Artık bana iyi gelmediğinin çok farkında olduğum, ancak bir türlü kafamı dışarıya uzatma cesaretini gösteremediğim güvenli alanlarımı bir bir terk ederken görüyorum ki, güvenli alan her zaman rahat olduğu için değil, daha çok ‘tanıdık’ olduğu için tutulur. Çünkü çok açıktır ki ne olacağını bilmek, aynı zamanda ne olmayacağını da bilmek anlamına gelir ve bu bilgi insanı korumaz belki, ancak sakinleştirir. Hayatı daha az sürprizli, dolayısıyla daha az kırıcı ve sarsıcı hale getirir.
Bugün çeşitli korkularla o kabuktan çıkma adımını atmışken görüyorum ki, güvenlik hissi her zaman iyi olma haliyle örtüşmez. Belirsizlikten kaçınmak adına özgürlüğün belli alanları askıya alınır ve çoğu zaman bu ‘askıya alma’ hali dramatik değil, yavaş ve sessiz bir şekilde gerçekleşir. İnsan çoğu zaman nelerden vazgeçtiğini, bu uğurda neleri görmezden geldiğini bile fark etmez.
Byung-Chul Han’ın Yorgunluk Toplumu’nda anlattığı gibi, modern özne çoğu zaman dışsal baskılarla değil, içselleştirilmiş sınırlarla hareket eder. Güvenli alan, bu sınırların en konforlu olanıdır. Kimse kimseyi zorla tutmaz ancak kişi, çeşitli endişelere rağmen kalmayı kendisi seçer. Bu nedenle güvenli alanda kalmak bir zayıflık değil, öğrenilmiş bir stratejidir. Korkaklıktan çok, alışkanlıkla ilgilidir.
Yine de bir an gelir (ve iyi ki gelir!), güvenli alan korumaktan çok, daraltmaya başlar. Aynı tekrarlar, aynı tepkiler, aynı şikayetler, aynı konuşmalar, aynı susmalar… Walter Benjamin’in sözünü ettiği deneyim yoksunluğu da burada belirir. Hayat sürer, ama ne yazık ki derinleşemez. Tanıdıklık, anlamın yerini alır ve tam da bu noktada, güvenli alanın içindeki sakinlik, yerini sürekli batan bir huzursuzluğa bırakır.
Burada görülmesi gereken şudur: Belki de memnuniyetsizlik olarak yorumladığımız bu ‘batma’ hali, özgürlüğün kendini bize hatırlatma biçimidir. Ne tamamen içeride, ne de dışarıda olma halidir. Bu eşikte artık eski düzen ikna edici değildir, ancak yenisi ise uçsuz bucaksız bir belirsizliktir.
Güvenli alanı terk etmek, bu yüzden kahramanca bir hamle olmaktan çok, kararsız bir adım gibidir. Belirsizliğe doğru atılır ve çoğu zaman neyle karşılaşılacağı bilinmez. Bu noktada cesaret, korkunun yokluğu değil, korkuya rağmen hareket edebilme kapasitesidir. Çünkü özgürlük bir varış noktası değil, bir geçiş halidir.
Elbette bu geçiş romantize edilemez. Byung-Chul Han ve Lauren Berlant’ın da hatırlattığı üzere, her sınır ihlali özgürleştirici değildir ve her risk de dönüştürücü olmaz. Ancak güvenli alanı terk etmek otomatik olarak iyi bir sonuç vaat etmese de şunu mümkün kılar: Hayatla yeniden temas etmeyi.
Belki de özgürleştirici olan, dışarının vaat ettikleri değil, içeride kalmanın artık mümkün olmadığını kabul edebilme cesaretidir. Çünkü güvenli alan insanı korur gibi görünürken küçültür, daraltır, bir kabuğa hapseder. Onu terk etmek bir zorunluluk değil, bir tercih haline geldiğinde anlam kazanır. Güvenli alanın dışı vaatlerle dolu olmayabilir, ama en azından canlıdır. Ve bazen insan için en büyük özgürlük, artık ‘kalmamayı’ seçebilmektir.

