Kıbrıs’ta Türkiye’nin ikinci askeri harekatı başlattığı 14 Ağustos 1974’te Maratha (Muratağa), Sandalaris (Sandallar) ve Aloa (Atlılar) köylerinde 126 Kıbrıslı Türk sivil öldürüldü. Kurbanların çoğu kadın, çocuk ve yaşlıydı. Aradan yarım yüzyıldan fazla zaman geçti; hiçbir fail yargı önüne çıkarılmadı. Üç köyün hafızası, cinsel şiddetten cezasızlığa, suskunluktan yüzleşme çabalarına uzanan bir hesaplaşmayı hâlâ bekliyor.

Maratha’nın bir okulu, okulun da tek bir sınıfı vardı.
Farklı yaşlardaki çocuklar aynı öğretmenden, aynı sınıfta ders görüyordu. 1974 öğretim yılının sonunda öğretmenleri Ahmet Yorgancıoğlu’yla okulun bahçesinde fotoğraf çektirdiler. Şafak Nihat’ın yıllar sonra verdiği bilgiye göre fotoğraf, katliamdan yaklaşık iki ay önce çekilmişti.

Fotoğraftaki çocuklardan yalnızca biri hayatta kaldı: Şafak Nihat.
Şafak Nihat, 1974 yazında 14 yaşındaydı. Namık Kemal Lisesi’nde okuyordu; hafta sonları köye dönüyor, ailesinin keçi ve koyunlarıyla ilgileniyordu. Evleri köyün merkezinden uzaktaydı. Yıllar sonra araştırmacı gazeteci Sevgül Uludağ’a, belki de bu yüzden hayatta kaldığını anlatacaktı.
14 Ağustos sabahı saat altı dolayında silah sesleri duyuldu. Babası Hasan Nihat aileye saklanmalarını söyledi. Şafak evin ambarındaki tahılın içine, annesi eski ocağın bacasına, babası samanların arasına saklandı. Silahlı kişiler kapıyı kırıp içeri girdi, evi aradı; kimseyi bulamadı.
Şafak, yaklaşan ayak seslerini dinlerken içinden aynı cümleyi tekrarladığını anlattı:
“Allahım, ne olur, kalp atışlarımı duymasınlar.”
Akşam evden çıktıklarında köy sessiz, evler boştu. Kadınlarla çocukların nereye götürüldüğünü bilmiyorlardı. Bir süre onların da esir kampına gönderildiğini düşündüler. Fakat Leymosun’daki (Limasol) kampta böyle bir grup yoktu.
Günler sonra Şafak, çocukken oyuncak olabilecek şeyler aradığı köy çöplüğüne gitti. Yerin biçimi değişmişti; yeni yükseltiler vardı. Ağır bir koku duydu. Yaklaştığında toprakla çöplerin arasından çıkan bir el gördüğünü söyledi.

Köyün kayıp insanları oradaydı.
Şafak Nihat’ın tanıklığı yıllar sonra Sevgül Uludağ tarafından ayrıntılarıyla kayda geçirildi. Anlatının önemli bölümleri, kurban yakınlarının Kıbrıs Cumhuriyeti aleyhine yaptığı başvuruyu özetleyen Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi-AİHM dosyasına da girdi. Çöplükte çok sayıda beden bulunduğu ise Birleşmiş Milletler raporları ile doğrulandı.

Mesarga’daki üç küçük köy
Maratha, Sandallar ve Aloa, Mesarga’da (Mesarya), Mağusa’nın kuzeyinde birbirine yakın üç küçük Kıbrıslı Türk köyüydü.
Özellikle Muratağa ve Atlılar köy isimleri köylülerin gündelik dilinde kendiliğinden ortaya çıkmadı. Mete Hatay’ın aktardığı arşiv kayıtlarına göre, Kıbrıs Türk Kurumları Federasyonu 1957’nin sonunda Kıbrıslı Türklerin yaşadığı köylerin adlarını değiştirmek için özel bir komite kurdu. Türk Dil Kurumu Başkanı Hasan Eren’in başkanlık ettiği Ankara’daki komisyon, Ocak 1958’de 137 köy için Türkçe karşılık hazırlayıp Federasyona gönderdi. Bazı köy temsilcileri önerilen adlara itiraz etti, kendi seçeneklerini sundu. Yine de ortaya çıkan tablo açıktı: Kıbrıs coğrafyası, örgütlü bir Türkleştirme politikasıyla yeniden adlandırılıyordu. Bu süreçte Maratha’ya 1958’de Muratağa, Sandalaris’e Sandallar, Aloa’ya ise 1959’da Atlılar adı verildi. Üç köy bugün çoğu kez aynı katliamın adı altında anılsa da her birinin ayrı adı ve ayrı hafızası var.
