Bugün müzik konuşmak istiyorum. Müzikten çok anladığım için falan da değil üstelik. Hatta tam tersine; belki de hiç anlamadığım için…
Bu kaotik gündemin içinde müzik konuşmak küçük bir sapkınlık sayılabilir. Gündemin ekonomi, siyaset, Kıbrıs sorunu ve gelecek kaygısı olduğu bir yerde, “gelin biraz da müzikten bahsedelim” demek hafif bir delilik bile olabilir belki… Ama aslında sırf bu sebeple, müzikten söz etmek gerek. Çünkü bazı albümler vardır ki; yüzleştirir! Bazı albümler bir düşünme biçimi, bir ruh hâli, hatta bir dünya görüşüdür.
Pink Floyd’un “The Dark Side of the Moon” albümü de işte bunlardan biridir… Biraz abartmaktan kimseye zarar gelmez:
Popüler müzik tarihinde “en iyi albüm” tartışması yapılacaksa, bu albüm yalnızca adaylardan biri değil; o ölçütün kendisidir.
***
1973’te yayımlanan albüm, iyi yazılmış şarkılardan öte, modern insanın kendisidir. Zaman, para, kaygı, yorgunluk, ölüm, yabancılaşma, iktidar… Tek bir bilinç altında örgütlenmiş bir delilik… Sistematik bir yıpranma!
Albümün belki de bugün bile hâlâ bu kadar güçlü olmasının nedeni tam olarak budur.
Aradığın şey bir “hit albüm”se, yanlış yerdesin. The Dark Side of the Moon, dinleyiciyi şarkıdan şarkıya sıçratan bir albüm değil. Seni içine alacak, yavaşlatacak ve kim bilir, belki de yüzleşmeni sağlayacak bir eserdir…
Kalp atışı, saatler, alarmlar, nefes sesleri, konuşmalar, para sesleri, kahkalar ve çığlıklar… Modern hayatın, kulağımıza kadar sızmış gürültüsü! Albüm daha ilk saniyede şunu söyler: Burada eğlenceli bir kaçış yok!
***
70’lerin teknik kapasitesine bakıldığında; neredeyse kusursuz bir iş… Analog kayıt teknolojisinin sınırları zorlanmış, ses tasarımı anlatının asli unsuru hâline getirilmiştir. Yanlış anlaşılmasın bu albümü “tarihin en iyisi” yapan şey yalnızca teknik beceri değildir. Asıl mesele, albümün zamana direnme gücüdür. Kapitalizmin baskısı, zamanın hızlanması, akıl sağlığının kırılganlığı… Bunlar eskimediği için, albüm de her yeni kuşakta yeniden anlam kazanıyor.
Bu yüzden The Dark Side of the Moon bir nostalji nesnesi değildir. Duvara asılan bir poster ya da “eskiden müzik daha iyiydi” gibi romantik açılış cümleleri hiç değildir! Dinleyicisini pasif bir tüketici olmaktan çıkarıp, sorularla baş başa bırakır.
Belki de asıl rahatsız edici gerçek şudur: Bu albüm kaçtığın korkuları, bastırdığın çelişkileri, hızla geçen zamanı anlatır. The Dark Side of the Moon, popüler müziğin ne olabileceğine dair yazılmış en güçlü manifestolardan biridir.
***
Son not: Dijital dünya dikkatimizi ve konsantrasyonumuzu çalmayı başardı. O yüzden dikkati dağılmadan buraya kadar gelen sana küçük ama iddialı bir “challenge” öneriyorum:
The Dark Side of the Moon albümünü baştan sona dinle! Ama kulaklıkla dinle! Sistemin sürekli bölmeye çalıştığı dikkatine karşı alınmış küçük ama bilinçli bir savunma bu. Bir tür pasif direniş; ama kulaklıkla yapılanı…



