyi yönetim insanlar için gerçekten iyidir. Ama bağımlılık ilişkisi içinde iyi yönetimin bir yan etkisi, bağımlılığın kaynağını görünmez kılmak olabilir -tarihte pek çok vesayet düzeni, tam da yerel kadroların iyi yönetim becerisi sayesinde ayakta kalmıştır. Reynar’ın hükümet ortaklığı fikrinin cevaplaması gereken soru şudur: Hükümete girildiğinde hangi kırmızı çizgi, hangi somut eşik aşıldığında “buradan sonrası artık rejime koltuk değneği olmaktır” denecek? Böyle ölçülebilir bir sınır yoksa, “çok odaklı mücadele” teorisi sınırsız bir uyumun kılıfına dönüşme riski taşır.
Teşhis, strateji ve kurumların etkisi
Bunu söylerken Reynar’ı “artık KKTC’yi normal ve egemen bir devlet sayıyor” diye eleştirmek de haksızlık olur. 2024’te meşruiyet krizinden söz etmeyi sürdürdü; 2025’te usulsüz vatandaşlık tartışmasında “Artık oyunuz onunla eşit!” diyerek vatandaşlığın toplumun bileşimi üzerindeki etkisini bizzat siyasi gündeme taşıdı; Şener Levent’in hukuki güvenliği bağlamında Türkiye’nin kuzey yargısının kararını değersizleştirmesini bir egemenlik sorunu olarak görebildi; 2026 güvenlik tartışmasında da insanların ülkeye nasıl girdiğini ve devletin neden takip etmediğini sorguladı. Bunlar küçümsenecek ayrıntılar değil, tam tersine, eleştiriyi daha da ciddileştiren noktalardır. Çünkü sorun teşhisin kaybolması değil, aynı teşhisin artık farklı bir siyasi sonuca bağlanmasıdır. Aynı egemenlik açığını görmeye devam eden bir siyasetçi, neden tam da o açığın içinde faaliyet gösteren bir Meclise giderek daha yüksek bir dönüştürücü güç atfetmektedir?
Bunun cevabını “oy veya maaş peşinde” gibi ucuz bir niyet okumasında aramaya gerek yok; parlamenter siyasetin kendine özgü bir çekim gücü vardır. Seçime giren parti mevcut seçmen kitlesini yasal ve meşru veri olarak kabul etmek zorundadır; Meclise giren parti sandalye ve grup sayısını önemsemeye başlar; hükümete aday olan parti ise mevcut devlet aygıtının “yönetilebilir” olduğunu kanıtlamak zorunda kalır. Böylece başta sadece bir araç sayılan kurum, zamanla siyasetin ufkunu kendisi çizmeye başlar. Kurumun içine giren kişi yalnızca kurumu değiştirmez, kurum da onun dilini, hedeflerini ve başarı ölçütünü değiştirir.
Ağustos–Eylül 2026: İki açıklamanın karşılaştırması
Bunun ne kadar hızlı olabileceğini görmek için 2018 ile 2023 arasındaki beş yılı incelemeye bile gerek yok; son birkaç hafta yeterli bir laboratuvar sunuyor. 26 Ağustos 2026’da Reynar, Kıbrıs’ın kuzeyinin uluslararası güvenlik mekanizmalarının dışında kalmasının suçla mücadeleyi bile yapısal olarak zayıflattığını, nihai çözümün Kıbrıslı Türklerin uluslararası hukuk ve güvenlik mekanizmalarıyla bütünleşmesinden geçtiğini söylüyordu. Bu, tam da eski Reynar’ın diliydi: Sorunun kaynağı kuzeyin uluslararası statüsü. Ama yalnızca üç hafta sonra, 17 Eylül 2026’da “Siyaset her şeydir” diyerek çözümün merkezine artık Meclisi, mevzuatı, seçimleri ve hükümet değişimini yerleştiriyordu. “TDP’nin Meclis’te olması lazım ki talan ve yağma yapıldığında ona “dur” diyebilelim” sözü, Meclis üyeliğinin sağlayacağı somut hukuki araçlara işaret ediyor ve bu, tamamen temelsiz de değil: Parlamentoda temsil, denetim, yasa yapma gücü gerçekten bir siyasi kapasite sağlar. Kimse bunu inkâr etmiyor. Ama üç hafta önce “çözüm uluslararası statünün değişmesinde” diyen bir siyasetçinin, o statüyü değiştirme yetkisi hiç olmayan bir Meclisi üç hafta sonra sorunların asıl çözüm merkezi ilan etmesi, açıklanması gereken gerçek bir yetki paradoksudur. Siyaset her şeyse, bazı şeylerin siyasetin bile üzerinde durduğunu -mesela sınırları kimin çizdiğini- unutmamak gerekir.
