Bugün 95 yaşında olan Arhimandrit* Filotheos Faros’un sözlerinden küçük bir bölümü, onunla 2015 Paskalyası’nda yaptığımız söyleşiden aklımda kalan haliyle buraya taşıyorum.
— Peki ya inananlar? Neden çoğu zaman aşırıya kaçıyor, tehdit ediyor, susturuyor, hatta Tanrılarını koruma adına suç işliyorlar?
— Cihatçılardan mı söz ediyorsunuz?
— Hayır. Yalnızca onlardan değil. Öncelikle kitap yakan, tiyatroları basan Ortodokslardan söz ediyorum…
— Şunu söyleyeyim: Bizim Tanrımıza tükürüldü, aşağılandı, küçük düşürüldü, kamçılanıp çarmıha gerildi. Bundan daha ağır bir hakaret, daha büyük bir aşağılanma olabilir mi?
Peki buna nasıl karşılık verdi?
İntikam mı aldı?
“Onları bağışla, çünkü ne yaptıklarını bilmiyorlar” dedi.
Tanrı’nın bizim korumamıza mı ihtiyacı var?
Ciddi miyiz?
Tanrı gücenir mi?
Ben Tanrı’yı incitebilecek bir kudrete sahip miyim?
Bu bana küfür gibi geliyor.
“SKANDAL” MESELESİ ÜZERİNE… YERİ GELMİŞKEN
Skandal söylemi söz konusu olduğunda, yine Filotheos Faros’un sözlerine dönmek ve bu paylaşıma eşlik eden iki eseri başka bir gözle okumayı denemek istiyorum.

FOTOĞRAF 1:
Bu fotoğrafta, çıplak bir erkeğin elinde İncil tutmasından neden rahatsız olayım?
Neden bunu, Faros’un cinsellik etrafında örülen “nevrozlar”a dair söyledikleri üzerinden düşünmeyeyim?
— Kilise neden insanı bu kadar suçluluk duygusuyla yüklüyor?
— Bunu Kilise yapmıyor.
Ben yapıyorum.
Papaz yapıyor.
Bunlar bizim nevrozlarımız.
Örneğin papazlar neden cinsellik meselesiyle bu kadar meşgul?
Çünkü kendi içlerinde çözemedikleri sorunlar var.
Cinsellik, bizzat ruhban sınıfını rahatsız eden bir alan.
Kendi cinselliğimi tehdit olarak algıladığımda, bu suçluluğu başkalarına yüklüyorum.
Bir başka neden de denetimdir.
Başkasının cinsel hayatını kontrol ettiğinizde, onu kontrol etmiş olursunuz.
Ne demek istediğimi anlatayım:
Ruhani rehberiniz size hiç kaç eviniz olduğunu sordu mu?
— Bildiğim kadarıyla hayır.
— Bankada ne kadar paranız olduğunu, zengin olup olmadığınızı, parayı nasıl kullandığınızı sordu mu?
— Hayır…
Garip.
Çünkü İncil’in neredeyse her sayfasında, İsa’nın zenginlik meselesiyle ne kadar uğraştığını görürsünüz.
Ama mastürbasyon yapıp yapmadığınızı sormuştur, değil mi?
Şimdi ne demek istediğimi anlıyorsunuz.

FOTOĞRAF 2:
Peki, kırmızı ruj izleri neden beni “skandala” sürüklesin?
Üstelik bu, zaten gerçek bir olgu; bu yüzden pek çok kilisede ya önleyici tedbirler alınıyor ya da uyarılar yapılıyor.
Neden bunu başka, belki de art niyetli bir anlamla okumak yerine, şu sözleri düşünmeyeyim?
— İnancı nasıl tanımlarız?
— İnanç, “Tek olan Tanrı’ya inanıyorum” demek değildir.
Bu kolaydır.
Birçok insan inancı faydacı bir ilişki olarak kurar.
Sürekli Tanrı’dan bir şey ister.
Tanrı, onlar için angarya işlere gönderilen biri gibidir.
Çoğu zaman maddi şeyler talep edilir.
Tanrı’yla sürekli bir alışveriş içindeyiz.
Çoğumuzun yaptığı budur.
Oysa inanç, Tanrı’dan bir şey istemek değil, Tanrı’nın kendisini istemektir.
ÖZE GELİRSEK… ANAYASA MI KONUŞUYOR, TEHDİTLER Mİ?
İfade özgürlüğünün demokrasi açısından taşıdığı önem, Birleşmiş Milletler’in 1946’daki ilk Genel Kurulu’nda açıkça ortaya konmuştur.
Henüz başka hiçbir uluslararası sözleşme kabul edilmeden önce, Genel Kurul’un onayladığı 59 sayılı kararda, ifade özgürlüğü “temel bir insan hakkı ve tüm özgürlüklerin mihenk taşı” olarak tanımlanmıştır.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne göre ise ifade özgürlüğü, “her demokratik toplumun temel dayanaklarından biri ve bireyin gelişiminin vazgeçilmez koşullarından biridir”.
