Birini gözünüzde büyütmek çoğu zaman sevgi gibi görünür; hatta “ne güzel, değer veriyorum” diye düşünürüz. Ama işin paradoksu şu: Onu ne kadar yukarı koyarsanız, insan yapan ayrıntıları, hatasını, kararsızlığını, sıradan günlerini o kadar aşağıda bırakırsınız. Siz de hiç, hayran olduğunuz birini “hep öyle kalsın” diye isterken fark etmeden onun nefes alacağı alanı daralttığınızı düşündünüz mü?
İdolleştirme, dışarıdan bakınca bir övgü gibi durur; ama çoğu zaman görünmez bir mükemmellik sözleşmesi imzalatır. “Sen hep güçlü olmalısın, hep doğruyu bilmelisin, hep örnek olmalısın.” Bu beklenti, kişinin etrafına camdan bir fanus örer. Fanusun içindeki insan artık bir insan değil, sürekli parlaması gereken bir vitrin haline gelir, yorulması, bocalaması, fikrini değiştirmesi bile “yakışmayan” bir hareket olarak algılanır.
Sosyal medyada bunu sıkça görüyoruz aslında. Diyelim ki takip ettiğiniz bir sosyal medya figürü, yıllardır disiplin, üretkenlik ve “pozitif enerji” anlatıyor. Bir gün çıkıp “Bugün iyi değilim, hiçbir şey yapmak istemiyorum” dediği anda yorumlar bir anda sertleşebiliyor: “Bize ilham oluyordunuz, nasıl böyle konuşursunuz?” ya da “Demek ki her şey kurguymuş.” Oysa o cümle, insan olmanın en normal cümlesi. İdolleştirme burada devreye girip şunu dayatıyor: “Kırılganlığın bana hizmet etmiyor.” Böylece kişi, kendi duygusunu bile performansa çevirmeye başlıyor.
İdol, artık kendi hayatını değil, kalabalığın beklentilerini taşır: “Bize umut ver, bizi hayal kırıklığına uğratma, hep aynı kal.” Bu cümlelerin toplamı özgürlüğün daralması demektir. Burada Goffman’ın dramaturjik yaklaşımı (performans teorisi) neredeyse görünür hale gelir: Kişi, “sahne”deki rolünü sürdürmek için sürekli bir izlenim yönetimi yapmak zorunda kalır. Kişi, kendi sınırlarını değil, kendisinden beklenen “karakteri” korumaya çalışır; bu durum zamanla bir kimlik hapsine ve farklı bağlamlarda beklentiler çatıştığında rol çatışmasına dönüşebilir. Zamanla spontane davranmak bile riskli hale gelir; her söz, her fotoğraf, her sessizlik “mesaj” olarak okunur. Sürekli izleniyor olma hissi, bir tür panoptikon etkisi yaratarak kişinin kendi kendini denetlemesini pekiştirir. Nedir bu panoptikon etkisi?
Panoptikon etkisi, özünde hem görünmez, hem de sürekli bir gözetim altında olma hissinin, bireylerin davranışlarını kendi kendilerine kontrol etmelerine, bir noktada sansürlemesinde yol açması durumudur. Ünlüler üzerinden düşünmek kolay: Yıllarca “iyi çocuk” imajıyla sevilen bir oyuncu, bir röportajda sert bir cümle kurar ya da politik bir görüş belirtir. Bir anda “Bize bunu yapamazsın” tepkisi yükselir. Sanki o kişinin sinirlenme, yanlış anlaşılma, fikrini değiştirme hakkı yokmuş gibi. İdolün hatası sıradan bir insanın hatası gibi “hata” değildir; “ihanet” sayılır. Bu da kişiyi sürekli tetikte yaşamaya iter: Her adımını ölçer, her duygusunu filtreler, her zayıflığını saklar. Dışarıdan “ne kadar güçlü” görünür; içeriden ise giderek daha dar bir alana sıkışır. Kişi artık ince buz üstünde yürüyordur.
