Kıbrıs’ta son yıllarda çok tehlikeli bir şey normalleşiyor. Birileri çıkıp Kıbrıslıların yaşam tarzıyla, çalışma kültürüyle, konuşmasıyla, karakteriyle dalga geçiyor; sonra Kıbrıslılar buna tepki gösterince dönüp “Bakın, Kıbrıslılar bizi sevmiyor” diyor.
Oysa burada sorulması gereken soru çok basit:
Bir toplumu tekrar tekrar hedef almak, onun kültürünü küçümsemek, insanlarına tembel demek, farklılığını aşağılamak nefret değilse nedir?
Bugün sosyal medyada bazı kişilerin Kıbrıslılar hakkında kullandığı dil sadece “eleştiri” değildir. Eleştiri, bir sorunu anlamaya ve çözmeye çalışır. Hakaret ise bir toplumu küçük düşürmeye çalışır. Kıbrıslıların yaşam biçimini, çalışma anlayışını, sosyal alışkanlıklarını ve kültürel farklılıklarını aşağılayan söylemler tam da bu ikinci kategoriye giriyor.
Daha da kötüsü, bu söylemler bir defalık öfke patlaması gibi de kalmıyor. Bir değil, iki değil, onlarca içerikle aynı mesaj tekrar tekrar üretiliyor. Kıbrıslılar hedef gösteriliyor, kitlelere yanlış ve nefret dolu bir anlatı sunuluyor. Sonra toplum buna doğal olarak tepki verdiğinde ise suç yine Kıbrıslılara yükleniyor.
Bu çok tanıdık bir döngüdür:
Önce hakaret edilir.
Sonra tepki beklenir.
Tepki gelince de “asıl ayrımcı onlar” denir.
Oysa esas ayrımcılık, bir halkın kendi kimliğini, kendi temposunu, kendi tarihini ve kendi yaşam tarzını kabul etmemektir.
Kıbrıslılar Türkiye’den gelen insanlara karşı otomatik olarak düşman değildir. Kıbrıs, tarih boyunca farklı kültürlerin, dillerin ve toplulukların iç içe geçtiği bir ada oldu. Bugün de burada yaşayan, emek veren, topluma saygı duyan herkes bu adanın sosyal hayatının bir parçası olabilir. Fakat sorun tam da burada başlıyor: Bazı kişiler bu adada yaşayıp, bu topraklardan ekonomik ve sosyal fayda sağlarken, aynı zamanda bu toplumun insanlarına tepeden bakmayı kendilerine hak görüyor.
Bu kabul edilebilir değildir.
Kıbrıs, Türkiye değildir. Bunu söylemek düşmanlık değildir. Bu, sosyolojik bir gerçektir. Türkiye çok büyük bir ülkedir; içinde çok farklı kültürler, çalışma biçimleri, şehir hayatları ve ekonomik yapılar vardır. Ancak konu Kıbrıs’a geldiğinde bazı insanlar bu çeşitlilik anlayışını bir anda unutuyor. Türkiye’nin bugünkü çalışma temposunu, ekonomik baskılarını ve kültürel alışkanlıklarını Kıbrıs’a ölçü olarak dayatıyorlar. Kıbrıslılar bu ölçüye uymayınca da “tembel” yaftası yapıştırılıyor.
Halbuki Akdeniz toplumlarında hayatın ritmi farklıdır. İnsanlar sadece çalışmak için yaşamaz. Dinlenmek, aileyle vakit geçirmek, sohbet etmek, denize gitmek, kahve içmek, güneşi hissetmek, hayatı biraz daha yavaş yaşamak da bu kültürün parçasıdır. Bu, tembellik değildir. Bu, farklı bir yaşam anlayışıdır.
Kıbrıs’ta her şey mükemmel mi? Elbette değil. Devlet kurumları yavaş çalışıyor olabilir. Planlama eksikleri vardır. Ekonomik sorunlar büyüktür. Liyakatsizlik, düzensizlik ve yapısal problemler toplumun her alanında hissediliyor. Bunları eleştirmek gerekir. Ama bir sistemi eleştirmekle bir halkı aşağılamak aynı şey değildir.
Bir başka gerçek de şudur: Kıbrıs’ın ekonomik yapısı Türkiye gibi değildir. Kıbrıs bir sanayi devi, bölgesel süper güç veya büyük üretim merkezi olma hedefiyle kurulmuş bir ekonomi değildir. Bu adanın gelir modeli büyük ölçüde eğitim, turizm, hizmet sektörü ve küçük ölçekli ekonomik faaliyetler üzerine kuruludur. Devlet politikaları da yıllardır bu yönde şekillenmiştir.