AİHM, Handyside/Birleşik Krallık kararında, bu özgürlüğün toplumun bir kesimini “rahatsız eden, sarsan ya da endişelendiren” ifadeleri de kapsadığını açıkça belirtmiştir.
Bu hoşgörü olmadan demokratik bir toplumdan söz edilemez.
Sanat söz konusu olduğunda, Mahkeme daha da ileri gider ve artırılmış bir koruma tanır.
Vereinigung Bildender Künstler/Avusturya davasında —kamuoyunda tanınmış siyasi ve dini figürleri cinsel ve provokatif biçimde hicveden bir çağdaş sanat eserinin yasaklanmasına ilişkin davada— AİHM, sanatsal hicvin abartıya ve provokasyona hakkı olduğunu, devletin estetik ya da ahlaki bir hakem gibi davranamayacağını vurgulamış ve Avusturya’yı mahkûm etmiştir.
Başka bir deyişle, sanat rahatsız edici olduğu için hukuki korumasını yitirmez.
Dini duygular gerekçesiyle sınırlamaların kabul edildiği kimi davalarda dahi —örneğin Otto-Preminger-Institut/Avusturya— bu sınırlamalar ancak açık bir devlet kararı ve somut bir hukuki dengeleme süreci sonucunda mümkün olmuştur.
Baf’taki sergi söz konusu olduğunda ise böyle bir süreç yaşanmadı.
Tehditler oldu.
Ve geri adım atıldı.
Bu nedenle mesele, sanatsal ifade özgürlüğünün Kıbrıs Cumhuriyeti’nde nasıl korunduğu —ya da korunmadığı— ile doğrudan ilgili, ciddi bir kurumsal soruna işaret ediyor.
Sergi, bir mahkeme kararıyla ya da gerekçeli bir idari işlemle kaldırılmadı.
“Gücenmiş” olduklarını söyleyen üçüncü kişilerin tehditleri nedeniyle kaldırıldı.
Bu nokta hukuken belirleyicidir:
Bir ifade, yasa nedeniyle değil de korku nedeniyle ortadan kalkıyorsa, burada doğrudan ve kabul edilemez bir özgürlük ihlali söz konusudur.
Daha da önemlisi, devletin ifade özgürlüğünü koruma ve güvence altına alma yükümlülüğü burada açık biçimde ihlal edilmiştir.
Eğer tehditler bir sergiyi kaldırmaya yetiyorsa, sanat özgürlüğünün sınırlarını artık hukuk değil, en saldırgan olanlar çiziyor demektir.
Bu, demokratik bir toplumla bağdaşmayan açık bir sansürdür.
Bir eser hukuka aykırı bulunduğu için değil, tehdit edildiği için geri çekiliyorsa, ortada yıldırma vardır.
Yıldırma sonuç verdiğinde ise son derece tehlikeli bir emsal ortaya çıkar:
En saldırgan olanlar, kamusal alanın fiilî düzenleyicilerine dönüşür.
Aynı zamanda bu durum, otosansürü teşvik eden ciddi bir “soğutucu etki” yaratır.
Bu tabloyu daha da ağırlaştıran unsur, tehditlerin ve zehirli atmosferin oluşmasına siyasi aktörlerin de katkı sunmuş olmasıdır.
Mesele, herhangi bir eserin hoşumuza gidip gitmemesi değildir.
Asıl mesele, Kıbrıs’ta ifade özgürlüğünün sınırlarının Anayasa ve hukuk tarafından mı, yoksa tehditler tarafından mı belirlendiğidir.
Bu, son derece ağır bir kurumsal meseledir.
Ve ciddi bir bedeli vardır.
Eğer doğrudan muhatap olsaydım, Kıbrıs Cumhuriyeti’ni, zehirli açıklamalar yapan siyasetçileri ve tehditlerde bulunduğu kanıtlanan herkesi mahkemeye taşırdım.
En azından, zihinlerini yönetemiyorlarsa, dillerini yönetmeyi öğrensinler diye.
Bu yazι ilk kez yazarın sosyal medya sayfasında paylaşıldı, yazarın izniyle Gazedda tarafından Türkçe’ye çevildi.
Editörden Not:
Ne Olmuştu: Kıbrıslı sanatçı George Gavriel’in Baf’ta açılan sergisi aşırı sağ ve gericilerin sanat galerisine yönelik tehdit ve saldırıları yüzünden iptal edilmişti.
*Arhimandrit (Yunanca: ἀρχιμανδρίτης), Ortodoks Kilisesi’nde hem önemli bir manastırın başpapazına verilen bir unvan hem de hizmetleri nedeniyle papazlara verilen prestijli bir onur unvanıdır.