PRIO’nun kayıtlarına göre 1960 sayımında Muratağa’da 113, Sandallar’da 94, Atlılar’da 42 kişi yaşıyordu. 1973’e gelindiğinde Maratha’da 124, Sandallar’da 100 ve Aloa’da 46 kişi yaşıyordu.
1974 yazında sivillere yönelen şiddet tek bir toplumla sınırlı değildi. Türk askerleri ve Kıbrıslı Türk mücahitler Aşşa, Eptakomi, Balikitre, Prastio, Galatya gibi yerlerde Kıbrıslı Rum sivillere karşı suç işlerken, Maratha, Sandallar ve Aloa’ki kadınlar, çocuklar ve yaşlılar EOKA-B bağlantılı Kıbrıslı Rum silahlı grupların hedeflerinden biriydi. Bu suçları aynı tarihsel çerçevede ele almak, aralarında bir neden-sonuç ilişkisi kurmak için ya da birini diğeriyle açıklamak için değil, bir topluma karşı işlenen hiçbir suçun, diğerine yönelen şiddetin ve işlenen suçun gerekçesi olamayacağı içindir.
Erkekler götürüldü
20 Temmuz 1974 sabahı Türk askerî harekâtı başladığında çevredeki silahlı Kıbrıslı Rum gruplar, üç köyün sakinlerini toplayıp Peristeronopigi’deki (Alaniçi) Rum okuluna götürdü.
Şafak Nihat’ın anlatımına göre köylüler geceyi orada geçirdi. Ertesi gün kadınlarla çocuklar köylerine gönderildi. Yaşlı erkeklerin bir bölümü de yaklaşık bir hafta sonra bırakıldı. Silah tutabilecek yaştaki erkekler ise önce Mağusa’daki esir kampına, ardından Leymosun’a götürüldü.
14 Ağustos’ta köylerde kalanların büyük çoğunluğu kadınlar, çocuklar ve yaşlılardı; silah tutabilecek yaştaki erkeklerin çoğu esir kamplarındaydı. Kamplardan döndüklerinde, geride bıraktıkları yakınlarının öldürüldüğünü ve toplu mezarlara gömüldüğünü öğrendiler.
Hüseyin Rüstem Akansoy o günlerde 18 yaşındaydı. Annesi, kardeşleri ve akrabaları öldürülürken kendisi esir kampındaydı. Ailesinden yaklaşık 30 kişiyi kaybetti. Yıllar sonra oğlu Erbay Akansoy, neden amcası, halası ve babaannesi olmadığını bu hikâyeden öğrenecekti.
Üç haftalık karanlık
20 Temmuz ile 14 Ağustos arasındaki üç haftada yaşananlar, bu hikâyenin en zor anlatılan bölümüdür.
Sevgül Uludağ, kayıp şahısları araştırırken ulaştığı tanıklıklarda, Peristeronopigi ve çevresinden EOKA-B bağlantılı silahlı erkeklerin köylerde kalan kadınlara ve kız çocuklarına defalarca tecavüz ettiğini kaydetti. Araştırmasına, Kıbrıslı Rum kadınlara Türk askerleri ve bazı Kıbrıslı Türkler tarafından uygulanan cinsel şiddeti de dahil etti. Her toplum yalnızca kendi mağduriyetini anlatıp diğerine yaptığını konuşmadığında tecavüz, savaşın görünmez silahı olarak kalıyordu.
Uludağ’ın görüştüğü eski EOKA mensubu ve Makarios yanlısı Dionisis Malas, çevredeki EOKA-B’lilerin köy kahvesinde saldırılarla övündüğünü duyduğunu anlattı. İtiraz ettiği için tehdit edildiğini ve bir süre bölgeden uzaklaşmak zorunda kaldığını söyledi. Kıbrıslı Rum basınında yıllar sonra yayımlanan araştırmalar da yağma ve cinsel şiddet anlatılarını Uludağ’ın çalışması ve başka tanıklıklar üzerinden gündeme taşıdı.
