Nadia Kornioti | Policypress
19. yüzyılda evrim bilimindeki gelişmelerle birlikte bilim insanları, adaları evrimsel araştırmalar için doğal laboratuvarlar olarak tanımaya başlamıştı. Daha yakın dönemde ise sosyal bilimciler de bu sezgiyi izleyerek ada toplumlarını, toplumsal ilişkilerin sosyo coğrafi incelemesi için birer laboratuvar olarak değerlendirdi. Buna karşılık Uluslararası Kamu Hukuku, ada topraklarının ve ada nüfuslarının küresel harita üzerindeki özgül konumunu kavramakta geri kalmıştır. Bu durum, Grönland’ın geleceğine ilişkin son tartışmalarda da açıkça görülmektedir.
Kıbrıs’taki Britanya Egemen Üs Bölgeleri örneği üzerinden Grönland’da Amerika Birleşik Devletleri çıkarlarının güvence altına alınabileceğine dair söylentiler, hem Kıbrıs medyası ve kamuoyu hem de uluslararası hukuk uzmanları açısından özellikle dikkat çekiciydi. Bu makale, söz konusu gelişmeleri, uluslararası hukuk ve politikada ada olma durumunun ortaya çıkardığı zorluklara ilişkin daha geniş bir düşünsel çerçeve içine yerleştirmeyi amaçlamaktadır. Ada olma hali anlamında kullanılan islandness kavramı, çoğu zaman insularity kavramıyla birbirinin yerine kullanılmakta ve suyla çevrili olma doğal koşulu olarak anlaşılmaktadır. Nitekim bir adanın ne olduğuna dair tek hukuki tanım, 1982 tarihli Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesinin 121. maddesinde yer almaktadır. Buna göre:
“Bir ada, yüksek gelgitte su üzerinde kalan, suyla çevrili, doğal olarak oluşmuş bir kara parçasıdır.”
Ancak bu tanım giderek daha yetersiz hale gelmiştir. Bunun nedeni, yaygın deniz kirliliği ve teknolojik ilerleme gibi yakın dönem olgularının Dünya’nın topografyasına müdahale ediyor olmasıdır. Küçük ada devletleri üzerinde iklim değişikliğinin bilimsel olarak kanıtlanmış yıkıcı etkileri, son on yılda Çin’in Güney Çin Denizi’nde inşa ettiği ve Pasifik Okyanusu’nda artan güvenlik gerilimlerine katkıda bulunan yapay ada benzeri oluşumlar ve okyanuslarda biriken plastiklerin kontrolsüz biçimde genişleyen çöp adalarının oluşumuna yol açması, bu duruma somut örneklerdir.
Dünya genelinde ada toprakları çok çeşitli statülere sahiptir. Örneğin Avrupa Birliği politikası, Birlik içindeki ada bölgeleri ile en dış bölgeler arasında ayrım yapar. En dış bölgeler, Avrupa kıtası dışında yer alan ve Avrupa Birliği üyesi devletlerin egemenliği altında bulunan adalardır. Bu çerçevede Malta ve Kıbrıs ada ülkeleri ve müstakil bölgeler olarak tanınırken, İrlanda politika amaçları doğrultusunda daha ileri bir biçimde alt bölümlere ayrılmaktadır. Bu tipoloji, Avrupa Birliği’nin farklı politikaların geliştirilmesinde adaların kendine özgü özelliklerini dikkate almasına olanak tanır.
Uluslararası düzeyde ise, sözde takımada devletlerinin tanınması dışında, bu tür birleşik bir tipoloji bulunmamaktadır. Takımada devletleri, bütünüyle bir ya da daha fazla takımadadan oluşan devletler olarak tanımlanır ve bu tanım Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin 46. maddesinde yer alır. Bunun nedeni, Uluslararası Kamu Hukuku’nun tanınmış devletleri temel öznesi olarak kabul etmesi ve diğer tüm toprak alt birimlerini ilgili egemen devletin egemenliği ve iç politikasına tabi görmesidir. Bu nedenle ada devletleri hukuken dünyadaki diğer tüm devletlerle eşit kabul edilse de, ekonomik kırılganlıklar, uluslararası örgütlere eşit koşullarda katılamama, güvenlik tehditleri ve çoğu zaman yeterince korunamayan ya da mali kazanç için etkin biçimde kullanılamayan orantısız derecede geniş deniz alanları bakımından maddi eşitsizlikleri konusunda genel bir mutabakat vardır.
