Dile geldiğinde bütün bu uğraşların adı; hırs oluyor. Daha fazla, daha fazla, doymuyor… Peki bir gün temize çekilecek mi bütün eşyalar? O kısa gotik hikâyeler kuruyacak mı, yoksa iyimser serzenişler feryada mı dönüşecek? Sonunun neye varacağı aslında belli değil mi?
Bir tuşa basılıyor, müdahale ediliyor bedenlere, ruhlara, hafızalara. Yıkanmış evleri yeniden kirletiyorlar. Verandayı süpüren kadın, yıkıp tarihini, plastik mopunu, Cif’i, üzümün dalını, kıra kıra rüzgâra sordurtuyor halini. Kaydediyor belleğine; bir gün hesap soracak torunlarına anlatmak için. İnsan ister istemez düşünüyor: Bu da mı Allah’ın işi?
Yüklü bulutlar geçiyor ama huzur yağmıyor. İran yanarken, ateş yarın belki de öngörülmüş Kıbrıs’a sıçrayabilecekken, uyanmak için başa mı gelmesi gerekiyor? Tarih aklıselim iddiasındakilerle dolu; dünyayı yöneten ama dünyaya sığamayanlar kendilerini ölümsüz sanıyor. Biz ise sokağa çıkmadan, klavyenin başında, her kurşun düştüğünde en kuru köşeleri seçiyoruz saklanmak için. Güvende kalma refleksi vicdanın önüne geçiyor.
Belki bugün bir şiiriz. Belki kısa bir hikâye. Yazılacak temize geçirilecek bir deneme. Savaş yalnızca cephede değil; gündelik hayatın içinde, evlerin verandasında, çayın buharında, yılları süzerek ilerliyor.
Ama yine aynı soru asılı kalıyor: Temize çekilecek mi bu hırs? Kuruyacak mı o hikaye?
Bulutlar yükleniyor, huzur yine yağmıyor. Çıkmadık sokağa; oturduğumuz yerde kaldık işte. Islanma korkusuyla en kuru yerleri seçtik her kurşun düştüğünde. Ve içimizde tek bir cümle yankılandı: Bu da mı Allah’ın işi?
Tarihin tekerrürüne, belki durdurulur diye, dönüp soğuyunca ter, tahlil yapmak düştü payımıza bu hengamede:
Tahlil*
Akabinde terli yerler uçmuştu-füze, bomba. Tahribat başladı pervasız ve tarif edilemez Whitman Krallığı’nda.
Akamas, Baf, Limasol… Tuhaf. Belki biraz Derinya.
Ses gelirken nefes aldık. Manzara ortak paydada buluştu, aldı hevesini.
Yavaş yavaş yolun sonuna geldik. Ölü çıkışlar Panaralar’a sıyırdı tropikal meyveleri.
Karava’da turist yetiştirmek, köşe kapmaca ve saklambaçla başladı.
Kanıksandı sakso onca yıl öne eğilerek, arkadan çevrilen yalan işler yeni dünyanın köklenmiş boşluğunda kaldı.
Dişi yetişmeler, ömrü yetmeyeceği kadar başlangıç biriktirdi ona.
Sabah işe tam zamanında yetişti. Gitmenin güvencesi şeker ve yıllarca çaya batırdığı sosyal sigorta yatırımı.
En tatlı zehir oldu. Çaldığı hellimden tuzluydu gözyaşı.
Evlendirdi oğlunu, kızı doğdu. Milenyuma on yıl kalmıştı.
Oturup kalkıp karar verdik, “hak ediyor” dedik ayrıntıları.
İşi gücü hep sen oldun. Halden anlayan sen, silen de, bozan da, öldüren de, yaşatan da.
Birkaç ağaç altına sigara tablaları yerleştiren sen, yarım kalan izmaritlerin hikâyesi de sen.
Ardıl sayılar mücadelesinde, kafamı bozduğum ardışık iç çekiş iyi gelmişti.
En iyi arkadaşım oluvermiştin aniden.
Sen ki, ah sen… O uzun kırmızı sinyal hava sahasına göçmen evlerini yerleştirdiğin gün, oyaladın gözden çıkardığın savunmasız uçakları.
Londra’dan her gelişinde yeterince erkek, yeterince kadın değildik.
Ah, değildik. Bir bilseydin keşke bunları.
Birkaç kez aldırdın kalbini. Rahmini bir kez. Sığmıştı yerli yerine. Oturmuştu her şey aniden.
Bir kadın, ölmeden önce başka kaç şey ister?
Meme ucu beta-blocker görevi gördü, çocukları evli barklı.
Kadın kovulduğu evde kemiğini, pırasa deresinde iki kardeşini, dirsek platinle buluşunca yoktan var edecekti çenesini.
Başladı “eceli gelsin de kurtulalım” dediğimiz adamın mezarının inşası.
1500 sterline yaptırdık. Telaşımıza mermerler şahit oldu.
Sokmuştu bizi kılığımıza. Tabuttan çıkardığımız süslü yalanlar çevrildi karşı dile en sonunda.
Kıçımızı yırtıp başımıza giydiğimiz göz açıp kapama boşluğu, doldurdu vasıfsız vakaları.
Perdelerden elimize gelen kirli isyan: toz, talan, ihanet üzerine inşa edilen gargara refleks.
Seri ve ani gırtlak ağrıları oldu.
Paçaları tutuşmuş adamların askeri bölgede yırtıp çöpe attığı sahte devletin kırsal arsa formları.
Tam da o noktada anlamaya başladım doğuştan edindiğim tapuları.
Taşınmaya başladım yavaş yavaş. Frambuazı andıran kanım sarıya çaldı.
İşlenmiş malın onda biri ya kanser, ya hastalıklı.
Yıkılmaya layık görülen sosyal hukuk devleti, bir “beğeni” tuşu kadar uzak.
Özçekim silsilesi karar kılarken kanda, saptandı saklı paylar idrar tahlilinde.
*Baba Rahmi, sayfa 9, Klaros Yayınları



