Uzun zamandır, her filmini izledikten sonra içimde bir süre daha kalan, gündelik hayatıma eşlik eden bir duygu hâliyle beni baş başa bırakan bir yönetmen Joachim Trier. Filmleri bitiyor ama içimdeki sorgulamalar bitmiyor. Bu yüzden yaptığı her yeni filmi merakla, hatta biraz da kişisel bir heyecanla bekliyorum.
Son filmi Sentimental Value ile yine içimizdeki en ince tellere dokunduğunu hissettim. O filmde karşıma çıkan kırılganlık, zamanla kurulan o huzursuz ilişki ve seçimlerin ağırlığı aslında tanıdık bir yerden geliyordu. Trier’ in filmleri yıllar boyunca aynı soruların etrafında dolaşmaya devam ediyor. Bu nedenle o soruların ilk kez bu kadar berrak biçimde duyulduğu yere, ‘Oslo üçlemesine’ dönmek istedim.
Reprise (2006) ile başlayan, Oslo, 31 August (2011) ile derinleşen ve The Worst Person in the World (2021) ile başka bir yerden tamamlanan bu üç filmde Oslo artık bir coğrafya değil; bir zaman duygusudur.
Trier’nin kamerası dramatik patlamaları değil, küçük kaymaları izler. Büyük felaketleri değil, içimizdeki ince çatlakları. Bu yüzden filmler bittiğinde aklımızda olaylar değil, hisler kalır. Çünkü mesele hikâye değil; insanın kendiyle kurduğu ilişkiyi izlemektir.
Üçlemenin 2006’dan 2021’e uzanan on beş yıllık zaman aralığı da önemlidir. Bu süre boyunca yalnızca Oslo’nun kendisi değil, bir kuşağın hayalleri, beklentileri ve kırılganlık biçimleri de değişir. Şehir dönüşür; insanlar da öyle. Zaman ilerledikçe ideallerle gerçeklik arasındaki mesafe görünür hâle gelir.
Hayalin Hızı: Reprise (2006)
Reprise, büyük yazar olma hayalleri kuran iki genç dostun – Erik ve Philip’in – enerjisiyle açılır. Henüz hayat başlamamış gibidir; ihtimaller baş döndürücüdür. Gençlik burada bir enerji değil, bir hızdır. Her şey mümkün, her şey potansiyeldir.
Ama tam da bu hızın içinde kırılganlık belirir. Başarı ihtimali kadar başarısızlık ihtimali de vardır. Yazmak, üretmek, sevmek, var olmak… Hepsi bir performans alanına dönüşebilir.
Philip’in ruhsal çöküşü, hayalin romantik yüzünün arkasındaki ağırlığı gösterir. Modern dünyada “kendini gerçekleştirmek” özgürlük gibi sunulur; oysa çoğu zaman ağır bir yük hâline gelir. Ya istediğin kişi olamazsan? Ya hayalin senden büyükse?
Reprise’in “punk” hassasiyeti yalnızca estetik bir tavır değildir. Buradaki punk, gençliğin kendine duyduğu aşırı güvenle kırılganlığı arasındaki ince çizgide durur. Bir yandan dünyayı değiştirebileceğine inanmak, diğer yandan en küçük sarsıntıda dağılabilecek kadar hassas olmak.
Erik ve Philip’in büyük yazar olma hayali bir yükseliş masalı değildir; gençliğin kendini kanıtlama ihtiyacını ve bu ihtiyacın yarattığı baskıyı gösterir. Başarının mümkün olduğu bir dünyada, başarısızlık ihtimali de aynı ölçüde büyüktür. Ve bu ihtimal, insanı en çok kendi gözünde yaralar.
Film serttir ama kibirli değildir. Gençliği yüceltmez; onu idealize etmez. Hızlı düşünen, hızlı seven, hızlı hayal kuran ama aynı hızla kırılabilen bir kuşağın portresini çizer.
Zamanın İçinde 24 Saat: Oslo, 31 August (2011)
Oslo, 31 August’ta Anders, rehabilitasyondan çıkmış ve bir günlüğüne şehre karışmış bir adamdır. Film yalnızca 24 saati anlatır; ama o 24 saat geçmişin pişmanlıkları ve geleceğin belirsizliğiyle genişler.
