Bir gazetecinin haberde isim veya görsel kullanımı nedeniyle cezai yaptırım tehdidiyle karşı karşıya bırakılması, ifade alanını disipline etmeye yönelik bir düzenlemedir. Müdahalenin “masumiyet karinesinin korunması” gerekçesiyle temellendirilmesi, ilkenin işleviyle çelişen bir yönelimdir. Zira masumiyet karinesi, özünde bireyi devletin cezalandırıcı gücüne karşı koruyan bir güvencedir.
Tartışmakta olduğumuz düzenleme, gazetecilik pratiğinin sınırlarını etik ve editoryal ilkeler yerine cezai yaptırım tehdidi üzerinden tanımlamaktadır. Bunun sonucu olarak medya alanında oto-sansürün güçlenmesi kaçınılmazdır. Ancak tartışmanın buraya sıkışması da başlı başına bir sorundur. Masumiyet karinesi etrafında yürütülen tartışmanın, isim ve fotoğraf kullanımının yasaklanması ya da serbest bırakılması gibi ikili bir karşıtlık üzerinden ele alınması yeterli değildir. Bu yaklaşım, pratikte ortaya çıkan etkileri yeterince hesaba katmamaktadır.
Özellikle küçük ölçekli toplumlarda, bireylerin kimlik bilgilerinin dolaşıma girmesi, sosyal ilişkiler ağı içinde hızla anlamlandırılan ve çoğu zaman geri döndürülemez sonuçlar üreten bir damgalama mekanizmasını tetikleyebilmektedir.
İsim ve görsel kullanımının tek başına masumiyet karinesini ihlal etmeyeceği yönündeki yaklaşım, teorik olarak savunulabilirdir. Ancak medya pratikleri ve alımlama süreçleri dikkate alındığında, bu yaklaşım eksik kalmaktadır. Zira haber tüketimi çoğu zaman yüzeysel gerçekleşmekte, başlık, görsel ve sınırlı metin parçaları üzerinden hızlı yargılar üretilmektedir. Pek çok gazetede yer alan mahkeme haberlerinde, henüz iddia aşamasında bulunan unsurların dilsel tercihler yoluyla kesinlik hissi yaratacak biçimde sunulduğu görülmektedir. Bu bağlamda, isim ve fotoğrafın kullanımının, tek başına bir suç isnadı içermese dahi, alımlama düzeyinde benzer bir etki yarattığı açıktır.
İsim ve fotoğraf kullanımını her durumda savunan yaklaşımlar, meseleyi tek boyutlu ele alma riski taşımaktadır. Toplumsal etkisi sınırlı, yapısal bir soruna işaret etmeyen ve bireysel düzeyde kalan vakalarda kimlik bilgilerinin ifşası, kamusal yarar üretmemekte, aksine bireysel teşhir ve damgalama riski yaratmaktadır. Bu tür durumlarda anonimleştirme, haberin odağını bireyden olguya kaydırarak daha analitik bir tartışma zemini sağlayabilir. İsmin geri planda tutulduğu haberler, meselenin yapısal boyutlarını görünür kılma potansiyeline sahiptir. Buna karşılık kimlik vurgusu, çoğu zaman tartışmayı bireyselleştirerek daraltmaktadır.
Öte yandan, iktidarın, baronun ve CTP’nin sapla samanı karıştırarak, isim ve fotoğraf kullanımının yasaklanmasını her alana yaygınlaştırmaya çalışan yaklaşımı ise tek kelimeyle saçmalıktır. Hiç şüphesiz ki, kamusal sorumluluk içeren vakalar bu çerçevenin dışında değerlendirilmelidir. Kamu gücünün kullanımı, kamu kaynaklarının yönetimi ya da kamusal yetkinin kötüye kullanılması gibi iddiaların söz konusu olduğu durumlarda, şeffaflık ilkesi öncelikli bir norm haline gelmelidir. Bu tür bağlamlarda kimlik bilgilerinin gizlenmesi, yalnızca bireysel hakların korunmasıyla ilgili bir tercih olmaktan çıkmakta, kamusal denetimin zayıflaması riskini de beraberinde getirmektedir.
İşin özü, medya etiği, sabit bir normlar bütünü olmaktan ziyade, mesleki pratikler, teknolojik dönüşümler ve toplumsal beklentilerle birlikte sürekli yeniden üretilen dinamik bir alan olarak değerlendirilmelidir. Medya alanında ihtiyaç duyulan yaklaşım, yasaklayıcı ve cezalandırıcı bir model değil, rehberlik eden, dönüştürücü ve otokontrolü teşvik eden etik bir yönetişim modeli olmalıdır.