Aradaki fark, göründüğünden büyüktür. 2018 Reynar’ı nüfus meselesine “Bu siyasal toplum nasıl oluşturuldu?” diye bakıyordu; 2026 Reynar’ı ise “Nüfus sayımını yapmadan sağlıklı politika nasıl üretiriz?” diye soruyor. Birincisi kurucu bir meşruiyet sorusu, ikincisi bir yönetim kapasitesi sorusu -ikisi de meşru sorulardır, ama aynı soru değildir. Nüfus sayımını, sadece bu düzenin “yönetilebilirliği” için gerekli bir araç olarak gören, Türkçe konuşan Kıbrıslıların egemenlik haklarının TC tarafından bilinçli bir şekilde uygulanan demografik mühendislikle gasp edildikleri noktasını görmezden gelen, nüfus sayımı sonucunda ortaya çıkacak tabloda nüfusun sadece %10’unun veya daha da azının Kıbrıs Cumhuriyeti vatandaşlarından oluştuğu sonucu teyit edilirse, ne yapılması gerektiğine HİÇ değinmeyen bir siyaseti, kurulu düzeni meşrulaştırmanın bir aparatı olmuş saymak, çok mu yanlış olurdu? Reynar nüfusu daha iyi yönetmek için mi sayacak, bu nüfusa daha iyi hizmet etmek için mi? Açıklamalıdır!
Aynı kayma vatandaşlıkta da görülüyor: 2018 Reynar’ı vatandaşlıkla birkaç günde seçmen yaratılmasını, oluşan toplumun niteliği bakımından sorguluyordu; 2026 Reynar’ı ise usulsüz vatandaşlıkların “iktidara gelindiğinde araştırılacağını” söylüyor. Birincisi vatandaşlık düzeninin bu toplumu nasıl ürettiğini sorar; ikincisi mevcut düzenin doğru uygulanıp uygulanmadığını sorar. Kısacası: Eski soru bir fenerdi ve toplumun kuruluşuna tutuluyordu; yeni soru, artık pili bitmeye yüz tutan bu feneri KKTC’nin ona izin verdiği meşruiyet alanına tutmaya çalışıyor. Işık azalmış, hedef değişmişse, amaç aynı kalmış olabilir mi?
Yönetim kapasitesi ve egemenlik yetkisi
Elbette Meclis bir çocuk yasasındaki çağdışı bir hükmü değiştirebilir, adli yardım mekanizması kurabilir, kamu arazisinin dağıtımını denetleyebilir, bir hükümet işlemini Anayasa Mahkemesi’ne taşıyabilir. Bunlar küçümsenecek işler değildir. Ama bunların hiçbiri “fanusun içindeki hareket alanı” ile “fanusun duvarlarını belirleme yetkisi” arasındaki farkı ortadan kaldırmaz; sadece fanusun içini biraz daha ferah hale getirir. Reynar’ın eski düşüncesinin radikalliği tam da bu iki şeyi birbirine karıştırmamasındaydı. Bugünkü çizgisinin asıl riski ise, yönetim kapasitesini giderek egemenlik kapasitesiyle karıştırmasıdır.
Bu yüzden Reynar’a sorulacak soru artık çok daha somuttur: TDP Meclise girdiğinde hangi yasayı çıkararak Türkiye’nin askeri ve siyasi belirleyiciliğini sona erdirecek? Hangi Meclis çoğunluğu kuzeyin uluslararası statüsünü değiştirecek? Hangi hükümet kararı 1974 sonrası iskân, vatandaşlık ve toplumun bugünkü bileşiminin tarihsel sonuçlarını geri çevirecek? Hangi bütçe düzenlemesi “davul sende, tokmak Ankara’da” dediği ilişkinin tokmağını Lefkoşa’ya taşıyacak? Bu soruların cevabı “bu, Meclisin yetkisinde değildir” ise -ki tarih bizlere bunun böyle olduğunu hali hazırda yaşanmışlıklarla kanıtlamış durumdadır- parlamenter siyasetin gerçek sınırı zaten tam olarak orada duruyor demektir.