Uludağ ve Malas, tanıklıklara dayanarak, 14 Ağustos’ta köylerde kalanların öldürülmesinin cinsel şiddetin tanıklarını ortadan kaldırma amacı taşıdığı değerlendirmesini yaptı.
Bu tanıklıklar bugüne kadar bir mahkeme önünde sınanmadı; yaşanan cinsel şiddete ilişkin ifadeler de sınırlı. Savaşın, ölümün ve kadınlara yüklenen “utancın” iç içe geçtiği toplumlarda suskunluk da tarihsel kaydın bir parçası olarak karşımızda duruyor.
14 Ağustos
14 Ağustos 1974 sabahı Türk ordusu ikinci askerî harekâtını başlattı. Aynı sabah Muratağa, Sandallar ve Atlılar’da kalan siviller katledildi.
Sandallar’daki insanlar Maratha’ya götürüldü; iki köyün kurbanları Maratha yakınındaki çöplükte aynı gömü alanına topluca gömüldü. Aloa’daki insanlar ise köy yakınındaki ayrı bir yerde katledildi ve topluca gömüldü. Dönemin kayıtları ve sonraki tanıklıklar, iş makineleriyle açılan çukurların bedenler yerleştirildikten sonra toprak ve çöple kapatıldığını gösteriyor.
Farklı kaynaklar failleri aynı çevrede tarif ediyor: Peristeronopigi ve çevre köylerden EOKA-B bağlantılı Kıbrıslı Rum silahlı unsurlar, tanıklıklarda isim isim kaydediliyor. Çevre köylerdeki bir çok ise insan bu suçu işleyenlerin kimler olduğunu biliyor.
Suç bütün bir Kıbrıslı Rum toplumuna elbette yüklenemez. Sorumluluk, belirli bir örgütsel ve yerel yapı içinde hareket eden kişilere aittir. Olanları açığa çıkarmaya çalışan, tanıklık eden ve yıllar sonra açıkça özür dileyen Kıbrıslı Rumlar bu sorumluluğun kolektif olarak bir topluma ait olmadığının somut göstergesidir. Ancak kolektif suç fikrini reddetmek, kurumsal sorumluluğu ve yarım yüzyılı aşan cezasızlığı görmezden gelmek değildir.
Kıbrıslı Rum asker Nikos Genias, 1998’de Haravgi gazetesine verdiği anlatıda, geri çekilirken bölgede iş makineleriyle çukur açan EOKA-B’ciler gördüğünü; içlerinden birinin yaptıklarıyla övündüğünü söyledi. Andreas Parashos’un 2007’de aktardığı başka bir tanıklık, suça daha geniş bir grubun katıldığını, öldürücü ateşi ise üç kişinin açtığını ileri sürdü. Tony Angastiniotis’in kayda geçirdiği bir anlatıda saldırganlardan birinin Yunanistan aksanıyla konuştuğu ve Yunan subayı olabileceği iddia edildi.
Niyazi Kızılyürek’in aktardığına göre, Bir Hınç ve Şiddet Tarihi çalışması sırasında üçüncü bir kişi aracılığıyla ulaştığı, adı açıklanmayan bir fail pişman olmadığını söyledi: “Benim gözümde onlar insan değil taş idi. Ben taşlara kurşun sıktım, insanlara değil.”
AKEL için kaleme aldığı yazıda Giorgos Koukoumas, Marathalı Asir Ahmet’in kazı alanındaki tanıklığını da aktardı. Ahmet, bazı bedenlerin telle birbirine bağlandığını ve kısmen yakıldığını; annesinin, altı kardeşinin, nenesinin, teyzesinin ve teyzesinin yedi çocuğunun öldürülenler arasında olduğunu anlattı.
Bu anlatıların hiçbiri mahkemede sınanmadı. Bu nedenle katliamı gerçekleştirenlerin sayısı, bireysel isimler veya bir Yunan subayının varlığı kesinleşmiş olgular değil, bugüne kadar tanıkların ifadelerine dayanmaktadır.
Kalıntılar bulundu; adalet bulunmadı

Toplu mezarlar katliamdan kısa süre sonra açıldı. Bir ceza soruşturmasının başlaması için ise 35 yıl geçmesi gerekti. Bu sürede tanıklar yaşlandı, bazı şüpheliler öldü; dosya, siyasî kampların birbirine karşı kullandığı seçici hafızanın içinde kaldı.
