8 Mart yaklaştığında her yıl benzer bir sahne kuruluyor. Kurumların sosyal medya hesaplarında hazırlanan iyi niyetli mesajlar, çiçek fotoğrafları, “kadınlarımız baş tacımızdır” tonunda cümleler… Oysa bu günün tarihi böyle bir duygusal atmosferle başlamadı. 8 Mart’ın kökeninde çalışma koşullarına karşı grev yapan işçi kadınlar, oy hakkı için mücadele eden feministler ve hayatlarının başkaları tarafından belirlenmesine razı olmayan bir politik irade var. Yani bu tarih aslında bir kutlamadan çok bir itirazın tarihi.
Zaman içinde bu itirazın dili yumuşadı. Mücadelenin sertliği törpülendi, yerine daha steril bir anlatı yerleşti. Kadınlar çoğu zaman güçlü ama kırılgan figürler olarak temsil edildi; desteklenmesi gereken ama bir şekilde hâlâ başkaları tarafından tanımlanan varlıklar gibi. Oysa kadınların tarihi, başkalarının verdiği alanı nazikçe kabul etmenin değil, o alanı zorlayarak genişletmenin tarihi.
Feminist hareketin sokakta sıkça duyulan sloganlarından biri bunu kısa ve sert bir şekilde ifade eder: “Dünya yerinden oynar kadınlar özgür olsa.” Bu cümle bir dilekten çok bir gözlem gibi çalışır. Kadınların gerçekten özgür olduğu bir dünyayı düşünmek bile mevcut düzenin pek çok temelini sorgulamayı gerektirir. Aileden hukuka, ekonomiden kültürel temsillere kadar uzanan geniş bir alanın yeniden kurulması anlamına gelir bu.
Bugünün politik atmosferine bakınca bu gerilim daha da görünür hale geliyor. İran’dan İsrail’e, Amerika’dan Avrupa’ya uzanan krizler, üsler, stratejik hesaplar ve güvenlik politikaları konuşuluyor. Küçük yerlerde yaşayanlar için bu büyük anlatılar bazen daha da somut hissediliyor. Kıbrıs gibi yerler haritada küçük görünebilir; ama jeopolitik tartışmaların içinde bir anda stratejik koordinatlara dönüşebiliyor. Büyük güçlerin hesapları yapılırken, bu hesapların gündelik hayatlara nasıl değdiği çoğu zaman ikinci plana itiliyor.
Tarih başka bir şeyi de gösteriyor: savaş, kriz ve otoriterleşme dönemlerinde kadınların hayatı ilk sıkışan alanlardan biri oluyor. İran’da Mahsa Amini’nin ölümünün ardından yükselen protestoların “Kadın, Yaşam, Özgürlük” sloganı bu yüzden yalnızca bir başörtüsü tartışması değildi. Kadınların bedenleri üzerinde kurulan kontrolün, devletin ve toplumun nasıl kesiştiğini gösteren bir kırılma anıydı.
Kadın bedeni çoğu zaman ideolojilerin en görünür yüzeyi haline geliyor. Tam da bu nedenle sanatın bu alana müdahalesi özellikle önemli.
İranlı sanatçı Shirin Neshat’ın Women of Allah serisi bu müdahalenin en güçlü örneklerinden biri. Serinin en bilinen fotoğraflarından Rebellious Silence (İsyankâr Sessizlik, 1994) siyah çarşaflı bir kadının doğrudan kameraya baktığı bir portreyi gösterir. Kadının yüzü ortasından geçen bir tüfekle ikiye bölünür; yüzünün üzerine yazılmış Farsça şiir dizeleri ise bu bakışı daha da yoğunlaştırır. Fotoğraf ilk bakışta basit bir karşıtlık gibi okunabilir: baskı ve direniş, din ve modernlik, Doğu ve Batı. Neshat’ın işi tam da bu kolay okumalara direnmesiyle etkileyicidir. Kadın figürü burada yalnızca kurban değildir, yalnızca direniş sembolü de değildir. Onun bakışı izleyiciyi rahatsız eden bir açıklığa sahiptir. Kadın bedeni hem ideolojik kontrolün hem de politik öznenin alanı haline gelir.
Kadınların temsil edilme biçimi üzerine düşünürken sinema ve popüler kültür de benzer bir ikilem sunuyor. Kadın karakterler çoğu zaman ya kırılgan kahramanlar ya da dramatik hikâyelerin kurbanları olarak yazılıyor. Oysa gerçek hayattaki kadın deneyimi çok daha karmaşık. Hayatın içinde çalışan, mücadele eden, hata yapan, risk alan, yorulan ama devam eden kadınlar bu anlatılarda çoğu zaman görünmez kalıyor.
Ev’Yan Whitney’in “Too Much Woman” metni bu noktada başka bir kapı açıyor. Whitney, toplumun sürekli olarak “fazla” olduğunu söylediği kadınlardan söz eder: çok konuşan, çok hisseden, çok isteyen, çok yer kaplayan kadınlardan. Gülüşü fazla yüksek olan, arzuları fazla belirgin olan, duyguları fazla yoğun olan kadınlardan. Tarih boyunca bu “fazlalık” çoğu zaman bastırılmaya çalışılmıştır; çünkü fazla olan şey düzeni rahatsız eder.
Whitney bunu şöyle yazar:
“Your too much-ness is magic, is medicine. It can change the world.”
(“Senin ‘fazlalığın’ bir sihir, bir şifadır. Dünyayı değiştirebilir.”)
Whitney’in metninde “too much woman” yalnızca bir karakter değildir. Çok hisseden, çok isteyen, çok yaşayan kadınların geri çağrılmasıdır. Feminist tarihe baktığımızda bu figürü her yerde görmek mümkün: oy hakkı isteyen kadınlarda, bedenleri üzerinde söz sahibi olmak isteyen kadınlarda, yazanlarda, konuşanlarda, sokağa çıkanlarda. Hepsi bir dönem için “fazla”ydı.
Kadınların özgürlüğü çoğu zaman büyük ideallerden çok daha gündelik bir yerden başlıyor. Bir kadının hayatını kendi istediği gibi kurabilme ihtimalinden. Kendi kararlarını alabilmesinden. Yer kaplamaktan çekinmemesinden.
Whitney’in metninin sonuna doğru söylediği şey bu yüzden hâlâ güçlü:
“If you’ve ever been called ‘too much’… embrace all that you are.”
(“Eğer hiç ‘çok fazla’ olmakla itham edildiysen… olduğun her şeyi sahiplen.”)
Dünya bazen gerçekten yerinden oynuyormuş gibi görünüyor. Politik krizler, savaş ihtimalleri, kırılgan dengeler… Ama dünyanın nasıl değiştiğini yalnızca devletler belirlemiyor. Bazen değişim, uzun süre “fazla” sayılmış insanların geri adım atmamasından başlıyor.
Ve tarih bunu defalarca göstermiş durumda.
Referans notları:
- Shirin Neshat, Rebellious Silence (İsyankâr Sessizlik), Women of Allah serisi, 1994
- Ev’Yan Whitney, A “Too Much” Woman (2017)
- Mahsa Amini protestoları, İran, 2022 – “Woman, Life, Freedom / Kadın, Yaşam, Özgürlük” hareketi