Reynar’ın 17 Eylül’deki “Bu ülke bizim” ve “Siyaset her şeydir” sözleri, bence, bu yüzden ilk bakışta göründüğünden daha büyük bir zihniyet değişiminin işaretidir. 2018’in sorusu “Bu düzen kimin iradesinin ürünüdür?” idi. 2026’nın sorusu giderek “Bu düzeni kim daha iyi yönetecek?” haline geliyor. Birincisi kurucu bir siyaset sorusu, ikincisi bir hükümet etme sorusudur. İkincisi birincinin yerine geçtiği anda, bir zamanlar meşruiyetini sorguladığınız düzenin daha iyi bir yöneticisi olmayı, siyasal özgürleşmeyle karıştırmaya başlarsınız. Bu, kötü niyetle değil, tam tersine iyi niyetle, “elimden geleni yapayım” duygusuyla gerçekleşir -ki belki de bu yüzden fark edilmesi daha da zordur.
Meclisin yetki sınırları ve mücadele alanları
Bir parlamentonun var olması, egemen bir parlamentoya sahip olunduğu anlamına gelmez. Sömürge ve vesayet tarihinde yerel meclisler ve seçimler sık görülür; bazıları gerçek haklar üretmiş, bazıları bağımsızlık hareketlerinin kadrolarını yetiştirmiştir. Dolayısıyla “vesayet varsa Meclise giren herkes işbirlikçidir” sonucu tarihsel olarak da mantıksal olarak da yanlıştır. Ama tersi de yanlıştır: “Seçim var, yasa yapılabiliyor, öyleyse parlamenter yol egemenliğe götürür” demek de aynı derecede aceleci bir sonuçtur. Kurucu soru, hangi yetkilerin bu Meclisin dışında kaldığıdır. Kuzey örneğinde güvenlik rejimi, Türkiye’nin askeri varlığı, uluslararası statü ve mali bağımlılık, Meclisin salt çoğunluk kararıyla ortadan kaldırılamaz; en radikal parlamenter mücadele bile er ya da geç kendi yetki sınırına çarpar. Tam da burada, 2005 yılında dönemin Kıbrıs Türk Barış Kuvvetleri komutanı Hasan Memişoğlu’nun, dönemin Meclis Başkanı Fatma Ekenoğlu, Milletvekili Özkan Yorgancıoğlu ve Eşref Vaiz’in de bulunduğu masada söylediklerini hatırlatmak boynumun borcudur: “1974’ten beri bu ülkede ateşkes koşulları vardı, vardır. Türkiye Genelkurmayı’na bağlı bir Kolordu’nun sorumluluğunda bir devlette CTP hükümet ortağı olmuştur. KKTC Devletimiz olmasına rağmen, bölgenin tüm sorumluluğu Kolordu komutanına aittir. O bölgede sizin de iş ola bir parlamentonuz vardır, başbakanınız, cumhurbaşkanınız vardır.”
Bu sınırın aşılması parlamenter aritmetikten değil, çok daha geniş bir siyasi değişimden geçer: Türkçe konuşan Kıbrıslıların anayasal özne olma iddiasını yeniden sahiplenmesi, adanın öteki toplumuyla ortak bir zemin kurulması, uluslararası hukuk ve diplomaside mücadele, sendikal örgütlenme, dış müdahaleyi teşhir eden bir toplumsal hareket. Bunların hiçbiri tek başına sihirli bir çözüm değildir, ama hiçbiri de hedefi Meclisin yönetim kapasitesine indirgemez.
Bu eleştiriye verilecek en kolay -ve en sahte- cevap “o zaman insanları sorunlarıyla baş başa bırakalım” demektir. Kurum dışı siyaset, pasiflik anlamına gelmez. Sendikalar, meslek örgütleri, belediyeler, sivil toplum, basın, iki toplumlu örgütlenmeler, Kıbrıs Cumhuriyeti’ndeki anayasal hakların talep edilmesi, kitlesel gösteriler ve boykot dahil pek çok mücadele aracı vardır. Burada savunulan pasif bir boykot da değildir; mesele sandığa gitmemek değil, sistemin çizdiği sınırları siyasetin ufku sanmamaktır. Meclise fiziksel olarak girmek başlı başına “kirletici” bir şey değildir; bir hareket Mecliste temsilci bulundurabilir ve yine de bütün stratejisini dışarıdaki asıl mücadeleye bağlı tutabilir. Ama bunun kanıtı söylemde değil, pratikte aranmalıdır: Meclis sandalyesi kaybedilmesi göze alınabiliyor mu? Hükümet ortaklığı, egemenlik ilkeleriyle çatıştığında reddedilebiliyor mu? Ankara’nın mali ya da siyasi bir dayatmasına karşı hükümetten çekilmek gerçek bir seçenek mi? Başarı, seçim yüzdesiyle değil, vesayet ilişkisinin gerilemesiyle mi ölçülüyor? Bu sorulara somut bir cevap yoksa, “Meclis sadece bir araçtır” cümlesi rahatlıkla kendi kendini ikna etme yöntemine dönüşebilir.