Ağustos 2009’da milliyetçi ve bölücü yayınlarıyla bilinen Kıbrıslı Türk gazetesi Volkan, katliama karıştığını ileri sürdüğü 15 Kıbrıslı Rumun adını yayımladı. Dönemin Kıbrıs Cumhuriyeti Başsavcısı Petros Klerides bunun üzerine polise soruşturma talimatı verdi. Aynı yıl beş kurban yakını da başsavcılığa başvurarak 30 isim sundu; bunların 15’i gazetedeki listeyle örtüşüyordu.
Kıbrıs Cumhuriyeti’nin AİHM’ye sunduğu bilgilere göre listedeki bazı isimler mükerrerdi. Bazı kişiler ölmüş, bir kişi kimliği doğrulanamadan kayda geçmiş, bir başkası ise adresi bulunamadan yurt dışına gitmişti. Hayatta olan ve ulaşılabilen kişilerden ifade alındı. Polis, BM kayıtlarına ve 1974’te mezarlar açılırken bölgede bulunan İsveçli görevlilere de ulaşmaya çalıştı.
Dialogosun yayımladığı soruşturma kronolojisine göre İsveçli eski subay ve askerlerin ifadeleri 2013’te dosyaya girdi. Polis aynı yıl, olayların bir bölümünün doğrulandığı fakat kovuşturmayı taşıyacak nitelikte tanıklık elde edilemediği sonucuna vardı. Dosya başsavcılığın görüşüyle kapandı.
Kurban yakınları soruşturma sürerken Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi-AİHM’ye başvurdu. AİHM, Asir ve Diğerleri/Kıbrıs dosyasında 23 Eylül 2014’te başvuruyu kabul edilemez buldu. Mahkeme, soruşturmanın sürdüğü ve delil toplamak üzere önemli adımlar atıldığı gerekçesiyle, o aşamada soruşturmanın etkisiz olduğu sonucuna varmak için erken olduğunu belirtti. Bu karar, Kıbrıs Cumhuriyeti’ni katliam veya yürütülen soruşturma bakımından aklayan bir esas hükmü değildi. AİHM, katliamın koşullarını ve devletin sorumluluğunu karara bağlamadığı gibi, soruşturmanın etkili olduğuna ilişkin nihai bir hüküm de vermedi. Yetkililerin ulaşılabilir delilleri araştırması, mümkün olan izleri takip etmesi ve aileleri önemli gelişmelerden haberdar etmesi gerektiğini vurguladı.
Soruşturma hiçbir zaman kovuşturmaya dönüşmedi. Bu katliam nedeniyle yargılanan veya mahkûm edilen kimse olmadı.
On dört çocuk, kırk altı yıl sonra
Toplu mezarların 1974’te açılması, her kurbanın kalıntılarının eksiksiz ayrıldığı ve ailesine teslim edildiği anlamına gelmiyordu.
Kıbrıs Kayıp Şahıslar Komitesi’nin sonraki çalışmalarında kalıntılar yeniden incelendi ve DNA eşleştirmeleri yapıldı. 2017’den itibaren kimliği farklı tarihlerde belirlenen kurbanlar için cenaze törenleri düzenlendi.
26 Aralık 2020’de Maratha’daki mezarlıkta 14 çocuk için cenaze töreni düzenlendi. En küçüğü dört aylık, en büyüğü 15 yaşındaydı. Aralarında aynı aileden kardeşler vardı. Öldürülmelerinin üzerinden 46 yıl geçmişti.
Aralık 2021’de 11 çocuğun kalıntıları daha Maratha ve Sandallar’da yapılan cenaze töreniyle toprağa verildi.
AKEL, 2020’deki definden sonra yayımladığı açıklamada ailelere başsağlığı diledi; çocukların öldürülmesini ülke tarihinin karanlık sayfalarından biri olarak niteledi. Açıklamada, Kıbrıslı Rum aşırı sağının suskunluğu kadar Kıbrıslı Türk şovenist sağının katliamı işgali meşrulaştırmak ve birlikte yaşamın olanaksızlığını savunmak için kullanması da eleştirildi. Suçun hiçbir topluma topluca yüklenemeyeceği, buna karşılık soruşturma talep etmenin bütün Kıbrıslıların sorumluluğu olduğu vurgulandı.
