Hapis, yargılama, mahkeme… Bunlar somut, ürkütücü ve kolayca fark edilen başlıklar. Ceza Yasası’nın gürültülü, sert ve daha görünür yapısının ötesinde, dijital alana yönelik yapılmak istenen düzenlemeler de en az onun kadar ciddidir. Bu nedenle belirleyici olan, hangi yasa başlığına baktığımız değil, her iki metinde de tekrar eden zihniyettir.
Bilişim Suçları Değişiklik Tasarısı’na bakıldığında ilk dikkat çeken noktalardan biri “içerik sağlayıcı” tanımının çok geniş tutulmasıdır. Yapılması planlanan değişiklikle, sosyal medyada içerik paylaşan, başkasının paylaşımını yeniden ileten, link veren, yorum yapan ya da etkileşimde bulunan herkesin bu kapsama girmesi öngörülmektedir. Bu tanım, beraberinde ciddi sorumluluklar da getirecektir. Neyin “hakaret”, neyin “ima”, neyin “rencide edici” sayılacağının muğlaklığı, yurttaşın neyi paylaşıp neyi paylaşamayacağını öngörmesini de zorlaştıracaktır.
Yasa ile zemmedici, gerçeğe aykırı ve inançlara saldırı olarak yorumlanabilecek ya da imla kurallarına uygun bulunmayan içeriklerin yayından kaldırılması yükümlülüğü doğacak, “hukuka aykırı olduğu bildirilen” içeriklerin de gecikmeksizin yayından kaldırılması zorunlu kılınacaktır. Neyin sakıncalı sayılacağı konusunda belirsizlik yaratılarak yurttaş üzerinde sürekli bir kontrol ve oto-sansür baskısı oluşturacaktır.
Tasarının bir diğer önemli yönü, internet kullanımına ilişkin trafik bilgilerine erişim sorunudur. Bir kişinin internette ne yaptığı, hangi sitelere girdiği, kimlerle ve nasıl bir iletişim kurduğu gibi veriler normal koşullarda mahkeme kararıyla erişilebilen bilgilerdir. Ancak tasarıda, polis tarafından yürütülen adli soruşturmalar ile kayıp ya da buluntu cihazların tespiti gerekçesiyle bu bilgilere mahkeme kararı olmaksızın erişim imkanı tanınmaktadır. Böylelikle trafik bilgilerine erişim, yargı denetimi dışına çıkarılarak doğrudan polisin inisiyatifine bırakılmakta, “istisna” olarak tanımlanan bu yetkinin kapsamı ve hangi denetim mekanizmalarına tabi olacağı konusunda ciddi bir belirsizlik oluşmaktadır.
Güvenlik gerekçesiyle bireylerin temel hakları arasında kurulması gereken denge bozulacak, trafik bilgilerine yargı denetimi olmaksızın erişilebilmesi, herkesi potansiyel bir risk unsuru olarak gören bir yaklaşımı normalleştirecektir. Paylaşım yaparken, yorum yazarken ya da bir görüş belirtirken “doğru mu?” sorusunun yerini “başıma bir şey gelir mi?” endişesi alacak ve ifade özgürlüğü doğrudan yasaklanmasa bile fiilen daralacaktır.
Bu çerçeveden bakıldığı zaman, Starlink gibi merkezi denetimi daha zor olan internet altyapılarına yönelik tartışmalar da anlam kazanabilmektedir. Bu bakış açısıyla, denetlenmesi güç olan alanlar “riskli”dir. Çünkü dert, kontrol edilebilir bir alan yaratma isteğidir.
Tasarıda öngörülen yüksek idari para cezaları da dikkat çekicidir. Yurttaşa yönelik öngörülen yaptırımlar, asgari ücretin 15 katına kadar ulaşabilmekte ve ciddi ekonomik sonuçlar doğurabilecek bir düzeye taşınmaktadır. Bu cezaları uygulama yetkisinin büyük ölçüde idari bir kuruma bırakılması, yargı kararı olmaksızın ve geniş yorum alanına sahip düzenlemeler üzerinden yaptırım uygulanabilmesini mümkün kılmaktadır. Üstelik bu cezalara karşı etkili ve hızlı bir denetim mekanizmasının bulunmaması, BTHK’nın takdir yetkisini fiilen cezalandırma gücüne dönüştürmekte, idari bir kurumu yargısal denetimin yerine geçen bir konuma taşımaktadır.
Ceza ve bilişim düzenlemeleri üzerinden şekillenen yaklaşım, ifade alanını daraltan, gözetimi normalleştiren ve yurttaşı sürekli bir risk unsuru olarak gören bir zemine doğru ilerlemektedir. Bugün teknik görünen bu düzenlemeler, yarın kamusal hayatın sınırlarını belirleyecek niteliktedir.