2018’in ölçütüyle bugünkü strateji
Reynar’ı eleştirmenin en güçlü yolu, yine onun kendi 2018 ölçütünü bugüne taşımaktır. O gün yargıçlığın sağladığı somut faydayı inkâr etmiyordu; buna rağmen kurulu düzene meşruiyet katma riski daha ağır bastı. Bugün ise parlamenter ve hükümet içi faaliyetin faydasını savunuyor. Öyleyse aynı teraziyle tartmak gerekir: Yargıç olarak kalmak meşruiyet üretirken, milletvekili ya da hükümet ortağı olmak neden üretmesin? Yargıç “devlet adına” karar veriyorsa, milletvekili “halk adına” yasa yapar, hükümet ise doğrudan devlet adına yönetir -üstelik yasama ve yürütmenin rejimin demokratik temsil iddiasına katkısı, bir mahkeme kararından çok daha görünürdür. 2018’de sorun kurulu düzene “iyi insanlarla da olsa” meşruiyet kazandırmaksa, 2026’da başarılı bir TDP hükümetinin aynı sorunu neden büyütmeyeceğinin açıklanması gerekir. “Mücadele çok odaklıdır” cevabı bir strateji adı olabilir, ama bir nedensellik açıklaması değildir. Hangi odak hangisini yönlendiriyor: Meclis dışı mücadele mi parlamenter siyaseti belirliyor, yoksa seçim takvimi ve hükümet hedefi mi toplumsal mücadeleyi disipline ediyor? Tarihsel tecrübe, ikinci ihtimali küçümsememek gerektiğini gösteriyor.
Reynar’ın bugünkü çizgisindeki en derin çelişki, KKTC’nin sorunlarını inkâr etmesi değildir; tam tersine, meşruiyet krizini hâlâ görebildiği halde, siyasi pratiğinin giderek tam da o krizi yöneten kurumlara yatırım yapmasıdır. Bir yapı hem “meşruiyet krizi içinde” sayılıp hem de o yapının seçimlerinden hükümet ortaklığına uzanan bir kariyer sıradan bir demokratik ilerleme gibi anlatılamaz. Kriz gerçekten kurucu nitelikteyse, çözüm daha iyi bir hükümet değildir; kriz sadece kötü yönetimden ibaretse, o zaman 2018-2020 Reynar’ının çok daha radikal teşhislerinin neden gerekli olmadığı ayrıca açıklanmalıdır. Bu ikilemden çıkışın tek yolu iki düzeyi net biçimde ayırmaktır: Gündelik yönetim ile kurucu egemenlik. Reynar “Meclis gündelik yönetim içindir, kurucu egemenlik başka bir alanda aranmalıdır” derse, teorik tutarlılığının bir kısmını kurtarabilir. Ama o zaman Mecliste grup kurmak ya da hükümet ortağı olmak, Kıbrıslı Türk toplumunun siyasal özgürleşmesinin ölçüsü olarak sunulmamalıdır -bunlar olsa olsa geçici birer yönetim aracıdır, kurtuluş belgesi değil.
Son sorular: Egemenlik, strateji ve fanus
Tacan Reynar’ın 2018-2020 yazıları, bugün kendisine yöneltilebilecek en ağır eleştirinin de kaynağıdır. O dönem nüfus mühendisliğini, vatandaşlıkla seçmen üretilmesini, mülkiyet düzenini, Ankara vesayetini ve kurucu irade eksikliğini aynı resimde görebiliyordu; ırkçılık karşıtıydı ama bunu demografik tarihin yerine koymuyordu; kurumların yararlı işlevini biliyordu ama yararlı olmanın meşruiyet üretme maliyetini de görüyordu. Bugünkü Reynar’ın sorunu bu teşhisleri tamamen terk etmiş olması değil -göstermeye çalıştığım gibi, terk etmiş değil- daha ciddi olanı, teşhislerin büyük kısmını korurken stratejik sonucunu değiştirmiş olmasıdır. Meclis artık sadece teşhir edilecek bir vitrin değil, mücadele edilecek ve giderek yönetilecek bir alan olarak görülüyor; hükümet ortaklığı ihtimali bu dönüşümü tamamlıyor.