Defin, Kıbrıslı Rum hukuk çevrelerinde de yüzleşme tartışması yarattı. Simerini gazetesinin görüştüğü dört Kıbrıslı hukukçu, siyasî veya millî gerekçelerin bu suçların üzerini örtemeyeceğini söyledi. Ceza soruşturmasının yeniden açılması ya da Kayıp Şahıslar Komitesi’nin bir hakikat komisyonuna dönüştürülmesi tartışmaya açıldı. Bu, resmî bir adım değildi; kamuya açık bir hukuk ve hesap verebilirlik çağrısıydı.
“Hiç kimseden nefret etmedim”
Hüseyin Rüstem Akansoy, Muratağa’da annesini, kardeşlerini ve geniş ailesinden yaklaşık 30 kişiyi kaybetti. Hayatının geri kalanında bu kaybı bütün Kıbrıslı Rumlara yöneltilmiş bir nefrete dönüştürmemeye çalıştı.
Sevgül Uludağ’ın kayda geçirdiği sözlerinde, katliamın “Kıbrıslı Rumların işi” değil, Alaniçi ve çevresindeki faşist EOKA-B çetelerinin işi olduğunu özellikle söyledi. Oğlu Erbay Akansoy da aynı ayrımı şu sözlerle yaptı:
“Hayatım boyunca hiç kimseden nefret etmedim.”
Bu sözler unutmak ya da affetmeyi kurban yakınına görev olarak yüklemek anlamına gelmez. Akansoy’un söylediği, suçun bir topluma değil, onu işleyenlere; onların örgütlerine, onları koruyan sessizliğe ve adaleti geciktiren kurumlara yöneltilmesidir.
Yüzleşmenin tarihi

Bu sessizliğe itiraz edenler, barikatlar açılmadan çok önce vardı. Ressam Mihalis Kirlitças, Maratha–Sandallar ve Aloa katliamını daha 1980’lerde resme taşıdı. 1989’da Larnaka’da açtığı “Peygamberler ve Şairler” sergisinde Aloa ve Dohni’de öldürülen Kıbrıslı Türklere adadığı bir tabloya yer verdi. Sevgül Uludağ’a anlattığına göre, Larnaka Belediyesi’nin satın aldığı eser birkaç yıl sonra parlamentoda tartışma konusu oldu; belediye “Denktaş propagandası”na para harcamakla suçlandı, kendisi de işinden edilmeye çalışıldı. Kirlitças’ın yaşadıkları, Kıbrıslı Türk kurbanları anmanın güneyde daha 1980’lerde siyasî bir bedeli olduğunu gösteriyordu.
Barikatların açıldığı 2003’ten sonra bu itiraz, iki toplumlu örgütlenmelerle daha görünür hale geldi. Kıbrıslı Türk ve Kıbrıslı Rum ilerici örgütlerle sendikaların katkısıyla oluşturulan Savaşa Hayır Koalisyonu, toplu mezar ziyaretleri, konferanslar, film gösterimleri ve kurban yakınlarının tanıklıklarını buluşturan etkinlikler düzenledi. Koalisyon, 2009’da savaş yıllarında diğer toplumdan insanları katliamdan, tecavüzden ya da ölümden koruyan Kıbrıslıları da iki toplumlu bir törenle onurlandırdı.
Aynı dönemde Tony Angastiniotis, Maratha–Sandallar ve Aloa’da yaşananları Kıbrıslı Rum toplumunun karşısına filmle çıkardı. 2004 tarihli “Kanın Sesi”, kurban yakınları ve hayatta kalanlarla yapılan görüşmeleri, mezarın açıldığı günlere ait görüntülerle bir araya getiriyordu. Angastiniotis ertesi yıl “Kanın Sesi: Yeşil Hatta Sıkışıp Kalmak” başlıklı kitabı ve filme eşlik eden CD’yi yayımladı. Güneydeki televizyon kanalları filmi göstermeyi reddetti; Angastiniotis basında hedef gösterildi ve ölüm tehditleri aldı. Film, güneydeki bu suskunluğun ardından, 2019’da Larnaka’da halka açık bir gösterimde izleyiciyle buluşabildi.
