Kıbrıs’ın kuzeyinde artık yeni bir müzemiz var. Yakındoğu Üniversitesi Surlariçi Şehir Müzesi. Öncelikle Lefkoşa Suriçi’nin son dönemlerde bir hayli canlandığını göz önüne aldığımızda, bu bölgede ve böyle bir binada bir müzenin bulunması elbette oldukça olumlu bir adım. Öte yandan, zaten müze konusunda çok da şanslı olmayan bir adada (en azından adanın Kuzeyi için konuşmak gerekirse), ülkeye kazandırılacak müzeyle ilgili biraz daha hassas davranılmalıydı diye düşünmekten kendimi alamadığımı da belirtmek isterim. Müzelerin her yaştan ve her kesimden insan için çok önemli bir eğitim alanı olduğu gerçeği göz önüne alındığında, bir müzeyi oluşturacak tüm unsurların da özenle seçilmesi ve bu seçilen unsurların doğru bir düzenlemeyle yerleştirilmesi oldukça hassas bir konudur.

Müzeyi iki kez gezdim. Öncelikle müzenin Lefkoşa Surlariçi Müzesi olarak adlandırılması, haliyle ziyaretçinin içeride Lefkoşa Suriçi’ne, tarihine, insanına, dokusuna gönderme yapacak parçalar görme beklentisine yol açıyor. En alt katta Denizcilik ile ilgili bir bölüm, bu bölümün hemen yanındaki odada Gölge Oyunlarıyla ilgili materyallerin bulunduğu bir başka galeriye bağlanıyor. Bir üst kattaki müze görevlisinden her katın belli bir teması olduğunu öğreniyorum. Zemin katın teması da Osmanlı-Venedik karşılaşması olarak belirtiliyor, fakat odanın tavanındaki görsel dışında, bu odayı ne Osmanlı ne de Venedik ile bağdaştıracak herhangi bir unsur göremiyorum. Günsel ailesi fertlerinin büstleri yanında Atatürk ve Namık Kemal gibi tanınmış kişilerin büstleri ve yine aynı oda içerisinde Yakındoğu Üniversitesi’nden bazı hocaların büstleri bulunuyor. Bunların yanında yine aynı katta, Kıbrıslı ressamların işlerinden kesitler de görmek mümkün. Benzer bir sistem sonraki katlarda da devam ediyor ve son katta, 1974 harekatını anlatan bir tavan resmi, aynı oda içerisindeki rahle ve Kur’an-ı Kerim, yine bu odadaki bir bölmede oyuncak/maket araba koleksiyonu, bıçak koleksiyonu ve son olarak Yakındoğu Üniversitesi Hastane meydanından, mezuniyet töreninin betimlendiğini tahmin ettiğim bir diğer tavan resmiyle müze gezisinin güzergahı tamamlanıyor.

Tüm bu gezi boyunca odaların kendi içerisinde bir sistemi olup olmadığını çözmeye çalıştım, fakat varsa da ne yazık ki ne bu sistemi, ne tavan resimlerinin odanın geriye kalanıyla olan ilişkisini, ne de müze içerisindeki unsurların Lefkoşa Suriçi ile bağlantısını çözemedim. Bu açıdan müze bana bir Surlariçi Şehir Müzesi’nden çok, Günsel ailesinin koleksiyonunun sergilendiği bir Cabinet of Curiosities imajı verdi. Burada küçük bir parantez açacağım: Günümüz müzelerinin temeli 15. Yüzyıl İtalya’sındaki koleksiyonculuk çalışmalarına dayanır. Medici ailesi tarafından başlatılan bu çalışmalar daha sonra Roma’daki farklı koleksiyoncu ailelerle devam eder. Bu koleksiyonculuk faaliyetleri, sonradan ortaya çıkacak olan ve Türkçeye merak dolabı olarak çevrilen Cabinet of Curiosities için bir başlangıç olur. Genellikle aristokrat kesim tarafından yapılan bu faaliyette, ikametgah içerisindeki bir oda veya galeriye, çoğunlukla herhangi bir sistem olmaksızın koleksiyoncunun beğenisinden geçmiş her türlü nesne yerleştirilebilir ve günün sonunda bu oda, koleksiyoncunun zevkini yansıtan bir aynaya, statü göstergesi bir alana dönüşür. Günümüzde özellikle özel müzeler söz konusu olduğunda, bu müzenin onu açan kuruma/bireye getireceği prestij ve saygınlık elbette önemlidir, fakat Kıbrıs’ın kuzeyindeki müze yoksunluğu göz önüne alınırsa, birincil amaç kesinlikle prestij değil, bir sanat bilinci oluşturulmasına aracı olmak ve toplumsal belleğe katkı koymak olmalıdır. ‘Farklı iktidar ve bilgi ilişkilerinin anlatılarına göre yeniden inşa edilen tarih, toplumsal belleğin, yani bir toplumun neyi hatırlayıp unutacağının sınırlarını çizmektedir. Sanat müzeleri, bu süreçte, görünür kıldığı objeler aracılığıyla, hem bu resmi tarihi meşrulaştırır, hem de tarihin ortak bir toplumsal bellek oluşturmasına aracılık eder.’[1] Dolayısıyla, sadece prestij düşüncesiyle hareket edilir ve tek otorite koleksiyoncunun kendisi olursa, açılan müze ne yazık ki 15. yüzyılın merak dolaplarından öteye gidemez.

Bunun yanı sıra, bazı çalışmaların künye bilgilerinin eksikliği, müze içi yönlendirici levhaların ve müze planı da dahil bilgilendirme amacıyla yazılmış herhangi bir broşürün olmayışı da bir müze için önemli eksiklerdir. Müze ekibi açılış için 15 Kasım gibi önemli bir tarihi yakalamak isterken, maalesef birçok şeyi de eksik bırakmış oldu. Oldukça güzel kullanılabilecek, çok katlı bir binayı bu denli kalabalık bir sergileme yöntemiyle açmak, akıl karıştıran, dikkat dağıtan ve ne yazık ki müzenin adıyla/türüyle alakası olmayan bir manzara ortaya çıkardı. Bu koleksiyonun daha düzgün ve sistemli bir yerleştirmeyle, daha farklı eser seçimleri (ki müze içerisindeki bazı çalışmaların sanat değeri ayrıca tartışılması gereken ciddi bir konudur) ve daha sağlam bir teorik altyapıyla açılmasının Kıbrıs kültürü, turizmi ve özellikle de adadaki sanat bilinci için önemli bir kazanım olacağına inancım tamdır.
[1] Ayşe Hazar Köksal, “Ankara Resim ve Heykel Müzesi’nin Duyulmamış Tarihi”, Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dergisi, Cilt 31, N. 1, Haziran 2014, s. 187.
https://docplayer.biz.tr/10069631-Ankara-resim-ve-heykel-muzesi-nin-duyulmamis-tarihi-the-unheard-history-of-the-museum-of-painting-and-sculpture-of-ankara-ayse-hazar-koksal.html (07/12/2020 tarihinde erişildi)