Adaların, ister devlet ister ulusal alt birimler olarak karşılaştığı özgün hukuki sorunların çeşitliliği ancak yakın zamanda yeterince ilgi çekmeye başlamıştır. Hatta bazıları, bugün bir adalar hukuku dönemine doğru ilerlediğimizi savunmaktadır. Uluslararası Adalet Divanı’nın 2019 yılında Chagos Takımadaları’nın 1965’te Mauritius’tan ayrılmasına ilişkin verdiği danışma görüşü, aynı mahkemenin Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda küçük Pasifik ada devletlerinden oluşan bir koalisyon tarafından başlatılan ve Temmuz 2025’te açıklanan iklim değişikliği bağlamında devletlerin yükümlülüklerine ilişkin danışma görüşü ile Grönland ve Güney Çin Denizi’ndeki süregelen güvenlik tehditleri, ada topraklarını küresel politikanın merkezine taşıyan başlıklardan yalnızca bazılarıdır. Bunlara ek olarak, yoğun balıkçılık ve kaynakların sömürülmesi, kitlesel turizm, offshoring ve ada vergi cennetlerinde vergi kaçırma gibi sınır aşan olguların uzun vadeli olumsuz etkileri ile adaların insan kaçakçılığı ve yasadışı mal ticaretinde küresel ölçekte oynadığı merkezi rol de bulunmaktadır. Bu uygulama ve olgular genellikle ada halklarını olumsuz biçimde etkilemektedir.
Yukarıda anılan sorunların pek çoğu, birçok ada toprağının imparatorluk ve sömürge geçmişlerinde ilk kez yerleşen uygulamalara kadar geri götürülebilir. İmparatorluk girişimleri içinde adalar çoğu zaman kapalı sistemler biçimini almış, güçlü bir yerel kimliği korurken, ana karadaki imparatorluk eyaletlerindeki muadillerine kıyasla daha serbest hareket düşüncesine sahip olan yerel seçkinler ve sömürge görevlileri, kendi özel çıkarlarının peşinden gitme konusunda görece bir bağımsızlık yaşamıştır. Çağdaş tarihçiler, ada olma halinin zaman içindeki gerçek etkisini incelemeye ve çözümlemeye görece yakın bir dönemde güçlü bir ilgi geliştirmiştir. Buna karşılık coğrafyacılar ise on yıllardır mekâna ilişkin sınırlı algımızı, dünyayı bölme ve düşünme biçimlerimizi, çoğu zaman küresel haritayı tanımlayan dar Avro merkezci perspektifler üzerinden sorgulamaktadır.
Her vaka kendine özgü olsa da, Grönland’da ortaya çıkan güvenlik meseleleri diğer ada örneklerinden temelde farklı değildir. Grönlandlılar da pek çok ada halkı gibi, toprak ve yönetişim üzerinde hak iddia eden iki gelişmiş devlet arasındaki müzakerelerin ortasında kalmıştır. Hukuki açıdan bakıldığında Danimarka’nın, Grönland’ın özerk makamlarıyla yürütülen açık diyalog ve net biçimde belirlenmiş politika çerçevelerinin sonucu olarak, açık bir üstünlüğe sahip olduğu görülse de, mevcut istikrarsız küresel siyasi ortam, küresel siyasetin salınımının hangi yönde olacağına bağlı olarak yaşamları doğrudan etkilenecek olan kişiler için herhangi bir teselli sunmamaktadır.
Aktörler farklı olabilir. Kuzey Atlantik, yönetişim ve toprak bütünlüğü meseleleri söz konusu olduğunda alışıldık jeopolitik odağımız olmayabilir. Ancak her bir vakanın kendine has özellikleri ve diplomatik söylemin ayrıntıları, bugün bir kez daha açığa çıkan tanıdık tarihsel örüntülerden dikkatimizi uzaklaştırmamalıdır. İster tropik bir yaz destinasyonu ister değerli kaynaklar barındıran kutup bölgesi olsun, bu yeni adalar hukuku döneminde siyasetçiler, diplomatlar ve politika yapıcılar ada topraklarının özgüllüklerini tanımak, adaların çıkarlarını savunacak bir hukuki çerçeveye doğru ilerlemek ve yerel ada nüfuslarının iradesini göz ardı etmeyen ve zayıflatmayan bir küresel politika geliştirmek zorundadır.
Bu makale, yazarın uluslararası kamu hukukunda ada olma hali üzerine yürüttüğü devam eden araştırmaya dayanmaktadır. Yazar, 2022 yılından bu yana bu çalışmanın çeşitli yönlerini Avustralya’da çevrim içi olarak, Macaristan’da, Avusturya’da ve Yeni Zelanda’da düzenlenen uluslararası akademik atölye ve konferanslarda sunmuştur.
Dr. Nadia Kornioti, Kıbrıs Cumhuriyeti’nde kayıtlı ve yetkili bir avukattır. Birleşik Krallık’taki Leicester Üniversitesi’nden (University of Leicester) Hukuk Lisansı (LLB) derecesine ve University College London’dan (UCL) Kamu Uluslararası Hukuku alanında Yüksek Lisans (LLM) derecesine sahiptir.
Mart 2022’de, University of Central Lancashire’ın (UCLan) Kıbrıs Kampüsü’nde yürüttüğü doktora çalışmalarını tamamlayarak doktor unvanını almıştır. Eylül 2018’den bu yana aynı üniversitenin Kıbrıs Kampüsü’nde yarı zamanlı öğretim görevlisi (Associate Lecturer) olarak görev yapmaktadır.