Bu yüzleşme çabaları, 2006’da faaliyete geçen İki Toplumlu Kayıp Yakınları ve Katliam ile Savaş Kurbanları İnisiyatifi “Birlikte Başarabiliriz”le genişledi. İnisiyatif 2012’de Nilgün Güney Resim Atölyesi’yle birlikte iki toplumdan sanatçılarla kayıp yakınlarını ve savaş mağdurlarını bir araya getirdi. Sekiz ay süren çalışmada sanatçılar yakınların tanıklıklarını dinledi; Maratha–Sandallar ve Aloa’daki toplu mezar alanlarını birlikte ziyaret etti. Bu karşılaşmalardan doğan “Gerçeğin Rengi” sergisi Mart 2013’te Lefkoşa’daki ara bölgede açıldı. Bu ziyaretler, 2015’teki AKEL-BKP heyetinden önce mezarların başında gerçekleşen iki toplumlu yüzleşmenin kayda geçmiş örnekleriydi.

Kurumsal siyasetin aynı mekânlara yönelmesi iki yıl sonra gerçekleşti. 9 Eylül 2015’te AKEL Genel Sekreteri Andros Kiprianu ile BKP Genel Başkanı İzzet İzcan’ın başkanlığındaki iki parti heyeti, önce güney Lefkoşa’daki Aziz Konstantin ve Azize Eleni Mezarlığı’nı, ardından Maratha–Sandallar ve Aloa’daki gömü alanlarını ziyaret etti.
AKEL’in açıklamasına göre ziyaretin amacı, her iki toplumdan öldürülen sivilleri birlikte anmak, suçları toplumların tamamına yükleyen “ortak sorumluluk” anlayışını reddetmek ve kayıplar hakkında bilgisi olanlara konuşma çağrısı yapmaktı.
Ziyaret kolay geçmedi. Maratha–Sandallar’da bazı kurban yakınları, kendilerine önceden bilgi verilmediğini ve ölüler üzerinden siyaset yapılmasını istemediklerini söyleyerek heyetin girişine karşı çıktı. Aloa’ya bırakılan kırmızı karanfiller protesto sırasında toplandı ve heyete geri atıldı. Buna rağmen bir Kıbrıslı Rum partisinin EOKA-B tarafından öldürülen Kıbrıslı Türklerin gömü alanına gidip suçu açıkça adlandırması, siyasî parti düzeyinde önemli bir eşikti.

AKEL’in Mağusa milletvekili Giorgos Koukoumas, parti için yazdığı değerlendirmede bu çizgiyi daha ileri taşıdı. Kıbrıslı Rum genç kuşakların katliamları çok az bildiğini, suçların konuşulmasının Türkiye’yi aklayacağı gerekçesiyle bastırıldığını yazdı. Bazı faillerin pişmanlık göstermeden sağ ve aşırı sağ siyasî çevrelerin içinde yaşamayı sürdürdüğünü de ileri sürdü.
Eski Kıbrıs Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Erato Kozakou-Markullis, 2016’da Kıbrıslı Türklerden bu katliamlar için açıkça özür diledi ve bir hakikat komisyonu kurulması çağrısı yaptı. 2024’te özrünü yineledi; Maratha okulunun sınıf fotoğrafını paylaşarak çocukların adlarını yeniden gündeme getirdi. AKEL’in açıklamaları, Haravgi ve Dialogos’ta yayımlanan tanıklıklar ile bazı Kıbrıslı Rum gazetecilerin çalışmaları, üç köyde yaşananların Kıbrıslı Rum toplumunun kendi tarihinin de parçası olduğunu hatırlatmayı sürdürüyor. Bunların her biri önemli bir yüzleşme adımı. Fakat hiçbiri ceza soruşturmasının veya kurumsal bir hakikat sürecinin yerini tutmuyor.

Maratha, Sandallar ve Aloa’nın hikâyesini anlatmak, Türkiye’nin 1974’teki askerî harekâtını, Kıbrıs’ın bölünmesini ya da Kıbrıslı Rum sivillere karşı işlenen suçları aklamaz. Bu suçları anmak da üç köyde öldürülen 126 insanı görünmez kılmak için gerekçe olamaz.
Ölümler birbirinin karşılığı olarak anlatılamaz. Böyle bir anlayış ile insan bilinci ve onuru bağdaşmaz. Hakikat bir terazi değildir. Bir taraftaki ölümü anlatmak için öteki kefeye başka ölüler koymak gerekmez.