Bir kafede otururken duyduğu parçalı konuşmalar filmin en çarpıcı anlarından biridir. İnsanlar hayat planlarından, kariyerlerinden, ilişkilerinden söz eder. Hayat devam etmektedir. Olağan, sıradan bir şekilde. Anders içinse zaman askıdadır.
Bu filmde kırılganlık artık potansiyel değil; çıplak bir gerçekliktir. Hayatın gerisinde kalmış olma hissi, insanın kendine karşı en sert olduğu anlardan biridir. Başkalarının ilerlediğini düşünürken, kendi yerinde sayışınla yüzleşmek…
Modern şehir burada bir yabancılaşma mekânıdır. Kalabalıkların ortasında bile yalnızlık mümkündür. Üstelik bu yalnızlık dramatik değil; sessizdir. Melankolisi bağırmaz, sızar.
Film ikinci şans ihtimalini değil, insanın kendine verdiği hükmü sorgular. Hayat mı bizi dışarıda bırakır, yoksa biz mi kendimizi affedemeyiz?
Seçimlerin Ağırlığı: The Worst Person in the World (2021)
Julie, üçlemenin belki de en tanıdık karakteridir. O bir trajedi figürü değil; arayış hâlindeki modern bireydir.
Tıp okur, bırakır. Psikoloji dener. Fotoğrafçılığa yönelir. Bir ilişkiye girer, başka birine yönelir. Kararsızlık çağımıza özgü bir kusur gibi etiketlenir; oysa belki de bu, sonsuz ihtimallerin ortasında yön bulmaya çalışan bir ruhun doğal hâlidir.
Filmde zamanın durduğu o sahne – Julie’nin Oslo sokaklarında koştuğu an – modern insanın gizli arzusudur: Her şeyi durdurmak. Yanlış seçimleri askıya almak. Sonuçların ağırlığını bir anlığına unutmak.
Ama zaman durmaz. Ve varoluş, seçim yapmayı gerektirir.
Julie “dünyanın en kötü insanı” değildir. Sadece çağımıza özgü bir huzursuzluğu taşır: Her şeyi yapabilecekken hiçbir şeye tam olarak bağlanamama hâli.
Kırılganlık Bir Kusur Değil
Bu üç film yan yana geldiğinde bir bütün oluşturur:
Reprise’te hayalin kırılganlığı,
Oslo, 31 August’ta varoluşun kırılganlığı,
The Worst Person in the World’de seçimlerin kırılganlığı.
Trier’nin dünyasında karakterler kahraman değildir. Tereddüt ederler, geri çekilirler, yanlış yaparlar, geç kalırlar. Ama tam da bu yüzden insandırlar.
2006’dan 2021’e uzanan bu üç film, bir kuşağın büyümesini değil; gerçekle yavaş yavaş temasını izler. İdeallerle gerçeklik arasındaki mesafe açılır. Zaman akıp gider. Gençliğin coşkusu yerini daha ağır bir bilince bırakır.
Bu üç film, güçlü görünmeyi değil, insan olmayı en zorlu ve en gerçekçi halleriyle hatırlatıyor.
Belki insan olmak sabit bir hâl değil; sürekli değişen, yön değiştiren, bazen duraksayan bir süreçtir. Hayallerimizin tamamı gerçekleşmez. Seçimlerimizin bazıları bizi beklediğimiz yere götürmez. Bazen geç kaldığımızı düşünürüz, bazen yanlış yerde durduğumuzu. Ama bütün bu tökezlemeler, insan olmanın dışına düşmek değil; tam içine girmektir.
Olgunluk belki de hiç kırılmamak değildir. Kırıldığında kendine bakabilmek, o çatlağı inkâr etmemek ve onunla yaşamayı öğrenmektir. Güçlü görünme ihtiyacından bir adım geri çekilip, eksik, kararsız, arayışta hâllerimizi de kabul edebilmektir.
Trier’nin karakterleri bize bir çözüm sunmaz. Ama şunu yapar: Kırılganlığımızı saklamadan yaşayabileceğimiz bir alan açar. Ve belki de bugün, hızın, kesinliğin ve sürekli sağlam durma beklentisinin ortasında, en gerçekçi cesaret tam olarak budur.