Bu ülkede çok yüksek oranda üniversite mezunu insan vardır. Birçok genç yüksek lisans ve doktora yapmaktadır. Elbette diplomaların niteliği, eğitim sisteminin kalitesi ve bazı kurumların güvenilirliği ayrıca tartışılabilir. Fakat ortada şu gerçek var: Diplomalı, eğitimli ve farklı beklentilere sahip bir genç nüfus vardır. Bu insanların düşük ücretli, güvencesiz, vasıf gerektirmeyen işlere yönelmemesi “tembellik” olarak açıklanamaz. Bu, ekonomik yapı, eğitim politikası ve devletin yarattığı iş piyasasıyla ilgilidir.
Yani mesele bireysel tembellik değil, sistemin nasıl kurulduğudur.
Kıbrıslılara “çalışmıyorlar” demeden önce, bu ülkenin gençlerine ne tür işler sunulduğuna bakmak gerekir. Onlara hangi gelecek vaat ediliyor? Hangi sektörler destekleniyor? Hangi meslekler değer görüyor? Hangi alanlarda üretim yapılabiliyor? Eğer bir ülkenin ekonomik modeli turizm ve eğitim üzerine kurulmuşsa, sonra da gençler belli işlere girmiyor diye bütün toplumu suçlamak adil değildir.
Ayrıca Kıbrıslıların çalışma kültürünü küçümseyenlerin unuttuğu bir şey daha var: Bu toplum çok acılar yaşamış bir toplumdur. Göç, savaş, kayıp, yoksulluk, belirsizlik, ambargo, tanınmamışlık ve kimlik sıkışması bu halkın hafızasında hâlâ canlıdır. Kıbrıslılar bugün hâlâ kendi kimliğini, varlığını ve kültürünü korumaya çalışan bir toplumdur. Böyle bir topluma dışarıdan gelip tepeden bakmak, onun yaşam tarzını alay konusu yapmak sadece kaba değil, aynı zamanda son derece acımasızdır.
Bir halkın farklı olması, onu aşağılamak için sebep değildir.
Bir toplumun daha yavaş yaşaması, onu değersiz yapmaz.
Bir kültürün Türkiye’deki güncel kültüre benzememesi, onun yanlış olduğu anlamına gelmez.
Asıl mesele şudur: Bazı insanlar Kıbrıslıların özerk, farklı ve kendine ait bir toplum olduğunu kabul etmek istemiyor. Kıbrıslıların ayrı bir tarihsel hafızası, ayrı bir ağız yapısı, ayrı bir sosyal kültürü ve ayrı bir ada kimliği olduğunu duyunca rahatsız oluyorlar. Bu farklılığı zenginlik olarak görmek yerine tehdit gibi algılıyorlar.
İşte ayrımcılık burada başlıyor.
Kıbrıslılar kendilerini savununca “ırkçı” deniyor. Kıbrıslılar hakarete tepki gösterince “Türkiye düşmanı” deniyor. Kıbrıslılar kendi kültürlerine saygı bekleyince “ayrılıkçı” deniyor. Halbuki bir toplumun kendisine saygı duyulmasını istemesi ne ırkçılıktır ne de düşmanlık. Bu, en temel insanî taleptir.
Kimse Kıbrıs’a gelip Kıbrıslı olmak zorunda değildir. Kimse bu adanın kültürünü tamamen benimsemek zorunda da değildir. Ama burada yaşayan herkesin bu topluma saygı duyma sorumluluğu vardır. Bu adanın insanlarına hakaret ederek, onların yaşam tarzını küçümseyerek, sonra da tepki görünce mağdur rolüne bürünerek sağlıklı bir birlikte yaşam kurulamaz.
Kıbrıs’ta toplumlar arası gerilimi artıran şey Kıbrıslıların kendi kimliğini korumaya çalışması değildir. Asıl gerilim, bu kimliği küçümseyen, yok sayan ve sürekli hedef alan dildir.
Bu yüzden meseleyi doğru yerden konuşmalıyız.
Kıbrıslılar nefret saçmıyor.
Kıbrıslılar aşağılanmaya tepki gösteriyor.
Kıbrıslılar kendi toplumlarına, kültürlerine ve yaşam biçimlerine saygı istiyor.
Ve bu son derece meşru bir taleptir.
Eleştiri yapılacaksa yapılsın. Kıbrıs’ın sorunları konuşulsun. Devletin yavaşlığı, sistemin çarpıklığı, ekonominin plansızlığı, eğitimin kalitesi, turizmin geleceği, gençlerin işsizliği tartışılsın. Ama bunlar konuşulurken bir halkın tamamı tembel, değersiz veya geri kalmış gibi gösterilmesin.
Çünkü bu eleştiri değildir.
Bu nefretin başka bir adıdır.
Kıbrıs’ın ihtiyacı olan şey daha fazla aşağılanma değil, daha fazla anlama çabasıdır. Burada yaşayan herkesin birbirine karşı daha dikkatli, daha saygılı ve daha sorumlu bir dil kullanması gerekir. Özellikle geniş kitlelere seslenen kişilerin, söyledikleri sözlerin toplumda nasıl yankılandığını düşünmesi gerekir.
Bir halkı küçümsemek kolaydır.
Onu anlamaya çalışmak ise emek ister.




