Güvende hissetmek sadece başımıza olumsuz bir şey gelmeyeceğini bilmek ve bundan emin olmak mıdır? Yoksa olumsuzlukta bile dağılmayacağımızı, tutunabileceğimizi hissedebilmek midir?
Güven duygusu, çoğu zaman üzerinde yürüdüğümüz hayali bir zemin gibidir. Üzerinde yürürken çok da sorgulamayız. Ta ki o zemin altımızdan hafifçe kaymaya başlayana ya da kayma ihtimali kendini hissettirinceye kadar.
Hayatların bir günün içinde, tüm dünyanın gözü önünde altüst olabildiğini görmek insana çaresizlik hissi verirken, güven duygusunu da derinden etkiler. Genellemeler yapmaya başlayan kişi, sürekli bir temkinli olma haline girer.
Bazen de fiziksel olarak güvende olmamıza, ortada gerçek bir risk bulunmamasına rağmen içimizdeki alarm sanki bir tehdit varmış gibi sürekli öter. Bedenimiz bir yerde dururken, zihnimiz ihtimallerin içinde dolaşır. “Ya olursa?”larla, kurulan sonsuz senaryolarla birlikte bu duygu bir reflekse dönüşür.
Daha çok analiz eder, daha temkinli davranmaya başlarız. Korktuklarımız başımıza gelmesin diye kendimize görünmez bir fren sistemi geliştirir, sınırlar çizeriz. Yakınlık kurmaktan, derin bağlardan kaçınırız. Birine onu sevdiğimizi söylemeden önce iki kere düşünürüz mesela. Fazla gelmekten, yanlış anlaşılmaktan, geri çekilmek zorunda kalmaktan korkarız. Çünkü güvende hissetmeyen biri için en çok arzulanan şey ile en çok korkulan şey genelde aynı yere denk düşer. O da yakınlıktır.
Sadece kendinden değil, gelecekten de emin olamaz hale gelen bir insan için güven zamanla bir ihtimale dönüşür. Kişi hem kendisine hem de geleceğe dair beklentilerini giderek küçültür. Ve bir süre sonra güvende hissetmemeye alışır. Tedirginlik normalleşirken mesafeli olma hali karaktere dönüşür.
İçinde biriken gerilimi anlamak ve taşımak yerine ondan hızla kurtulmaya çalışmak, insanı yalnızlaştırır. Yakınlığın artmasıyla son bulan ilişkiler, ilk hayal kırıklığında bütün yaşananları hiçe saymalar, öğrenilmiş çaresizlikleri nedeniyle ‘Artık hayatımda hiç kimseyi istemiyorum’ diyenler. Bunların çoğu bir tercihten çok, öğrenilmiş korunma biçimleridir. Çünkü yakınlık beraberinde sadece olumlu duyguları getirmez. Terk edilme, reddedilme ihtimallerini de getirir. Ve insan, bu ihtimalleri ortadan kaldırmak için yakınlıktan vazgeçebilir.
Bunu tercih etmek ve vazgeçmek yerine sorgulamak gerekir: Güven duygusu nasıl kurulur? Tamiri mümkün müdür?
Araştırmalar, bebeklikte bakım veren kişinin/kişilerin tutarlı bir şekilde yanında olmasının, ihtiyaçların karşılanmasının; ilerleyen yıllarda ise görüldüğünü ve olduğu gibi kabul edildiğini hissetmenin güven duygusunun gelişiminde belirleyici olduğunu ortaya koyuyor. Ancak çoğumuz bu kadar ideal ortamlarda büyümüyoruz. Zedelenen güven duygusunun tamiri, öncelikle kendi elimizi şefkatle tutabilmekle mümkündür. Çünkü insan, kendisiyle en çıplak haliyle yüzleşebildiği yerde değişmeye başlar.
Anthony Giddens güven duygusunu, ‘Belirsizlik içinde hareket edebilme kapasitesi’ olarak tanımlar.
Güven duygusu çoğu zaman büyük kırılmalarla değil, küçük ve tekrar eden deneyimlerle inşa edilir. Birinin söylediğiyle yaptığı arasındaki uyum, tepkilerinin öngörülebilir olması ve hata yaptığında bağın tamamen kopmaması bu sürecin temelini oluşturur.
İnsan her zaman ne olacağını kesin olarak bilemez – bu mümkün değildir. Ama yaklaşık olarak tahmin edebildiği bir yerde gevşemeye başlar. Güven, tam da bu gevşeme anlarında oluşur. Sürekli tetikte kalmayı gerektirmeyen ilişkilerde, her şeyin yeniden kanıtlanmasına ihtiyaç duyulmayan, insanın ne hissettiğini sorgulamak zorunda kalmadığı, kendini geri çekmeden durabildiği, kalabildiği yerlerde.
Bu noktada, kişinin kendi hislerine karşı da güvenli bir yer kurabilmesi oldukça önemlidir. Yani hislerini bastırmadan, kaçmadan onlarla kalabilmelidir. Çünkü güven doğrudan dışarıdan verilmez. İçeride yavaş yavaş inşa edilir. Ve ancak tekrar tekrar kırılmadığı yerde kalıcı hale gelir.




