Garantör devlet güvencesiyle adada, Ağrotur ve Dikelya bölgelerinde egemen üs olarak İngiliz toprağı ilan edilerek bu topraklardan Ortadoğu’daki savaşlara taraf olunan zamanların öncesinde, Kıbrıs’ta Taç Kolonisi (Crown Colony) zamanlarıydı.
Bazı hikâyeler vardır; anlatılmadıkça kaybolmaz, tam tersine daha derine gömülür. Kıbrıs’ın “Ortadoğu ülkelerinden gelen erkeklere evlendirilmek üzere satılan, verilen küçük yaşlardaki kızları” da böyledir. Bu yalnızca yoksulluğun değil, suskunluğun ve sistematik bir görmezden gelmenin hikâyesidir. Ve belki de en acısı, bu hikâyenin hâlâ bitmemiş olmasıdır.
Bir zamanlar özellikle 11-14 yaşlarında sayıları 4 bin civarını bulan kız çocukları, ailelerinin çaresizliğiyle, patriyarkanın sessiz onayıyla ve sömürge düzeninin kayıtsızlığıyla ‘özne’ oldukları gözetilmeksizin başka coğrafyalara gönderildi. Onlara “gelinlik” giydirildi, ama aslında üzerlerinden çocuklukları çıkarıldı. “Mehil” denilen şey, bir güvence değil; bir bedeldi. Bir çocuğun bedeline biçilen rakam.
Bu noktada insan kendine şu soruyu sormadan edemiyor: Bir toplum, kız çocuklarını ne zaman “evlat” olmaktan çıkarıp “yük” olarak görmeye başlar?
Cevap, tek bir yerde değil. Feodal yapıda aşırı yoksulluğun, kıtlığın, patriyarka ve sömürgeciliğin kesiştiği o karanlık noktalarda saklı. Erkek egemen düzen, kadının bedenini ve emeğini sahip olunabilir bir alan olarak tanımlarken; sömürge koşulları bu tahakkümü derinleştirdi. Yoksulluk ise, hayatta kalma mücadelesine dönüştü. Ve her zaman olduğu gibi, ilk feda edilen kız çocukları oldu. Gönderilen kız çocukları kimisi uyum sağlayıp mutlu oldu, kimisi ise heba olup unutuldu. Aile onuru adı altında örtülen gerçekler… Utancın failden alınıp mağdura yüklenmesi…
Bununla birlikte, bu hikayeyi yalnızca o dönemin ekonomik ya da politik çerçevelerle anlamak eksik kalır. Ailelerin içinde yaşanan duygusal yoksunluk da çoğu zaman bir arka planı oluşturur. Sevginin ifade edilmediği, şefkatin eksik kaldığı, çaresizliğin sessizlikle yer değiştirdiği ortamlarda alınan kararlar yalnızca akılla değil, tükenmişlikle de şekillenir. Bu durum kimseyi ‘suçlu’ kılmadan kırılganlıkların nasıl derinleştiğini anlamamıza yardımcı olur.
Kanımca bu hikâyeyi asıl ağırlaştıran şey, sadece yaşananlar değil; yıllarca konuşulmayanlardır.
Sessizlik…
İşte toplumsal hafıza tam da burada yaralanır. Çünkü unutmak, yalnızca geçmişi silmez; bugünü de savunmasız bırakır.
Bu yüzden bazı kadınlar sustuğu yerden konuşmayı seçti. Neriman Cahit, Cemay Onalt Müezzin, Yeliz Şükrü ve Pembe Menteş gibi isimler, bu karanlık sayfayı aralamakla kalmadı; aynı zamanda bir hafıza mücadelesi başlattı. Yazdıkları, belgesele dönüştürdükleri yalnızca akademik bir kayıt değil, bir vicdan çağrısıydı. Kaybolmuş hayatları sayılardan çıkarıp hikâyelere dönüştürmek… Unutulmuş olanı hatırlatmak… Ve hatırlarken, başka coğrafyalara gönderilerek yalnızlığa terk edilen kız çocuklara karşı taşıdığımız tarihsel sorumluluğun bilincine varmak; haklarının yalnızca geçmişte kalmış bir mesele olmadığını, bugün de telafi ve yüzleşme gerektiren bir vicdan borcu olduğunu kabul etmek gerekir.
Çünkü hatırlamak, bir direniş biçimidir.
Bugün dünyada insan ticareti, pedofili, zorla seks işçiliği ve göçmen kadınların maruz kaldığı sömürü biçimlerine baktığımızda, bu toprakların suskun geçmişinin gölgesi de hâlâ üzerimizde. Değişen sadece yöntemler. Ama mantık aynı: Kadın bedeni üzerinden kurulan güç ilişkisi.
O halde bu tarihsel yüzleşme ne işe yarar?
Öncelikle, yaşanan acıları doğru yere koymayı öğretir.
Sorun, “çaresiz babalar” değil; kız çocuklarını mülk olarak gören bir sistemdir.
İkincisi, bugünü görünür kılar.
Geçmişte “normalleştirilen” ne varsa, bugün eğer sorgulanmazsa başka biçimlerde yeniden üretilebilir.
Ve belki de daha da önemlisi empatiyi değil, sorumluluğu büyütür.
Bu kız çocuklarının hikâyeleri, yalnızca geçmişin trajedisi değildir. Bugünün politik, toplumsal ve etik sorumluluğudur. Onları hatırlamak; sadece yas tutmak değil, aynı zamanda mücadele etmektir.
Belki de bu yüzden, bugün kurulacak şefkatli ilişki, geçmişte eksik kalan bir duygunun telafisi değil; geleceğin daha adil kurulmasının bir ihtimalidir.
Çünkü gerçek yüzleşme, şu soruyu sormakla başlar:
“Bugün biz, hangi sessizliklerin ortağıyız?”
Ve belki de asıl cevap, şu cümlede saklıdır: Bir daha hiçbir kız çocuğunun bedeli olmaması için, hafızayı diri tutmak zorundayız.
Unutursak, tekrar eder.
Hatırlarsak, değiştiririz.
Kaynakça:
‘Araplara Satılan Kızlarımız’, Neriman Cahit. (2010)
“İngiliz Dönemi’nde Araplara Verilen Kızlar”, Dr Cemay Onalt Müezzin (2009)
Eralp Adanır, Gezi Notları-Ürdün-Araplara Satılan Kızlarımız 2009 Bölüm 3