Maratha’nın okul fotoğrafına yeniden bakıldığında karşımızda çocuklar duruyor.
Çocukların kalıntıları kırk altı yıl sonra yeniden gömüldü, ağzında emzikle bulunan kayıp Andreas gibi.
Bu acı hepimizin. Bu acı gerçeklerle yüzleşme sorumluluğu da hepimizde.
16 günlük bir bebeği, masum çocukları, sivil kadınları ve yaşlı bireyleri topluca katledenlerin ve onların sorumlularının adları bügün artık biliniyor, tanıkların anlattıkları kayıtlarda duruyor.
Eksik olan hâlâ aynı şey: hakikat, yüzleşme ve adalet.
Kaynaklar
- Birleşmiş Milletler, Report of the Secretary-General Pursuant to Security Council Resolution 361 (1974), S/11488, 4 Eylül 1974; S/11488/Add.1, 10 Eylül 1974.
- Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Ahmet Asir ve Diğerleri/Kıbrıs, başvuru no. 10841/12, 23 Eylül 2014.
- PRIO Cyprus Centre, yerleşim profilleri: Maratha, Sandalaris ve Aloa.
- Paul Sant Cassia, Bodies of Evidence: Burial, Memory and the Recovery of Missing Persons in Cyprus, Berghahn Books, 2005.
- Jan Asmussen, Cyprus at War: Diplomacy and Conflict During the 1974 Crisis, I.B. Tauris, 2008.
- Elizabeth Anne Davis, Artifactual: Forensic and Documentary Knowing, Duke University Press, 2023.
- Niyazi Kızılyürek, Bir Hınç ve Şiddet Tarihi: Kıbrıs’ta Statü Kavgası ve Etnik Çatışma, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2016; “Yüzleşmediklerimiz (3)”, Yenidüzen.
- Mete Hatay, Kıbrıs’taki yer adlarının değiştirilmesine ilişkin arşiv çalışması, Haber Kıbrıs, 19 Eylül 2011.
- TIME, “Cyprus: Ankara’s Slow Nibble”, 16 Eylül 1974.
- Sevgül Uludağ, “From Maratha to Voni: Rapes as a Weapon of War”, 13 Temmuz 2014; “Facing Our Bitter Past for a Better Future”, 6 Eylül 2015; “Kıbrıs’ta katliamlar ayı: Ağustos”, Yenidüzen, 2024.
- Sevgül Uludağ, “Kıbrıs’taki katliamları kendine dert edinen ressam Mihalis Kirlitças anlatıyor”, Yenidüzen, 25 Ekim 2019; söyleşinin ikinci bölümü.
- Tony Angastiniotis, Kanın Sesi (Voice of Blood), belgesel, 2004; Kanın Sesi: Yeşil Hatta Sıkışıp Kalmak, kitap ve CD, Rüstem Kitabevi, 2005. Ayrıca: Cyprus Mail, “It’s Time to Take Our Heads Out of the Sand”, 11 Eylül 2005; Larnaka gösterimine ilişkin Yenidüzen haberi, 13 Mayıs 2019.
- Dialogos’un soruşturma kronolojisi; Simerini’nin hukukçularla yüzleşme ve cezasızlık dosyası, 31 Aralık 2020; 11 çocuğun yeniden defnine ilişkin Kathimerini haberi, 20 Aralık 2021.
- Giorgos Koukoumas, “Massacres of Turkish Cypriots Committed by Greek Cypriot Fascism”,
- AKEL; AKEL–BKP heyetinin 9 Eylül 2015 tarihli mezar ziyaretine ilişkin açıklama; 14 çocuğun 2020’deki defin törenine ilişkin AKEL açıklaması.
- İki toplumlu yüzleşme girişimleri için: Sevgül Uludağ, “Kıbrıs’ta geçmişle yüzleşme konusunda neler yapıldı? (2)”; “Acıdan Umuda Sergisi’nden Notlar (1)”; “Gerçeğin Rengi” sergisine ilişkin Haber Kıbrıs haberi, 12 Mart 2013.
- Erato Kozakou-Markullis’in özrü ve hakikat komisyonu çağrısı için Sevgül Uludağ, “Article in English, Turkish and Greek”, 18 Ekim 2024.




