Kıbrıs’ın işgal altındaki bölgesinde yıllardır kurulan siyasal düzeni anlatmak için çoğu zaman akademik kavramlara, diplomatik ifadelere, “halk” ve “toplum” gibi soyut tanımlara başvurulur. Oysa ev içinde sıkça kurulan bir cümle, gerçeği çok daha çıplak ve sert biçimde anlatmaya yeter. Tüm rezaleti tek başına özetler: “Uyuz guduz, alameti da çok.” Bugün karşımızdaki tablo tam olarak budur.
Hukuksuzluğun alışkanlığa dönüştüğü, yüzsüzlüğün yönetsel refleks halini aldığı, ganimetin ise neredeyse gani gani doğal bir “hak” gibi görüldüğü bir yapıdan söz ediyoruz. Bu yapı zamanla benliğimize işledi.
Bu kirli düzenin kendisini hâlâ “liderlik” ve “eşitlik” olarak sunabilmesi, sorunun ne kadar derinleştiğini ve normalleştirildiğini gösteriyor. Asıl mesele, buna kayıtsız kalmamızın beklendiği o sözde iyimser yüzsüzlükte yatıyor. Hangi “halk” adına konuşulduğu belirsiz, hangi hukuka dayandığı meçhul, hangi egemenlik ve eşitlik iddiasını taşıdığı ise tamamen muğlak.
Kıbrıs’ın kuzeyi dışında hiçbir karşılığı olmayan “nitelikli” bürokratların ve sözde muhaliflerin gerçeklikten kopuk dili yalnızca bir yanılsama üretmiyor, toplumsal aklı da felce uğratıyor. Sürekli tekrarlanan büyük sözler, içi boş kavramlar ve sembolik toplantılar hakikatin üzerini örtmek için kullanılıyor.
Şimdi de özellikle pompalanan “iktidar değişirse her şey düzelir” söylemiyle karşı karşıyayız. Cumhurbaşkanı değişince hiçbir şeyin değişmediği yeterince görülmemiş olacak ki, bu yalana yeniden inanmamız bekleniyor. Düzenin en tehlikeli yalanlarından biri, umut tacirliği taktikleriyle manipülasyonun en incelikli köşelerinden vurup, bireysel refahlarına refah katacak olan ana muhalefettir.
Sorunun kişilerde değil sistemde olduğunu görmezden gelen sözde muhalefet, bunu adeta bir marifet gibi sunuyor. İşgal, rant ve inkâr üzerine kurulu bu yapının yalnızca kişiler değişince temizleneceğini yüzsüzce söyleyebiliyor. Koltuklar el değiştirse bile zihniyet aynı kaldıkça sonucun değişmeyeceğini öngöremeyen, pasif bir topluluk tablosu var karşımızda. Hem iki sokum Kıbrıs, hem bir diaspora.
Yozlaşmış muhalefetin fakir dili, etik dışı uygulamaları ve manipülasyonlarıyla karanlığını örtmeye çalışması, bazı kesimlere umut veriyor olmalı. Stratejik bölünmeyi “her kesimi kucaklama” diye pazarlayan bu zihniyetin tek derdinin kendi çıkarları olduğu gerçeği ise görmezden geliniyor. Bu görmezden gelme hali neredeyse bir işgüzarlık biçimine dönüşmüş durumda.
Bu tablo en çok da Kıbrıs’ı bütünlüklü, adil ve barışçıl bir gelecek hayaliyle sevenleri yaralıyor. Sahte bir normalleşme dili, gerçek çözüm ihtimalini boğuyor. Toplumdan beklenen ise sessizlik, kabulleniş ve unutma.
Aklımızla oynanıyor ve buna razı olmamız isteniyor. Bu yalnızca politik bir sorun değil, aynı zamanda ahlaki bir çürümenin göstergesi. Gerçek dışı bu dil, derin yabancılaşmayı büyütüyor. Siyaset temsil iddiasını yitirdikçe bir gösteriye, bir pişkinlik sahnesine dönüşüyor. Tam da bu yüzden “Uyuz guduz alameti da çok” sözü yerini buluyor bu insanlar için.
Bu düzene alışmak, onun bir parçası olmak demektir. Konuşmak ise hâlâ elimizde kalan en temel sorumluluktur. Suskunluk bu pişkinliği besledikçe, bu pişkinliğin en görünür savunucuları her geçen gün daha da “normal” kabul ediliyor.
İnsanlar gündelik hayatın telaşı içinde adaletin nasıl erozyona uğradığını fark etmiyor. Oysa sessizce büyüyen bu çürüme, bir gün herkesi aynı çirkefe sürükleyecek. Bir toplumun hafızası unutmakla değil, hatırlamakla ayakta kalır. Tabi ki seçici hamasi hatırlamalarla beslenen milliyetçilik temelli böl ve yönetten nemalananlarla bir arada olunca durum daha da zorlaşıyor.
Tabi ki susmak bir teslimiyet ve suç ortaklığıdır. Gerçeği çarpıtan dili “değişim” ve “memleketi kurtarma” diye sunan zihniyeti birilerinin durdurması gerekirken Kıbrıs’ın geleceği, iktidara aday işgüzarların resmi söylemleriyle gölgelenirken, vicdanın ve aklın direnişiyle şekillenme şimdi daha da gerekli.
Şimdi sorulması gereken soru şu: Aklımızla oynayan, bizi yok sayan, itibarsızlaştıran bu sahte “kucaklayıcılara” tüm bedellerine rağmen kim ses çıkaracak?
“Uyuz guduz alametleri da çok” çünkü…



