Yola çıkma fikri çoğu zaman bir vaadi beraberinde getirir. Bir yerden ayrılınıyorsa, bir yere varılacağı varsayılır. Hikâyeler genellikle böyle kurulur: Arayış vardır, yol vardır ve sonunda bir durak. O durak çoğu zaman “ev” olarak düşünülür; geri dönülen, yerleşilen, sakinleşilen bir yer. Bu anlatı, hem edebiyatta hem sinemada hem de gündelik hayatta o kadar yerleşiktir ki, çoğu zaman sorgulanmadan kabul edilir.
Ama her yol böyle işlemez. Bazı yolların sonunda bir ev yoktur. Bazı yürüyüşler bir yere varmak için yapılmaz. Bazı hayatlar da bir hedefe ulaşmak yerine, sürekli hareket hâlinde kalmak zorunda bırakılır. Bu durum çoğu zaman bir tercih değil, koşulların dayattığı bir gerçekliktir. Ve bu her zaman bir başarısızlık hikâyesi olmak zorunda değildir.
Mutlu sonlara, süper kahramanlara, pembe panjurlu evlere alışığız. Hikâyeler genellikle bizi korur. Hayat bu nezaketi her zaman göstermez. Bazen gerçekliğiyle sessizce değil, doğrudan canımıza okur.
Agnès Varda’nın Sans toit ni loi (Vagabond, 1985) filmi — Türkçede Yersiz Yurtsuz — tam da bu alışıldık anlatıyı bozar. Film, bir kadının yolda oluşunu anlatır ama bu yolculuğu bir arayışa dönüştürmez. Ne ulaşılmak istenen bir hedef vardır ne de geri dönülecek güvenli bir yer. Yürüyüş, bir sürecin parçası değil, başlı başına bir hâl olarak durur.
Film daha en başından “eve varma” fikrini askıya alır. Mona’nın hikâyesi bir yol hikâyesidir ama bu yol, bizi bir yere götürmez. İzleyiciye tanıdık gelen hiçbir durak kalıcı olmaz. Karşılaşılan insanlar, geçici temaslar ve kısa süreli barınmalar vardır; ancak bunların hiçbiri bir “yuva”ya dönüşmez. Film, her mekânın yuva olabileceği fikrini bilinçli olarak reddeder. Bir yerde bulunmakla, oraya ait olmak arasındaki mesafe sürekli açık bırakılır.
Burada ev, kaybedilmiş bir şey değildir. Zaten hiç vaat edilmemiştir. Bu çok önemli bir ayrımdır. Çünkü film, izleyiciyi “geri alınabilecek” bir kaybın yasına çağırmaz. Ev, baştan itibaren güvenli bir seçenek olarak sunulmaz. Böylece anlatı, nostaljiye ya da telafi arzusuna kapı aralamaz.
Bu yüzden Yersiz Yurtsuz, evsizlik üzerine duygusal bir hikâye anlatmaz. Yoksulluk romantize edilmez, özgürlük yüceltilmez. Mona bir sembole dönüştürülmez; temsil yükü taşımaz. Film onu açıklamaz, savunmaz ya da kurtarmaya çalışmaz. Kamera, karakterle arasına mesafe koyar. Bu mesafe, izleyicinin rahatça özdeşleşmesini engeller ve tam da bu yüzden rahatsız edici bir alan açar.
Çoğu hikâye bize şunu söyler: Zorluklar aşılır, yollar yürünür ve sonunda bir yere varılır. Karakter dönüşür, öğrenir, yerleşir. Bu film ise o “sonunda”yı iptal eder. Yol vardır ama sonuç yoktur. Hareket vardır ama ilerleme hissi yoktur.
Bu iptal hâli yalnızca sinemaya özgü değildir. Bugün dünyaya bakıldığında da benzer bir durum görülür. İnsanlar yola çıkar ama bu çıkışlar her zaman bir varışa bağlanmaz. Göç, yer değiştirme, sürgün ve geçicilik gibi deneyimler, “eve dönüş” fikrinin otomatik olarak çalışmadığını gösterir. Bir yerden ayrılmak, artık bir başka yere ait olmayı garanti etmez.
Her ayrılık bir dönüşle tamamlanmaz. Her yol bir hedefe bağlanmaz. Her ev de romantik bir sığınak olmaz. Bazı mekânlar barındırır ama korumaz. Bazıları geçici bir çatı sunar ama yuva hissi üretmez. Bu gerçeklik, alıştığımız anlatılarla kolayca örtüşmez.
Belki de bu yüzden ev fikrini bu kadar sık tekrar ederiz. Hikâyelerde, filmlerde ve anlatılarda… Çünkü eksik olan şey çoğu zaman daha çok dile getirilir. Ev, bazen var olduğu için değil, eksikliği hissedildiği için merkezde durur. Sürekli hatırlatılır, yeniden kurulur, yeniden hayal edilir.
Yersiz Yurtsuz bu eksikliği doldurmaya çalışmaz. Umut vermez, telafi sunmaz. Mutlu bir son yoktur ama dramatik bir kapanış da yoktur. Geriye yalnızca yürünmüş yollar ve bu yolların sonunda bir ev olmayabileceği ihtimali kalır. Film, bu ihtimali çözmeye çalışmadan bırakır.
Bu ihtimal rahatsız edicidir. Çünkü bize öğretilen şeye terstir. Hayatın bir anlamı, bir yönü ve bir varış noktası olması gerektiği fikrine karşı durur. Ama belki de tam bu yüzden tanıdıktır. Çünkü herkes, en az bir kez, bir şeylerin sonunda bir yere varamadığını fark etmiştir.
Her yol bir yere çıkmaz. Her hikâye tamamlanmaz. Her ev de yuva olmak zorunda değildir. Bazı yürüyüşler sadece yürüyüş olarak kalır. Bazen de bunu kabul etmek, hikâyeyi zorla bağlamaktan daha dürüst bir yerden konuşmaktır.



