Bazı şeyler olur, yaşanır ve bellekte kalır, unutulmaz. Bıraktığı hissiyatın etkisi geçmez. Üzerinden yıllar geçse bile eksilmez, hafiflemez, silinmez. İnsan unuttuğunu sanır; hayat devam eder, sokaklar aynı kalır, yüzler değişir. Ama hafıza, sessiz bir tanık gibi içeride kalır. Çünkü hafıza sadece hatırlamak değildir. Hafıza, insanın kendine verdiği en derin sözdür: Gördüğünü inkâr etmemek, hissettiğini küçümsememek ve gerçeğin üzerini örtmemek. Bu yüzden hafıza bazen ağırdır. Ve bu yüzden, hafıza çoğu zaman asidir.
“Asi” kelimesi yalnızca bir sıfat değildir. Kıbrıs’ın, bazı Mısır ve Yakın Doğu kaynaklarında geçen en eski adlarından birinin “Asi” olarak anıldığı rivayet edilir. Ondan da önce, Tunç Çağı tabletlerinde ada “Alashiya” olarak kayda geçmiştir. Bu isimler yalnızca bir coğrafyayı değil, o coğrafyada biriken zamanı da taşır. Çünkü bir yerin adı değişebilir; ama hafızası değişmez. Her yeni isim, bir öncekinin üzerine yazılır. Ve bazı topraklar, kendilerine verilen tüm isimlerin altında, kendi gerçeğini saklamaya devam eder.
Kıbrıs, sadece bir ada değildir. Aynı zamanda yarım kalmış cümlelerin, bekleyen kapıların, geri dönülemeyen evlerin ve hiç susmayan hatıraların yeridir. Bu adada bazı insanlar bir sabah evlerinden çıkıp bir daha dönemedi. Bazıları döndü ama evini bulamadı. Bazıları ise evini buldu, fakat artık orada kendini bulamadı. Kapılar yerinde kaldı, anahtarlar saklandı, ama hayat başka yönlere savruldu. Ve o günden sonra, bu adada zaman herkes için aynı akmadı.
Toplumsal hafıza tam da burada başlar. Bir annenin yıllarca açık tuttuğu kapıda, bir babanın cebinde taşıdığı eski bir anahtarda, bir çocuğun hiç görmediği bir evi hatırlayışında yaşar. Bazen bir fotoğrafın kenarında, bazen söylenmeyen bir cümlenin ağırlığında, bazen de sadece sessizlikte var olur. Çünkü toplumsal bellek, yalnızca yaşananları değil, eksik kalanları da taşır. Ve en çok da yarım kalan hayatları kaydeder.
Toplumlar unutmaz. Unutmuş gibi yaparlar. Hayatta kalabilmek için, devam edebilmek için, yeniden başlayabilmek için… Ama hafıza bekler. Bir kelimede, bir sokakta, bir kokuda, bir şarkıda yeniden ortaya çıkmak için. Çünkü hatırlamak bazen bir yük değil, bir yön bulma biçimidir. Nereden geldiğini bilenler, kaybolmazlar.
Bu köşe, unutmanın konforuna teslim olmayanların yeridir. Görmezden gelinenin, ertelenenin, susturulanın ve içimize gömülenin kayıtlarıdır. Bireysel olan ile toplumsal olanın kesiştiği yerde, hafıza konuşur. Çünkü insan, sustuklarıyla değil, hatırladıklarıyla var olur. Ve toplumlar, hatırlamayı bıraktıklarında değil, hatırlamaktan vazgeçtiklerinde eksilmeye başlar.
Ben burada sadece olanı değil, hissedileni de kaydedeceğim. Bu adanın sessiz tanıklığını, insanların içlerinde taşıdığı görünmez yükleri, bekleyişleri, kayıpları ve yeniden ayağa kalkma çabasını… Çünkü her insan, kendi hayatının hem tanığı hem de hafızasıdır. Ve her toplum, kendi hafızasının toplamıdır.
Ve hafıza, asla gerçekten susmaz.
Çünkü hatırlamak, bazen en sessiz isyandır.