İspanyol yönetmen Oliver Laxe, doğayı sinemasında yalnızca bir mekân olarak değil, bir güç olarak kullanan bir yönetmen. Daha önce Todos vós sodes capitáns (2010), Mimosas (2016) ve Fire Will Come (2019) filmleriyle dikkat çekmişti. Özellikle Mimosas’ta yine Fas coğrafyasında, zorlu doğa koşulları içinde ilerleyen bir yol anlatısı kurmuştu. 2025 tarihli Sirat, bu yaklaşımın en sert ve en yoğun örneği. Film, Cannes Film Festivali’nde Jüri Ödülü kazandı ve uluslararası basında yılın en çok konuşulan yapımlarından biri oldu.
Laxe’in Fransa doğumlu, Galiçyalı bir İspanyol yönetmen olduğunu ve Fas’la uzun yıllardır kişisel ve sanatsal bir bağ kurduğunu bilmek, Sirat’ı izlerken ayrı bir katman açıyor. Bu coğrafya onun için egzotik bir fon değil; tekrar tekrar dönüp çalıştığı, içinden hikâye çıkardığı bir alan. Bu da filmdeki çöl hissini dışarıdan bakılan bir manzaradan çok, içeriden deneyimlenen bir gerçekliğe yaklaştırıyor.
Sirat, izleyip bitirdiğim bir film olmadı. İzlediğim günden beri aklımdan çıkmıyor. Hakkında okumaya, röportajlarını izlemeye devam ediyorum. Sanki film sona ermedi; tıpkı karakterler gibi ben de yola devam ediyorum.
Film, oğlu ile birlikte kayıp kızını arayan bir babanın Fas çölünde bir rave grubuyla kesişen yolculuğunu anlatıyor. Ancak bu bir kayıp hikâyesinden çok, bir dayanıklılık sınavına dönüşüyor.
Laxe, filmi gerçek çöl koşullarında çekmeyi bilinçli olarak tercih etmiş. Röportajlarında doğayla mücadele etmeyi, kontrolü bırakmayı ve belirsizlikle çalışmayı yönetmenliğinin bir parçası olarak anlatıyor. “Doğa kendini gösteriyor; bizi itiyor ve sınırlarımızı test ediyor” diyor. Bu yalnızca karakterler için değil, filmin kendisi için de geçerli. Sirat doğayla uyum içinde değil; doğayla sürtüşerek ilerliyor.
Film Super 16mm formatında çekilmiş. Bu teknik tercih, çölü pürüzsüz bir manzara olmaktan çıkarıyor; ışığı, tozu ve yüzey dokusunu daha sert ve fiziksel bir biçimde görünür kılıyor. Uzun planlar çölü açıklamıyor, onun içinde kalıyor. Mekân estetik bir fon değil; görüntünün ve bedenin temas ettiği bir alan hâline geliyor.
Rave kültürü burada bir arka plan değil. Çölün ortasında kurulan o geçici alan, müziğin ve bedenin sınırlarını zorlayan bir mekân. Film geleneksel dramatik yapıdan çok ritim üzerinden ilerliyor. Olaylar bir neden-sonuç zinciri gibi değil; ses, dans ve hareket üzerinden kurulan bir süreklilik gibi akıyor. Gürültü bir kaçış gibi görünse de boşluğu ortadan kaldırmıyor; tam tersine daha görünür kılıyor. Topluluk hissi güçlü ama kırılgan. Birlikte olma hâli geçici.
Filmin adı, İslam inancında cennet ile cehennem arasındaki ince köprüye gönderme yapıyor. Sirat da tam o çizgide duruyor. Ne kesin bir umut sunuyor ne de karanlığa teslim oluyor. Sürekli bir eşikte.
En çarpıcı olan, filmin güvenli bir alan sunmaması. Kamera karakterleri yüceltmiyor, kurtarmıyor da. Doğa tarafsız. İnsan ilişkileri sınırlı. Müzik her şeyi çözmüyor.
Bu film bir mesaj bırakmıyor. Ama bir deneyim bırakıyor. İzleyiciyi de o sınavın içine dahil ediyor.
Ve o sınav, film bittikten sonra da devam ediyor.