Bu yazının itirazı, “parlamentoda hiçbir hak kazanılamaz” değildir -bu, gerçeklerle çelişen bir iddia olurdu. İtiraz, bu kazanımların kurucu bir özgürleşmeyle özdeşleştirilmesinedir. Vesayet altındaki bir Meclis’te daha iyi yasalar yapmak, vesayeti ortadan kaldırmaz. Bağımlı bir hükümeti daha dürüst yönetmek, egemenliği geri getirmez. Bir toplumun tarihsel oluşumunu sorgulamadan seçim sonucunu kurucu irade saymak, sandıktan önceki nüfus ve vatandaşlık tarihini yok saymak anlamına gelir. Ankara’nın müdahalesini teşhis edip aynı sistemin hükümetini stratejik hedef haline getirmek ise, Reynar’ın kendi 2018 ölçütüyle açıklaması gereken bir dönüşümdür.
Muhalif aydınlarımızın sürekli hatırlattığı normalleşme tehlikesi burada ciddiye alınmalı -onun bütün çözümlerini kabul etmek şart değil. Selma Eylem’in pratiği, sınıf ve sosyal hak mücadelesi verirken nüfus ve egemenlik sorununu unutmamanın mümkün olduğunu gösteriyor. İlber Ortaylı ve İnal Batu, birbirinden çok farklı konumlardan, 1974 sonrası iskân politikasının varlığını zaten kabul ediyor. Cihat Yaycı, ilkeyi seçici uygulasa da vatandaşlık-mülkiyet-egemenlik bağlantısını teslim ediyor. Yiğit Bulut’un “vilayet” söylemi, Tayyip Erdoğan’ın söylemleri ve daha birçok buraya sığdıramayacağım somut örnek, Ankara merkezli hayalin ne kadar ileri gidebildiğini gösteriyor. Bunların hiçbiri tek başına kesin kanıt değil; ama yan yana konduklarında, kuzeydeki egemenlik sorununun hayal ürünü olmadığını gösteren, hayli kalabalık bir tanıklar listesi ortaya çıkıyor.
Sonuçta Reynar’a yönelttiğim soru kişisel değildir. 2018’de sistemin içinde yararlı bir yargıç olarak kalmanın bile kurulu düzene meşruiyet kazandırabileceğini düşünen; nüfusu, vatandaşlığı, mülkiyeti ve Ankara vesayetini kurucu bir irade sorunu olarak gören; “davul sende, tokmak Ankara’da” diyerek gerçek siyasal özneyi Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası’nda arayan Tacan Reynar, bugün aynı yapının Meclisinde grup kurmayı ve hükümet ortaklığını siyasal dönüşümün asıl aracı olarak görüyorsa, değişen nedir? Kuzeydeki egemenlik yapısı mı değişti? Türkiye’nin askeri, mali ve siyasi belirleyiciliği mi sona erdi? Toplumun tarihsel oluşumuna dair sorunlar mı çözüldü? Yoksa değişen, Reynar’ın bu yapı içinde siyaset yapmanın meşruiyetine dair kendi teorisi mi?
Eğer cevap sonuncusuysa, bunu açıkça söylemek gerekir. Yeni teorinin, 2018’de bizzat kendisinin teşhis ettiği normalleşme tehlikesine neden yenilmeyeceğini göstermek de artık Reynar’a düşer. Çünkü bir fanusun içinde daha rahat hareket etmek, fanusun ortadan kalktığı anlamına gelmez. Fanusun yönetimini ele geçirmek de onun dışına çıkmak değildir. Siyasal özgürleşmenin ölçüsü, fanusun içindeki koltukların kimde olduğu değil, fanusun duvarlarını kimin çizdiğidir -ve şu ana kadar o duvarları çizen, ne Reynar’ın kürsüsü, ne de kürsüde oturacağı sandalyedir.
22 Eylül 2026