Bu baskının en ağır bedellerinden biri yalnızlıktır. Çünkü kimse, kendisini sürekli izleyen bir kalabalığın içinde gerçekten rahat edemez. İdol, çevresindeki insanların onu “o” olarak değil, “temsil ettiği şey” olarak sevdiğini hissetmeye başlar. En basit ihtiyaçlar bile lüks olur: “Bugün kötü hissediyorum” diyebilmek, “Yetişemiyorum” diyebilmek, “Yanıldım” diyebilmek gibi. İdolleştirme bu cümleleri yasaklar. Yasaklanan her cümle, insanlıktan bir parçayı daha koparır, ve geriye sadece maalesef rol kalır.
İdolleştirme sadece idolü değil, sizi de yoksullaştırır. Çünkü siz bir insanla değil, bir imgeyle ilişki kurarsınız. İmge güvenlidir: Çelişmez, kötü gün geçirmez, sizi şaşırtmaz, ta ki gerçek bir an sızana kadar. O sızıntı olduğunda da çoğu kişi bağ kurmak yerine ya saldırır ya da uzaklaşır. Çünkü bağın temeli gerçeklik değil, beklentidir. Beklenti kırılınca, ilişki de kırılır.
Arkadaşlıklarda bunun daha “sessiz” bir versiyonu yaşanır. Mesela bir arkadaşınızı “güçlü” diye etiketlersiniz fark etmeden. O da zamanla bu etikete uymaya çalışır, yanınızda ağlamaz, dert anlatmaz, yardım istemez. Bu noktada, ilişkinin görünmeyen maliyeti olarak duygusal emek devreye girer: Kişi, sizdeki “güçlü” beklentisini boşa düşürmemek için kendi duygusunu düzenler, bastırır ve yönetir. Siz de “Ne kadar sağlam, dayanıklı biri” diye düşünürsünüz. Sonra bir gün o arkadaşınız bir anda içine kapanır ya da ortadan kaybolur, meğer uzun süredir tükeniyormuş. Siz onunla yakın olduğunuzu sanırken, aslında onun “güçlü” maskesiyle yakınsınızdır. İdolleştirme, yakınlığı performansa çevirir, performansın olduğu yerde de gerçek temas azalır.
Benzer mekanizma romantik ilişkılerde de gözlemlenir. Karmaşık ve çelişkili bir insanı, kaygıyı azaltmak için “tam iyi” bir imgeye dönüştürürüz. O kişi bir gün kıskanır, bencillik yapar, yanlış bir söz söyler, Sizin zihninizdeki “mükemmel” karakterle çeliştiği için, gerçek kişiyi görmek yerine hayalinizdeki karakteri korumaya çalışırsınız: “Sen böyle biri değilsin.” Oysa o, tam da öyledir, insandır. Nesne ilişkileri kuramının işaret ettiği gibi, ilişkide kurduğumuz bağ çoğu zaman karşımızdaki kişinin “gerçek” varlığından çok, iç dünyamızda taşıdığımız temsil ile şekillenir. Gerçek bağ, kusurlarıyla birlikte görmeyi gerektirir. Kusuru silmeye çalıştığınızda, aslında ilişkiyi de silmeye başlarsınız; çünkü ilişki, iki insanın gerçekliğiyle ayakta kalır.
İdolleştirme, kişinin öğrenme sürecini görünmez kılar; geriye sadece sonuç kalır. Sonuç ise insan değildir, insanın yolculuğu, denemesi, yanılması olmadan geriye kalan şey bir imgedir. Daha sağlıklı olan, imgeye değil insana temas edebildiğimiz otantik ilişkiyi kurabilmektir. Gerçek saygı, birini hatasız görmek değil; hatasıyla, çabasıyla, kırılganlığıyla birlikte görebilmektir. Peki siz, hayran olduğunuz insanlara “insan olma izni” veriyor musunuz, yoksa onları kendi beklentilerinizin hapsine mi alıyorsunuz? Herkes kodese!




