14 Ağustos 1974, Kıbrıs’ın yakın tarihinde derin yaralar bırakan tarihlerden biridir.
O sabah Türkiye’nin İkinci Harekatı başladı. Cephede savaş yeniden şiddetlenirken, adanın farklı bölgelerinde siviller de bu savaşın kurbanı oldu. Bazı köylerde insanlar öldürüldü, bazıları kayboldu, bazıları esir alındı. Aileler parçalandı ve geride yıllarca kapanmayacak yaralar kaldı.
Bu nedenle 14 Ağustos’u yalnızca bir askeri harekatın başladığı gün olarak değil, Kıbrıs’ta sivillerin büyük bir felaket yaşadığı günlerin başlangıcı olarak da hatırlamak gerekir.
Muratağa, Sandallar ve Atlılar
Bu felaketin Kıbrıslı Türkler açısından en ağır örneği Muratağa, Sandallar ve Atlılar’da yaşandı.
Üç köyde toplam 126 Kıbrıslı Türk öldürüldü. Muratağa ve Sandallar’dan 89, Atlılar’dan 37 kişi.
Öldürülenler arasında kadınlar, çocuklar ve yaşlılar vardı.
Selden Ali Faik henüz 16 günlük bir bebekti.
Hüseyin Osman ise 95 yaşındaydı.
Bu iki yaş arasındaki insanlar, aynı katliamın kurbanlarıydı.
Muratağa ve Sandallar’da öldürülenler toplu bir mezara gömüldü. Atlılar’da da kurbanların toplu olarak gömüldüğü bir çukur bulundu. Yıllar sonra Kayıp Şahıslar Komitesi’nin yaptığı kazılar ve DNA çalışmalarıyla kimlikleri belirlenen insanların kalıntıları toplu mezarlardan çıkarılarak ayrı ayrı defnedilmeye başlandı.
Fakat burada yalnızca 126 sayısından söz etmiyoruz.
126 ayrı insandan söz ediyoruz.
Bir bebeğin hayatından.
95 yaşındaki bir insanın hayatından.
Annelerden, çocuklardan, yaşlılardan ve ailelerden.
Bir katliamın gerçek ağırlığı bazen rakamlardan değil, o rakamların içindeki insanların yaşlarından anlaşılır.
Ama 1974’ün hikayesi Muratağa, Sandallar ve Atlılar’da bitmiyordu.
İkinci Harekat günlerinde adanın başka bölgelerinde Kıbrıslı Rum sivillerin öldürüldüğü olaylar da yaşandı.
Aşşa’da (Paşaköy) çok sayıda insanın kaybolması ve öldürülmesiyle sonuçlanan olaylar yaşandı. Köyden götürülen insanların bir bölümünün akıbeti yıllarca bilinmedi. Kayıp Şahıslar Komitesi’nin daha sonraki çalışmaları, bu insanların bir bölümünün kalıntılarına ulaşılmasını ve kimliklerinin belirlenmesini sağladı. Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’nun hazırladığı rapor da Aşşa’daki kayıplar konusunda tanıklıkları ve bulguları kayda geçirmişti.
Palekythro’da ise iki komşu aileden 17 kişinin öldürüldüğüne ilişkin tanıklıklar Avrupa İnsan Hakları Komisyonu kayıtlarına girdi. Ölenler arasında 10 kadın ve 2 ile 9 yaşları arasında beş çocuk bulunuyordu.
Prastio’da 16 Ağustos’ta, ateşkesten bir gün sonra, Türk askerleri tarafından esir alınan sekiz sivilin öldürüldüğüne ilişkin kayıtlar da aynı Komisyon belgelerinde yer aldı.
Eptakomi’de ise Türk kuvvetlerinin köyü kontrol altına almasından sonra bazı sivillerin gözaltına alındığı ve kaybolduğu belgelenmiştir. Kayıp Şahıslar Komitesi’nin kazıları sonucunda bu kişilerden bazılarının kalıntılarına yıllar sonra ulaşılmıştır.
Bunların hepsini aynı güne ve aynı koşullara bağlamak doğru olmaz.
Fakat hepsi 1974 savaşının siviller üzerinde bıraktığı büyük yıkımın parçalarıdır.
Birinin acısı diğerini silmez
Kıbrıs tarihinin en büyük sorunlarından biri, geçmişe çoğu zaman yalnızca kendi toplumunun yaşadığı acının içinden bakılmasıdır.
Oysa Muratağa, Sandallar ve Atlılar’da öldürülen Kıbrıslı Türklerin acısını kabul etmek, başka yerde öldürülen Kıbrıslı Rumların acısını reddetmeyi gerektirmez.
Aynı şekilde Aşşa’da, Palekythro’da veya Prastio’da öldürülen Kıbrıslı Rumları hatırlamak da Muratağa’nın acısını küçültmez.
Birinin acısını kabul etmek, diğerinin acısını inkâr etmek değildir.
Tam tersine, Kıbrıs’ın gerçek tarihine yaklaşabilmenin yolu, bütün bu acıları aynı tarih içinde görebilmektir.
Bu, “iki taraf da aynı şeyi yaptı” demek de değildir.
Her olayın kendi tarihi, kendi koşulları, kendi kurbanları ve kendi sorumluları vardır.
Tarihçinin görevi bunları birbirine karıştırmak değil, birbirinden ayırarak anlatmaktır.
Ölülerin milliyeti yoktur
Savaş bittikten sonra geriye haritalar, sınırlar ve siyasi sonuçlardan daha fazlası kaldı.
Toplu mezarlar kaldı.
Kayıplar kaldı.
Yıllarca çocuklarının, anne babalarının, eşlerinin nerede olduğunu bilmeden yaşayan insanlar kaldı.
Ve isimler kaldı.
Selden Ali Faik’in 16 günlük olduğunu bilmek…
Hüseyin Osman’ın 95 yaşında olduğunu bilmek…
Palekythro’da öldürülen çocukların yaşlarını bilmek…
Aşşa’dan kaybolan insanların ailelerinin yıllarca onları beklediğini bilmek…
Bunların her biri 1974’ün başka bir yüzünü gösteriyor.
Savaşın haritasını belki ordular çizer.
Ama savaşın gerçek bedelini çoğu zaman sıradan insanlar öder.
Bu nedenle Muratağa, Sandallar ve Atlılar’ı hatırlamak gerekir.
Aşşa’yı da.
Palekythro’yu da.
Prastio’yu da.
Eptakomi’yi de.
Ve bunları hatırlarken bir acıyı diğerinin karşısına koymak yerine, Kıbrıs’ın ortak hafızasında her bir ölü için yer açmak gerekir.
Çünkü tarih, kendi ölülerimizi hatırlamakla başlamaz.
Asıl sınav, başkasının ölülerini de insan olarak görebildiğimiz yerde başlar.


