Bugün insan, kendi kararlarının mimarı olduğunu düşünse de çoğu zaman hazır bir ritme uyum sağlıyor. Modern hayatın sunduğu seçenekler özgürlük duygusu yaratıyor ama gerçekte çoğu, önceden tasarlanmış bir rolü tekrar etmekten ibaret.
İç sesimizle karşılaşmaktan çok, dışarıdan gelen buyruğa uyuyoruz: hızlan, üret, kabullen, unut ve devam et. Ritmin dışına çıkan ise “eksik”, “yanlış” ya da “yavaş” sayılıyor. Bu yüzden yalnızlık sadece kişisel bir his değil; toplumsallaşmış bir konum.
İnsan, kendi sesini duyuramamanın sesiyle yaşıyor. Çocukluktan kalan sezgisel aydınlık dağılıyor; yerini bilgiye teslim edilmiş soğuk bir varoluş alıyor. Oysa bilgi, sandığımız gibi doyum üretmiyor. Bilmek çoğu kez eksikliği keskinleştiriyor ve bu keskinlik insanın yetinememe hâlini ilk yalnızlıkla buluşturuyor. Bu yazı, tam da bu mesafeye bakıyor: bilginin ulaşamadığı yerlerde büyüyen yalnızlığa, değerleri sürekli uzağa koyma eğilimine ve geçmişin ağırlığını bugünün omzuna yığmamıza. Çünkü belki yeniden başlamak, yepyeni bilgilerle değil; eski suskunlukların kaynağını görerek mümkün. Bugün sevinç kelimesi bile anlamını kaybediyor. Onu imgelerle görünür kılıyoruz ama nereye işaret ettiğini hâlâ bilmiyoruz. Belki de sevinç bir sonuç değil; yaratılması gereken bir neden.
İnsan kendi sevinç anlamını kurmadığında, dışarıdan armağan edilen hiçbir şey yeterince ışımıyor. Değer dediğimiz şey de benzer biçimde sürekli ötede konumlanıyor; daima uzak bir yerde, başkasının hikâyesinde. Belki bu yüzden kendi yakınımızdaki çatlakları görmezden gelmeyi tercih ettik. Oysa merkez tam olduğumuz yerdeydi. Bu uzaklık yanılsaması, geçmişi ağırlaştırdı. Anılar yer yer kımıltısız kaldı, zamanın üstüne yapıştı ve bazen köpeksi bir sadakatle geri dönüp duruyor.
Aynılık arttıkça yalnızlık daha görünür hâle geliyor. Çağın görünmez hastalığı belki de tam burada başlıyor: şikâyet ettiğimiz şeyleri yaşamaya mecbur kalma hâlinde. Vazgeçemediğimiz konforlar, bırakmadığımız içerlemeler sessizliği büyütüyor. Çürüme sessizlikten değil; yarım bırakılmış cümlelerden sızıyor. Büyük dönüşümler çoğu zaman devrimsel kopuşlarla değil; küçük iç yıkımlarla başlıyor. İnsan, içindeki ilk çatlağı kabul ettiği anda yeniden başlıyor.
Bu akşam yağmur camın yüzünü siler gibi indiriyor kendini sokaklara. Hava biraz eksilmiş, biraz ağır. Masanın üzerinde bir bardak üzüm suyu duruyor evet üzüm suyu. Şarap deyince insanı dinsiz ilan edenlerin memleketindeyiz ne de olsa; tanımların içeriğinden çok sesi üzerinden hüküm verildiği bir çağdayız. Ne içtiğim değil, ne dendiği tartışmalı artık; nesneler değil adları savunma gerektiriyor. Fikret Kızılok’tan “Bir Harmanım Bu Akşam” çalıyor ve odanın içindeki kırıklığı toparlıyor. Dışarıda güneş bugün hiç görünmedi, gri gökyüzü ise yağmurla çoğaldı. Yağan su, sanki günün tortusunu sürükleyip götürüyor. Belki sevinç uzak değil; sadece bugün uğramadı. Muhtemelen yarına söz verdi.
Öperim Hırpalanmış Kalbinizden…


